Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: Bir Filozofun Literatüre Dönüşmesi
Quentin Meillassoux, çağdaş felsefede nadir görülen bir etki yaratmıştır. Kısa, yoğun ve polemik gücü yüksek bir kitapla yalnızca kendi felsefi konumunu ortaya koymamış; aynı zamanda geniş bir tartışma alanının adlarından biri hâline gelmiştir. Après la finitude, Türkçedeki adıyla Sonluluğun Sonrası, Kant sonrası felsefenin temel kabulüne yöneltilmiş güçlü bir itirazdır. Bu kabul, insanın dünyayı her zaman kendi düşünme, algılama, dil kurma ya da deneyimleme koşulları içinde kavrayabileceğini varsayar. Meillassoux bu çizgiyi “correlationism”, yani bağıntıcılık ya da korelasyonculuk adıyla tanımlar.
Ancak Meillassoux’nun önemi yalnızca bu kavramı ortaya atmasından gelmez. Onu çağdaş felsefede merkezî kılan şey, korelasyonculuk eleştirisini yeni bir mutlak düşüncesine bağlamasıdır. Bu mutlak, klasik metafiziğin Tanrı, töz, öz ya da zorunlu düzen fikrine geri dönmez. Tam tersine, zorunlu olan tek şeyin olumsallık olduğunu savunur. Hiçbir doğa yasası, hiçbir varlık düzeni, hiçbir nedensellik zinciri mutlak güvence altında değildir. Mutlak olan, her şeyin başka türlü olabilmesidir.
“Meillassoux literatürü” denildiğinde bu yüzden yalnızca Meillassoux üzerine yazılmış akademik metinler anlaşılmamalıdır. Burada daha geniş bir alan vardır. Bu alan, Kant sonrası felsefenin sınırları, spekülatif realizm, spekülatif materyalizm, bilimsel gerçekçilik, matematiksel ontoloji, Hume problemi, Cantor’un sonsuzluk düşüncesi ve insan-merkezli düşüncenin aşılması gibi başlıkları birbirine bağlar. Meillassoux, tek başına bir filozof olarak değil, çağdaş felsefenin “yeniden mutlak düşünebilir miyiz?” sorusunu açan bir düğüm olarak okunmalıdır.
Badiou’nun Önsözü ve Meillassoux’nun Sahneye Çıkışı
Meillassoux’nun felsefi etkisinde Alain Badiou’nun rolü önemlidir. Badiou, After Finitude’ün önsözünde Meillassoux’yu yalnızca yetenekli bir öğrenci olarak değil, felsefede yeni bir yol açma potansiyeline sahip bir düşünür olarak sunar. Bu değerlendirme, ilk bakışta fazla güçlü görünebilir. Felsefe tarihinde “yeni yol açmak” ağır bir iddiadır. Ancak Meillassoux’nun kitabının kısa sürede yarattığı etki, Badiou’nun bu cümlesinin neden bu kadar çok tartışıldığını açıklar.
Badiou’nun Meillassoux’ya duyduğu ilgi tesadüf değildir. Badiou da felsefeyi dil, tarih, kültür ya da sonluluk içinde eriten düşünme biçimlerine karşı matematiksel ontolojiye dayanan bir hakikat anlayışı geliştirmiştir. Onun için matematik yalnızca bir bilim değildir; varlığın düşünülme imkânını açan temel alandır. Meillassoux da benzer biçimde matematiğe ayrıcalıklı bir yer verir. Fakat onun hamlesi Badiou’nun sisteminin tekrarı değildir. Meillassoux, matematiği varlık doktrininin içine yerleştirirken, asıl odağını olumsallığın zorunluluğuna çevirir.
Bu nedenle Badiou-Meillassoux ilişkisi bir hoca-öğrenci ilişkisi olarak kalmaz. Çağdaş Fransız felsefesinde matematik, hakikat ve mutlaklık sorunlarının yeniden açıldığı bir hat meydana gelir. Meillassoux bu hattı daha saldırgan bir soruyla genişletir: Düşünce, kendi sonluluğunu kabul ettikten sonra bile mutlak hakkında konuşabilir mi?
Korelasyonculuk: Literatürün Ana Kavramı
Meillassoux literatürünün en kalıcı kavramı korelasyonculuktur. Bu kavram, Kant sonrası felsefenin çok farklı geleneklerini ortak bir sorun altında toplar. Fenomenoloji, hermenötik, post-yapısalcılık, dil felsefesi ve çeşitli çağdaş ontolojiler birbirinden farklı yöntemlere sahiptir. Fakat Meillassoux’ya göre bu geleneklerin çoğu aynı sınıra yaslanır: Dünya, ancak insanla ilişkisi içinde düşünülebilir.
