Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Jacques Rancière ve Alain Badiou, 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başının en etkili Fransız filozoflarından ikisidir. Her ikisi de Louis Althusser’in öğrencisi olmalarına rağmen, hocanın yapısalcı Marksizmine farklı yollarla karşı çıkıp, siyaset, sanat ve özneleşme konularında birbirinden oldukça farklı kavramsal yapılar geliştirmişlerdir. Bu yazı, iki filozofun siyasal felsefedeki temel ayrışma noktalarını eşitlik, olay (l’événement) ve özne kavramları üzerinden ele almaktadır.

Eşitliğin Ontolojisi: Önsel mi, Sonradan mı?
Rancière için eşitlik, bir siyasi hedef değil, başlangıç noktasıdır. O, eşitliği politik bir iddia olarak değil, varsayım olarak kabul eder: Bireyler zaten eşittir; mesele bu eşitliğin ne zaman ve nasıl ifadelendirildiğidir. “Duyuların paylaşımı” dediği şey, tam da bu eşitliğin kamusal alanda görünür kılınmasıyla ilgilidir. Eşitlik eylemle yaratılmaz; eylem, eşitliği zaten varsaydığımız için gerçekleşir.
Buna karşılık, Badiou için eşitlik bir olayın sonucudur. Ontolojik olarak düzenin dışından gelen bir kopuş, bir kesinti, bir “gerçek” olması gerekir. Eşitlik, bu olay sonucunda oluşan yeni bir hakikat prosedürüne sadakatle bağlı kalmakla mümkündür. Rancière’in şartsız kabul ettiği şey, Badiou için bir devrimsel hadise sonucunda ortaya çıkar.
Dolayısıyla Rancière’in siyaseti “zaten var” olanın açığa çıkarılması, Badiou’nunki ise “henüz olmayan”ın ifadesi üzerine kurulur.
Olay Kavramı: Siyasalın Başlangıcı Nerede?
Badiou’nun felsefesinde “olay” (événement), var olan duruma ait olmayan, mantıksal olarak izah edilemeyen bir patlamadır. Bir şeyin “olay” olması için, sırasız, beklenmedik ve radikal bir kırılma yaratması gerekir. Bu olaydan doğan yeni özneyi belirleyen şey sadakattir. Dolayısıyla Badiou için siyasal eylem, ontolojik bir başlangıca ve etik bir süreçe dayanır.
Rancière ise olay kavramını daha günlük, daha mikro bir düzlemde ele alır. Onun için “olay”, konusamayacak sayılan bir toplumsal grubun konuşmasıdır; siyasetin kendisi zaten bu olayların sürekliliğidir. Bu anlamda onun “dissensus” adını verdiği şey, tam da olayın ta kendisidir: duyusal düzenin bozulması, beklenmedik bir öznenin konuşması.
Kısaca, Badiou için olay bir istisna; Rancière için olay bir ifşa eylemidir.

Politik Özne: Sadakat mi, Eylem mi?
Badiou’nun “özne” anlayışı, olaydan sonra ortaya çıkar. Bu özne, bir hakikate sadakatle bağlı kaldığı müddetçe öznedir. Sadakat, etik bir süreçtir; çünkü olaydan doğan yeni hakikat, var olan her şeyi sorguya açar. Bu nedenle Badiou’nun siyaset teorisi, Platoncu bir idealizmin izlerini taşır: hakikatin peşinden giden özne.
Rancière’in özne anlayışı ise daha ani, daha beklenmedik ve daha mikro ölçeklidir. Siyasi özne, konumlandırıldığı yeri bozan, kendisine biçilen rolü reddeden bir figürdür. Bu nedenle onun siyaseti, kimliklerin veya rollerin sabitlenmesine karşıdır. Rancière için özne, eylemin ta kendisinde vâkidir.
Sonuç: Aynı Gelenekten Farklı Politikalar
Jacques Rancière ve Alain Badiou’nun politik felsefeleri, her ne kadar Althusserci bir arka plandan yola çıksalar da, felsefenin siyasete yaklaşımında temel farklılıklar ortaya koyar. Bu yazının odağı olan üç temel kavram – eşitlik, olay ve politik özne – bu ayrışmanın temel boyutlarını ortaya koymaktadır.
Rancière’in düşüncesinde eşitlik, başlangıç varsayımıdır; bu varsayım, siyaseti herkesin konuşabileceği bir alan olarak yeniden düşünmeye olanak tanır. Badiou ise eşitliği ancak devrimsel bir olaydan sonra ortaya çıkan bir hakikat süreciyle mümkün kılar. Bu, siyasetin ontolojik bir başlangıç gerektirdiği anlamına gelir.
Olay anlayışlarında da benzer bir fark vardır. Badiou için olay, varlık düzeninin dışından gelen, radikal ve nadir bir kırılmadır. Rancière ise siyaseti, her an her yerde oluşabilecek “dissensus” anlarının çoğulluğu ücerine kurar. Bu da Rancière’in daha demokratik, daha günlük ve daha eylem odaklı bir siyaset anlayışı benimsediğini gösterir.
Son olarak, özneye yaklaşımları da farklı dünyaları işarît eder. Badiou’nun öznesi, olaydan doğan ve ona sadakatle bağlı kalan bir figürken; Rancière’in öznesi, konumunu reddederek konuşan, kimliğini bozan bir aktördür.
Bu farklılıklar, sadece teorik düzeyde kalmaz; toplumsal hareketleri, sanatın politikayla ilişkisini ve eğitim gibi alanlardaki yaklaşımları da belirler. Dolayısıyla bu iki düşünür arasındaki karşılaştırma, sadece bir felsefi tartışma değil, aynı zamanda bugün siyasetin nasıl düşünülmesi gerektiğine dair alternatif yolların da serimlenmesidir.
Rancière ve Badiou, Althusserci gelenekten kopmalarına rağmen, bu kopuşu farklı yollarla gerçekleştirmişlerdir. Rancière, siyaseti günlük hayatın içindeki şof politik bozulmalar olarak düşünürken; Badiou, siyaseti hakikat yönelimli devrimsel olaylarla ilişkili kurar. Biri şartsız eşitliği, diğeri sadakatle kazanılmış eşitliği önceler. Biri duyuların politikasını kurar; diğeri varlığın mantığından siyasete uzanır.
