Marx’ın doktora tezinde doğa, zorunluluk ve özbilinç
Karl Marx’ın 1841’de Jena Üniversitesi’ne sunduğu doktora tezi, ilk bakışta antik Yunan atomculuğu üzerine teknik bir karşılaştırma gibi görünür. Başlığı da bunu söyler: Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark. Fakat bu metin yalnızca iki atomcu filozof arasındaki ayrımı inceleyen dar bir akademik çalışma değildir. Genç Marx burada doğa, zorunluluk, özbilinç ve özgürlük arasındaki ilişkiyi düşünür; daha sonra bambaşka alanlarda büyüyecek olan bazı temel sorularını ilk kez yoğun biçimde kurar. Marx’ın 1841’de doktora derecesini Jena’dan aldığı, o sırada akademik bir kariyer umduğu ama Genç Hegelcilerle yakınlığı nedeniyle bu yolun giderek daraldığı biliniyor. Tez de tam bu gerilimli eşikte yazılmıştır.
Bu nedenle metni yalnızca “Marx henüz Marx olmadan önce” diye okumak eksik kalır. Burada henüz tarihsel materyalizmin olgun dili yoktur; ne sınıf mücadelesi tam biçimiyle vardır ne de ekonomi politiğin sistematik eleştirisi. Ama felsefenin dünyadaki işlevi, zorunluluğun nasıl düşünüleceği ve insanın doğa karşısındaki konumu gibi sorunlar şimdiden belirgindir. Marx’ın daha geniş bir antik felsefe projesi düşündüğü, Epicurus, Stoacılık ve Septisizm arasındaki ilişkiyi daha büyük bir çerçevede ele almak istediği de bilinir. Bu yüzden tez, yalnızca iki filozof arasındaki farkı anlatmaz; genç Marx’ın düşünsel yönelimini de açığa çıkarır.
Tezin Yazıldığı Eşik
Marx bu tezi henüz yirmili yaşlarının başında yazdı. Berlin’deki ortam, özellikle Bruno Bauer çevresiyle ilişkisi ve Prusya’daki akademik iklim düşünüldüğünde, doğrudan orada rahat bir akademik gelecek kurması kolay görünmüyordu. Jena’ya yönelmesi bu yüzden yalnız teknik bir tercih değil, dönemin politik ve kurumsal atmosferiyle ilgiliydi. Yine de bu tezi salt “akademiye girememiş genç adamın son denemesi” gibi okumak yanlış olur. Tam tersine, Marx burada felsefeyi güvenli bir akademik disiplin olarak değil, düşüncenin kendi cesaretini sınadığı bir alan olarak kavrar. Bu tavır, tezin önsözünde daha da görünür hale gelir.
Tezin önemi biraz da buradan gelir. Marx, antik atomculuk üzerinden doğaya ilişkin bir teori tartışıyor gibi görünürken, aslında doğayı açıklama tarzlarının insan anlayışını nasıl etkilediğini sorgular. Demokritos ile Epikuros arasındaki fark, yalnızca atomların hareketi hakkındaki bir ayrıntı değil; zorunluluk ile özerklik arasındaki daha geniş felsefi ayrımın işaretidir. Bu yüzden tezde fizik ile etik, doğa teorisi ile özbilinç, ontoloji ile varoluş tavrı birbirinden kopuk değildir.
Demokritos: Zorunluluğun Düzeni
Marx’ın okumasında Demokritos, doğayı katı bir zorunluluk düzeni içinde düşünen filozoftur. Atomlar ve boşluk vardır; olan biten her şey de atomların hareketi, birleşmesi ve ayrılmasıyla açıklanır. Bu tabloyu belirleyen ana fikir, rastlantının değil zorunluluğun egemen olmasıdır. Demokritosçu evrende şeyler kendi iç mantıklarıyla değil, maddi hareketin genel yasallığı içinde anlaşılır. Marx, bu yaklaşımın gücünü teslim eder; çünkü burada doğa mitolojik ya da teleolojik açıklamalardan kurtarılmıştır. Ama aynı zamanda bir eksik de görür: bu zorunluluk tablosu, öznel etkinlik için çok az yer bırakır.