Korelasyonculuk, özne ile nesnenin, düşünce ile varlığın, insan ile dünyanın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunur. Bu bakımdan modern felsefenin eleştirel mirasıyla uyumludur. Kant’tan sonra felsefe, dünyanın kendinde ne olduğunu değil, bizim için nasıl göründüğünü, nasıl kurulduğunu, nasıl anlam kazandığını sormaya yönelmiştir. Bu dönüşüm güçlüdür; çünkü naif realizmin kolay iddialarını boşa düşürür. İnsan, dünyaya çıplak ve aracısız biçimde bakmaz. Deneyim, dil, tarih, beden, kültür ve bilinç dünyanın görünme biçimini belirler.
Meillassoux’nun itirazı burada başlar. Ona göre korelasyonculuk, başlangıçta eleştirel bir güç taşırken zamanla felsefi bir kapanmaya dönüşmüştür. Düşünce, artık dünyanın kendisinden değil, yalnızca dünyayla kurduğu ilişkiden söz eder hâle gelir. Bu durumda gerçeklik, düşüncenin dışına çıkamayan bir ufka sıkışır. Felsefe, mutlak hakkında konuşmayı metafizik bir hata sayar. Meillassoux ise tam tersini savunur: Felsefenin görevi, korelasyonun içinde kalmak değil, korelasyonun mutlak olmadığını göstermektir.
Bu kavramın literatürde yarattığı etki büyüktür. Çünkü Meillassoux, çok dağınık görünen çağdaş felsefe akımlarını tek bir eleştiri ekseninde toplamıştır. Korelasyonculuk kavramı, bir etiket olmanın ötesinde, Kant sonrası düşüncenin ortak refleksini görünür kılar. Bu yüzden Meillassoux’ya katılmayan filozoflar bile onun açtığı tartışmadan bütünüyle kaçamaz. Soru basittir ama sonuçları ağırdır: Düşünceden bağımsız gerçeklik hakkında felsefi olarak konuşmak mümkün müdür?
Atasal İfade ve İnsansız Dünya Sorunu
Meillassoux’nun korelasyonculuk eleştirisini güçlendiren kavramlardan biri “atasal ifade”dir. Atasal ifade, insanın ortaya çıkışından önce gerçekleşmiş olaylara ilişkin bilimsel önermeleri anlatır. Evrenin yaşı, Dünya’nın oluşumu, yıldızların meydana gelişi, fosil kayıtları, radyoaktif tarihlendirme ve yaşamdan önceki jeolojik süreçler bu alana girer. Bu tür önermeler, insan deneyiminin olmadığı bir zamandan söz eder.
Buradaki sorun şudur: Eğer dünya ancak insanla ilişkisi içinde düşünülebiliyorsa, insanın olmadığı bir zamana ilişkin bilimsel hakikat nasıl anlaşılacaktır? “Dünya insan bilincinden önce vardı” cümlesi yalnızca bizim bugünkü bilimsel modelimizin bir ifadesi midir, yoksa gerçekten insan-dışı bir geçmişe mi işaret eder? Meillassoux’ya göre korelasyonculuk bu soruya tatmin edici bir cevap veremez. Çünkü insan öncesi gerçekliği her defasında insan için kurulan bir anlam ufkuna geri çeker.
Atasal ifade tartışması, Meillassoux literatürünün bilimle ilişkisini belirler. Burada mesele bilimi felsefenin yerine geçirmek değildir. Meillassoux bilimci bir pozitivizm kurmaz. Onun derdi, bilimin insan öncesi gerçeklik hakkında konuşma iddiasının felsefe tarafından nasıl karşılanacağıdır. Eğer felsefe bu iddiayı yalnızca “bizim için böyle görünen bilimsel söylem” diye yorumlarsa, bilimin gerçeklik iddiasını zayıflatmış olur. Meillassoux’ya göre felsefe, bilimsel ifadelerin insan-dışı gerçekliğe gönderimini düşünmek zorundadır.
