İnsan, doğduğu andan itibaren dış dünyaya karşı bir yabancılık hisseder. İlk zamanlarda bir bütünlük yanılsaması içinde yaşar; anneyle, çevreyle, varlıkla arasında hiçbir sınır yokmuş gibi algılar. Ama zamanla, bu bütünlük duygusu çözülmeye başlar. Dış dünya ile ben arasındaki fark belirginleşir. Bir “ben” ve bir “sen” ortaya çıkar. Ve bu ayrılmayla birlikte, insan içinde sürekli bir eksiklik, bir yabancılık duygusu taşımaya başlar.
İşte felsefe, bu varoluşsal bölünmüşlüğü aşma çabasından doğar. İnsan, kendisini yeniden bütünlük içinde hissedebileceği bir “ev” arar. Bu ev ne duyuların sunduğu geçici tatminlerdedir, ne de imgelemin inşa ettiği hayali cennetlerdedir. Gerçek ev, ancak kavramsal düşüncede bulunabilir.
Dücane Cündioğlu’nun ifadesiyle, hakikat arayıcısı, duyulara ve imgeleme yaslanmadan, kavramsal birliğe ulaşmayı hedefler. Bu yolculuk kolay değildir. Çünkü duyular hemen yanı başımızdadır; imgeler sıcak ve davetkardır. Sanat ve din bu duyu ve imgelem alanında insanı rahatlatır, teselli eder. Sanatın sunduğu güzellikler, dinin sunduğu kutsal hikâyeler, insanın parçalanmış varlığını geçici olarak bir araya getirir.
Ama filozof için bu yetmez. Çünkü o, gerçek birliği arar; yanılsama olmayan, zamana ve mekâna bağımlı olmayan birliği.

Bu nedenle hakikat arayıcısı, felsefi bilgiye yönelir. Duyu izlenimlerinden, imgelem hikâyelerinden sıyrılır. Kavramların saf düzenine geçer. Orada artık görmeden, dokunmadan, duygusal bağlılık duymadan, yalnızca düşünerek birliği kurmaya çalışır.
Platon’un “idealar dünyası”, Aristoteles’in “tümelleri”, Kant’ın “salt usun ideleri” — hepsi bu çabanın farklı adlarıdır. Filozof, varlığı duyuya ya da imgeleme indirgemeden, kavramsal bir bütünlük içinde kavramak ister.
Bu yüzden felsefi ev, duyu ve imgeyi aşarak kavramda kurulur.
Bu ev, insanın kendisini nihayet kendi evinde hissettiği yerdir.
Bu ev, sanatsal coşkunun, dinsel inancın sunduğu geçici barınaklardan farklıdır.
Bu ev, kavramların sessiz, açık, sağlam yapısıdır.
Duyularda ve imgelerde insan kendini evde gibi hissedemez. Çünkü duyular geçicidir; imgeler değişkendir. Oysa kavram değişmez. Kavram, sabittir, tümeldir, zorunludur. Kavram, varlığın hakiki yapısını taşır.
Hakikat arayıcısı işte bu yüzden, duyuların sunduğu sahte huzurları reddeder. İmgelemin sunduğu tesellileri aşar. Çünkü bilir ki gerçek huzur, ancak kavrayışta bulunabilir. Duyuların gösterdiği değil, aklın kavradığı bir dünyada.
Bu yolculukta insanın temel iki gücü vardır:
- Biri vecd ve istiğrak, yani kendinden geçme,
- Diğeri ussal kavrayış.
Felsefi hayret, işte bu kendinden geçmenin en yüksek formudur. Duyulardan ve imgelerden kendini ayırarak, düşüncenin saf alanına geçmenin adıdır.
Felsefe, insanın evine dönüş çabasıdır.
Ama bu ev, nostaljik bir sığınak değil; hakiki bir kavrayışın evidir.
İnsan, ancak kavramda birliğe ulaştığında kendisini evinde hisseder.