Demokritos’u Marx’ın gözünde problemli kılan şey, yalnızca determinizmi değildir. Daha derindeki sorun, doğa açıklamasının özbilinci dışarıda bırakmasıdır. Marx’ın tezde yaptığı şey, Demokritos’u sadece “eski materyalist” olarak övmek değildir; tersine, onun doğa felsefesinin insanı düşünsel olarak edilgin bir konuma iten tarafını açığa çıkarmaktır. Dünya bir zorunluluk zinciri olarak kavrandığında, insanın teorik konumu gözlemciye indirgenir. Doğayı açıklayan akıl vardır, fakat bu aklın kendisi sanki açıklanan dünyanın dışındadır. Genç Marx’ı rahatsız eden nokta tam da budur: doğayı açıklayan bir düşünce, kendisini de hesaba katmalıdır.
Epikuros: Sapma ve Özbilincin Girişi
Epikuros aynı atomculuk geleneği içinde yer alır; ama Marx için onun önemi, Demokritos’tan ayrıldığı yerde başlar. Bu ayrımın en meşhur noktası clinamen, yani atomların düşüş sırasında sapmasıdır. Epikurosçu sistemde bu sapma, katı ve doğrusal zorunluluk şemasını gevşetir. Burada önemli olan, sapmanın modern anlamda hazır bir “özgür irade teorisi” sunması değildir. Daha önemli olan, doğanın tümüyle kapalı ve değişmez bir zorunluluk olarak düşünülmesini kırmasıdır. Marx’ın dikkatini çeken de tam budur: sapma, doğada özerkliğin ve öznel momentin düşünülmesini mümkün kılan bir açıklık yaratır.
Epikuros’un sistemi bununla da sınırlı değildir. Onun felsefesinde duyumlar, haz ve acı deneyimi, insan bilgisinin temel ölçütleri arasında yer alır; ayrıca ölüm korkusu ve tanrısal ceza korkusu da insan kaygısının ana kaynağı olarak görülür. Bu yüzden doğa bilgisi, yalnızca evreni açıklama işi değildir; insanı gereksiz korkulardan kurtarma işlevidir. Marx’ın Epikuros’a ilgisi burada derinleşir. Çünkü Epikuros’ta doğa teorisi, etik ve varoluş meselesinden kopuk değildir. Doğayı anlamak, insanı boyun eğmeye zorlayan dinsel korkulardan ve kader fikrinden uzaklaşmanın da yoludur.
Marx’ın tezinde Epikuros bu yüzden yalnız atomcu bir fizikçi değildir. O, özbilincin doğaya karşı kendi yerini kurmaya çalışan filozofu haline gelir. Mehring’in özetlediği gibi Marx, Epicurus’u “soyut bireysel özbilincin” filozofu olarak okur. Bu okuma elbette tarihsel Epikuros’un tamamı değildir; daha çok genç Marx’ın Epicurus’tan ne gördüğünü anlatır. Ama tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü Marx, burada doğayı açıklayan teorinin içine insan öznesini, hatta onun itiraz gücünü yerleştirmeye çalışmaktadır.
Marx Neden Epikuros’a Yakın Durur?
Genç Marx’ın Epikuros’a yakınlığı, basitçe “özgürlüğü sevmesi”nden ibaret değildir. Asıl mesele, felsefenin insanı nasıl konumlandırdığıdır. Demokritosçu evrende insan, doğanın zorunluluğunu anlayan ama onu aşamayan bir gözlemciye dönüşür. Epikurosçu hatta ise doğa, insanı ezen kapalı bir kader düzeni olmaktan çıkar. Düşünce burada yalnız açıklama yapmaz; korkuyu çözer, otoriteyi dağıtır ve insanı dünyada daha serbest bir konuma yerleştirir. Marx’ın Epikuros’ta bulduğu şey, tam da düşüncenin bu özgürleştirici jestidir.
Bu noktada tezin en önemli iç gerilimi de ortaya çıkar. Marx, Epikuros’un fizik açıklamalarındaki keyfilikleri ya da doğa olaylarını açıklamadaki zayıf yanları görmezden gelmez. Hatta bazı açıklamalarının fizik bakımdan sorunlu olduğunu kabul eder. Ama buna rağmen onun felsefesini önemli bulur. Çünkü Marx için burada esas olan, açıklamanın bilimsel kusursuzluğu değil; düşüncenin ne tür bir dünya ilişkisi kurduğudur. Epikurosçu atom, yalnız fiziksel bir unsur değildir; öznel ayrışmanın, kopuşun ve kader mantığına karşı çıkışın da işaretidir. Bu yorum, daha sonra Marx’ın pratik, etkinlik ve dönüştürücü özne fikrine giden çok erken bir ipucu gibi okunabilir.