Bu nedenle atasal ifade, çağdaş felsefenin insan-merkezli yapısını zorlayan bir kavramdır. İnsan, artık dünyanın anlam merkezi değildir. Dünya, insanın gelişinden önce de vardır; insan ortadan kalktıktan sonra da var olabilir. Felsefe bu ihtimali yalnızca varoluşsal bir kaygı olarak değil, ontolojik bir gerçeklik sorusu olarak düşünmelidir.
Spekülatif Realizm İçindeki Meillassoux
Meillassoux’nun adı çoğu zaman spekülatif realizmle birlikte anılır. 2007’de Londra Goldsmiths College’da yapılan ve Graham Harman, Ray Brassier, Iain Hamilton Grant ve Quentin Meillassoux’nun katıldığı toplantı, bu tartışma alanının simgesel başlangıçlarından biri kabul edilir. Fakat spekülatif realizm yekpare bir okul değildir. Bu isimlerin her biri korelasyonculuğa karşı çıksa da aynı felsefi sonucu savunmaz.
Graham Harman, nesne yönelimli ontolojiye yönelir. Ona göre nesneler, insanla ilişkilerinden bağımsız olarak kendi içlerine çekilmiş varlıklar olarak düşünülmelidir. Ray Brassier, bilimsel gerçekçilik, nihilizm ve aydınlanma çizgisinde daha sert bir düşünce geliştirir. Iain Hamilton Grant, doğa felsefesi ve Schelling üzerinden spekülatif bir hat kurar. Meillassoux ise bu çevre içinde kendine özgü bir yerde durur. Onun temel meselesi nesnelerin özerkliği değil, doğa yasalarının zorunlu olup olmadığıdır. Varlığın temelinde sabit bir düzen değil, nedensiz ve mutlak olumsallık vardır.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü Meillassoux, spekülatif realizmin içinde görünse de tam olarak nesne yönelimli ontolojiye yerleştirilemez. O, nesnenin insan-dışı varlığını savunurken bile asıl enerjisini “mutlak nedir?” sorusuna verir. Bu mutlak, var olan herhangi bir şey değildir. Bir töz değildir. Bir Tanrı değildir. Bir ilk neden değildir. Meillassoux için mutlak, her şeyin başka türlü olabileceği gerçeğidir. Bu yüzden onun düşüncesi spekülatif realizmden çok spekülatif materyalizm adıyla daha doğru anlaşılır.
Hume, Kant ve Nedensellik Meselesi
Meillassoux literatürünün merkezindeki diğer büyük düğüm Hume ve Kant üzerinden kurulur. Hume, nedensellik fikrinin zorunlu bir bağı göstermediğini, yalnızca alışkanlık ve tekrar üzerinden kurulduğunu savunmuştu. Bir olayın ardından başka bir olayın gelmesine alışırız; fakat bu iki olay arasında zorunlu bir bağ gördüğümüzü kanıtlayamayız. Kant ise Hume’un bu sarsıcı eleştirisine karşı nedenselliği zihnin a priori kategorilerinden biri olarak düşünür. Deneyim, nedensellik olmadan mümkün değildir.
Meillassoux bu hattı yeniden açar. Ona göre nedenselliğin zorunlu olduğunu kanıtlayamayız. Fakat buradan basit bir şüphecilik çıkarmak yerine daha radikal bir sonuç çıkarır: Doğa yasalarının zorunlu olmaması zorunludur. Bu cümle, Meillassoux’nun düşüncesindeki temel kırılmadır. O, nedenselliği yalnızca epistemolojik bir sorun olarak değil, ontolojik bir sorun olarak ele alır. Sorun artık “biz nedenselliği nasıl biliriz?” değildir. Sorun şudur: Doğa yasaları gerçekten zorunlu mudur?
Bu noktada Meillassoux klasik metafizikten ayrılır. Klasik metafizik çoğu zaman zorunlu bir ilke, ilk neden, Tanrı, töz ya da düzen arar. Meillassoux ise zorunluluğu düzenin değil, düzensizliğin tarafına yerleştirir. Her şeyin değişebilir olması zorunludur. Evrenin bugünkü yasaları yarın değişebilir. Bu değişim için daha derin bir neden gerekmez. Çünkü nedensizliğin kendisi, varlığın en radikal imkânıdır.