Prometheus ve Felsefenin Tavrı
Tezin önsözü, genç Marx’ın düşünsel tonunu en açık biçimde gösteren bölümlerden biridir. Marx burada Prometheus figürünü öne çıkarır ve Prometheus’un tanrılara meydan okuyan sözünü felsefenin kendi mottosu gibi kurar. Bu, salt romantik bir isyan sahnesi değildir. Prometheus, burada düşüncenin boyun eğmeyen tarafıdır: otoriteye, ilahiyata ve insan bilincinin üstüne yerleştirilen her aşkın güce karşı duran figür. Marx’ın ünlü Prometheus vurgusu, felsefeyi soyut hakikat sevgisinin ötesinde, insan özgürlüğünün tarafında konumlandırır. Mehring’in aktardığı gibi Marx için Prometheus, felsefe takviminin en soylu azizi ve şehididir.
Bu jestin önemi küçümsenmemeli. Çünkü burada genç Marx, felsefeyi yalnızca yorumlayan bir etkinlik olarak değil, dünyadaki güç ilişkilerine karşı tavır alan bir bilinç biçimi olarak düşünmektedir. Daha sonra ünlü biçimde “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir” diyecek olan Marx’ın sesi henüz burada tam kurulmuş değildir. Ama felsefenin tarafsız bir seyir alanı olmadığı düşüncesi şimdiden mevcuttur. Tezin önsözü, bu nedenle bir dipnot değil, metnin ruhunu ele veren eşiktir.
Bu Tezde Açılan Yol
Marx’ın doktora tezini doğrudan sonraki bütün eserlerinin hazır özeti gibi okumak doğru olmaz. Burada ne olgun Marx’ın ekonomi politiği vardır ne de tam biçimiyle tarihsel materyalizm. Ama bazı düğümler çok açıktır. Birincisi, doğa açıklaması ile insan özgürlüğü meselesi birbirinden ayrı düşünülmez. İkincisi, düşüncenin değeri yalnız doğruyu ifade etmesinde değil, korkuyu ve boyun eğişi çözmesinde aranır. Üçüncüsü, özbilinç Marx için daha baştan edilgin bir ayna değil, kendine yer açan bir güç olarak görülür. Bu temalar daha sonra biçim değiştirir; felsefi antropolojiden tarih teorisine, antik atomculuktan toplumsal pratik kavramına geçer. Ama ilk yoğun biçimlerini burada bulmak mümkündür.
Bu yüzden tez, Marx’ın gençlik dönemine ait olmasına rağmen yalnız “ön çalışma” değildir. Daha doğrusu, ön çalışma olsa bile zayıf anlamda değildir. Burada genç Marx, Hegelci arka plan içinden konuşur; fakat o arka planı yalnızca tekrar etmez. Doğa, özbilinç ve özgürlük arasındaki ilişkiyi kendi sorusu haline getirir. Demokritos ile Epikuros arasındaki fark da bu yüzden teknik bir ayrıntı olmaktan çıkar. Asıl mesele atomun hareketi değil, insanın düşünce içindeki ve dünya karşısındaki yeridir.
Sonuç
Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark, genç Marx’ın yalnızca antik felsefe üzerine yazdığı bir doktora tezi değildir. Bu metin, zorunluluk ile özgürlük, doğa ile özbilinç, açıklama ile kurtuluş arasındaki ilişkiyi düşünmeye çalışan erken bir düğümdür. Demokritos Marx’ın okumasında doğanın suskun zorunluluğunu temsil ederken, Epikuros doğanın içine sapma, açıklık ve öznel moment sokan filozof haline gelir. Marx’ın Epikuros’a ilgisi de buradan doğar: düşünce, yalnızca evrenin nasıl işlediğini öğrenmek için değil, insanı korkudan ve boyun eğişten kurtarmak için de gereklidir.
Bu tezde henüz devrim teorisi yoktur; ama devrimci tavrın felsefi çekirdeği sezilir. Henüz sınıf mücadelesi yoktur; ama insanı kapalı zorunluluk sistemleri içinde düşünmeyi reddeden bir özne fikri vardır. Henüz olgun Marx yoktur; ama onu mümkün kılan bir soru alanı açılmıştır. Filomythos açısından bakıldığında bu metnin asıl değeri de burada yatar: Marx’ı yalnız ekonomi ve siyaset düşünürü olarak değil, özgürlüğü ilk kez doğa felsefesinin içinden arayan genç bir düşünür olarak görmemizi sağlar.