Bu tez, hem güçlü hem de tehlikelidir. Güçlüdür; çünkü felsefeyi yeniden mutlak üzerine düşünmeye zorlar. Tehlikelidir; çünkü doğa yasalarının güvenilirliğini nasıl açıklayacağımız sorusunu açık bırakır. Eğer her şey nedensizce değişebilirse, neden düzenli bir evrende yaşıyoruz? Meillassoux bu soruya olasılık, Cantor ve matematiksel sonsuzluk tartışmaları üzerinden yaklaşır. Fakat literatürde en çok tartışılan noktalardan biri de budur: Mutlak olumsallık, düzenin sürekliliğini yeterince açıklayabilir mi?
Matematiksel Ontoloji ve Cantor’un Gölgesi
Meillassoux’nun düşüncesinde matematik özel bir yere sahiptir. Bunun nedeni, matematiğin anlam, deneyim ve tarihsel bağlamdan görece bağımsız bir düşünme alanı sunmasıdır. Meillassoux için matematik, düşünceden bağımsız gerçekliği temsil etmenin ayrıcalıklı aracıdır. Bu noktada Cantor’un sonsuzluk kuramı önem kazanır. Sonsuz artık tek ve kapalı bir bütün değildir. Farklı sonsuzluk düzeyleri vardır. Bu durum, olasılık ve bütünlük fikrini klasik biçimiyle düşünmeyi zorlaştırır.
Meillassoux’nun Cantor’a başvurması, basit bir teknik ayrıntı değildir. Onun amacı, evrenin tüm olasılıklarının kapalı bir toplam olarak düşünülemeyeceğini göstermektir. Eğer tüm mümkün durumları kuşatan tamamlanmış bir bütün yoksa, olasılık hesabı da klasik anlamda evrenin nihai düzenini güvence altına alamaz. Böylece doğa yasalarının değişmezliğini olasılıkla garanti altına alma girişimi boşa düşer.
Bu nokta Meillassoux literatüründe hem ilgi hem de eleştiri doğurmuştur. Bir yandan matematik, korelasyonculuğu aşmanın güçlü bir yolu gibi görünür. Çünkü matematiksel ifadeler, insan deneyiminin yerel koşullarına indirgenemez. Öte yandan matematiğe bu kadar ayrıcalık tanımak tartışmalıdır. Matematik gerçekten düşünceden bağımsız gerçekliğe doğrudan erişim sağlar mı? Yoksa matematik de belirli bir düşünme rejiminin ürünü müdür? Meillassoux’nun en güçlü ve en kırılgan yanı burada birleşir. O, matematiği mutlakla ilişkilendirirken felsefeye yeniden ontolojik cesaret kazandırır; fakat aynı hamle, matematiğin statüsü üzerine yeni sorular üretir.
Eleştiriler: Korelasyonculuk Gerçekten Aşılıyor mu?
Meillassoux’ya yöneltilen en önemli eleştirilerden biri, onun korelasyonculuğu gerçekten aşıp aşmadığıyla ilgilidir. Meillassoux, düşünceden bağımsız gerçekliği savunur. Ancak bunu yine düşüncenin kavramsal işlemleriyle yapar. Bu durumda şu soru ortaya çıkar: Düşünce, kendi dışına gerçekten çıkabilir mi? Yoksa “düşünceden bağımsız gerçeklik” de düşüncenin kurduğu bir kavram olarak mı kalır?
Bu eleştiri basit değildir. Meillassoux’nun projesinin kalbine dokunur. Çünkü o, naif realizme dönmek istemez. “Dünya zaten orada, biz de onu olduğu gibi biliriz” demez. Bunun yerine düşüncenin kendi sınırlarını kullanarak, bu sınırların mutlak olmadığını göstermeye çalışır. Bu nedenle onun felsefesi korelasyonculuğun dışına doğrudan atlayan bir realizm değil, korelasyonculuğu içeriden zorlayan spekülatif bir akıl yürütmedir.
İkinci eleştiri, doğa yasalarının ilkesel değişebilirliğiyle ilgilidir. Eğer doğa yasaları her an değişebilirse, bilimsel bilgi nasıl mümkün olur? Meillassoux burada yasaların fiilen sürekli değiştiğini söylemez. Onun iddiası daha incedir: Yasaların değişmediğini gözlemliyoruz; fakat değişmemelerinin zorunlu olduğunu kanıtlayamayız. Bu ayrım önemlidir. Meillassoux bilimi reddetmez; bilimin dayandığı düzenin metafizik olarak zorunlu kabul edilmesine karşı çıkar.
Üçüncü eleştiri ise felsefi sonuçlarla ilgilidir. Mutlak olumsallık düşüncesi, özgürleştirici bir açıklık mı üretir, yoksa her türlü düzen fikrini aşındıran bir hiper-kaos mu doğurur? Meillassoux için hiper-kaos yıkıcı bir rastlantı felsefesi değildir. O, varlığın hiçbir sabit zorunluluğa kapatılamayacağını gösteren spekülatif ilkedir. Fakat bu ilkenin etik, politik ve bilimsel sonuçları hâlâ tartışmalıdır. Meillassoux literatürü de büyük ölçüde bu açık uçtan beslenir.
Meillassoux’nun Filomythos İçindeki Yeri
Meillassoux, Filomythos arşivi için yalnızca çağdaş felsefeden bir isim değildir. O, birçok kavram dizisini birbirine bağlayan güçlü bir geçiş noktasıdır. Gerçeklik, mutlak, olumsallık, zorunluluk, nedensellik, sonsuz, bilimsel hakikat, insan-sonrası düşünce ve matematiksel ontoloji başlıkları Meillassoux üzerinden yeniden kesişir. Bu nedenle onun felsefesi tek bir kategoriye kapatılamaz.
Meillassoux’nun önemi, felsefeyi yalnızca yorum, dil, anlam ve tarih içinde bırakmamasıdır. O, bütün bu alanların önemini yok saymadan, gerçekliğin düşünceden bağımsız boyutunu yeniden düşünmeye çağırır. Bu çağrı, çağdaş felsefedeki genel çekingenliği hedef alır. Uzun süre boyunca felsefe, mutlak hakkında konuşmanın dogmatik bir metafizik olduğunu düşündü. Meillassoux ise dogmatik metafiziğe dönmeden mutlak hakkında konuşmanın mümkün olup olmadığını sorar.
Filomythos açısından bu soru değerlidir. Çünkü burada mesele yalnızca Meillassoux’yu anlatmak değildir. Mesele, çağdaş felsefenin büyük sorunlarından birini açık tutmaktır: İnsan, dünyanın ölçüsü müdür? Yoksa dünya, insanın düşünme biçimlerinden daha eski, daha geniş ve daha kayıtsız bir gerçeklik olarak mı düşünülmelidir? Meillassoux’nun felsefesi, ikinci ihtimali yeniden ciddiye alır.
Sonuç: Meillassoux Bir Cevaptan Çok Bir Eşik
Meillassoux’nun çağdaş felsefedeki yeri, verdiği cevaplardan çok açtığı eşikle belirlenir. O, Kant sonrası felsefenin mirasını basitçe reddetmez; bu mirasın kendi sınırına ulaştığı noktayı gösterir. Eğer felsefe yalnızca insan ile dünya arasındaki ilişkiyi düşünebiliyorsa, insanın olmadığı dünya, bilimin insan öncesi zamanlara ilişkin iddiaları ve doğa yasalarının zorunluluğu gibi sorunlar askıda kalır.
Meillassoux bu askıda kalmayı kabul etmez. Felsefeyi yeniden mutlak üzerine düşünmeye çağırır. Fakat bu mutlak artık eski metafiziğin güvenceli zemini değildir. Sabit bir töz, değişmez yasa ya da aşkın ilke yoktur. Mutlak olan, her şeyin başka türlü olabilmesidir. Bu düşünce hem felsefi bir cesaret hem de büyük bir risk taşır. Çünkü dünyayı güvence altına almaz; tam tersine, dünyanın hiçbir nihai güvenceye sahip olmadığını düşünmeye zorlar.
Bu yüzden “Meillassoux literatürü”, tamamlanmış bir sistemin çevresinde oluşmuş ikincil bir yorum alanı değildir. Daha çok bir felsefi gerilim alanıdır. Bir yanda korelasyonculuğun eleştirisi, diğer yanda matematiksel mutlak arayışı; bir yanda bilimsel gerçekliğin savunusu, diğer yanda doğa yasalarının zorunlu olmayışı; bir yanda insan-dışı dünyanın düşünülmesi, diğer yanda düşüncenin kendi sınırlarından bütünüyle çıkıp çıkamayacağı sorusu vardır.
Meillassoux’yu önemli kılan tam da budur. O, çağdaş felsefeye hazır bir sığınak vermez. Felsefeyi yeniden zor bir sorunun önüne bırakır: Sonluluğu kabul ettikten sonra, mutlak hâlâ düşünülebilir mi? Bu soru, onun düşüncesinin merkezinde durur. Meillassoux literatürü de bu sorunun etrafında genişler.
