Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Mitolojide Kraliçenin Gölgesi
Yunan tragedyasında Klytaimnestra, yalnızca bir kraliçe değil; yıkıcı bir yasa değişiminin, aile içi şiddetin, dişil iktidarın ve anne figürünün en çarpıcı temsillerinden biridir. Onun öyküsü, hem Antik Yunan‘daki patriyarkal düzenin anneliği nasıl bastırdığına hem de bastırılanın nasıl geri döndüğüne dair güçlü bir mitolojik örnektir. Aeschylos’un Oresteia üçlemesinde olduğu gibi, Sofokles’in Elektra tragedyasında da Klytaimnestra artık bir anneden çok bir “ölümün nedeni”, bir “cinayetin gerekçesi” ya da bir “ahlaki sapma” olarak sunulur. Ama tam da bu sapma, onun anlatısal gücünü oluşturur.
Klytaimnestra, İphigeneia’nın kurban edilmesinden sonra öfkeye dönüşen annelik güdüsüyle hareket eder. Bu yönüyle o, yalnızca mitolojik bir figür değil; “kaybedilmiş çocuk için içe çökmüş annelik” hâlidir. Onun eylemleri, aşk, kin ve adalet arasında parçalanmış bir kimliğin, erkek egemen düzenin tanıyamadığı ama bastıramadığı kadın merkezli adalet anlayışının ifadesidir.
Bu yazı, Klytaimnestra’yı yalnızca bir mitolojik karakter olarak değil, anneliğin, iktidarın ve yasa transgresyonunun psikanalitik derinliğinde tartışmak üzere kurulmuştur.
Yolumuz, İphigeneia’nın kurban edilişinden geçerek Elektra’nın sessizliğine, Oresteia’nın yargı sahnesine ve Freud’un kadınlık teorisinin açık boşluklarına kadar uzanacak.
Kurbanın Annesi – Iphigeneia’nın Kaybı ve İçsel Kopuş
Klytaimnestra’nın tragedya içindeki motivasyonunun merkezinde tek bir olay yer alır: kızı Iphigeneia’nın, babası Agamemnon tarafından kurban edilmesi. Bu olay, yalnızca bir çocuğun ölümü değildir; anneliğin politik nedenlerle hiçe sayıldığı, bedenin devletin çıkarlarına sunulduğu, aile içi sadakatin tanrılar uğruna parçalandığı bir kırılma ânıdır. Burada Klytaimnestra yalnızca bir çocuk kaybetmez; bir eş, bir tanrı, bir kral ve tüm sistem tarafından annelik hakkı çiğnenmiş bir kadın hâline gelir.
Yunan mitolojisinin yapı taşlarından biri olan kurban ritüeli, erkek kahramanın tanrılarla pazarlık etme hakkına sahip olduğunu varsayar. Agamemnon da, Truva’ya yelken açabilmek için Artemis’i memnun etmek isterken, İphigeneia’yı bir savaş uğruna saf ve kutsal kurban olarak seçer.
Ama kutsal olan yalnızca kızın bedeni değildir.
Asıl kurban edilen şey, anneliğin bütünlüğüdür.
Bu sahne, kadınlık deneyiminin hem bedensel hem de duygusal boyutunun nasıl devre dışı bırakıldığını açık eder. Klytaimnestra hiçbir şey yapamaz; kocasına, tanrılara, düzenin mantığına karşı çıkamaz.
Ama bu eylemsizlik hâli, onun içinde biriktikçe bir başka şeye dönüşür:
Sözsüz bir öfke, zamana yayılmış bir intikam arzusu.
Klytaimnestra’nın zihinsel kopuşu burada başlar.
Agamemnon savaşa giderken, o yalnızca bir kralı uğurlamaz —
Kendisini terk eden, çocuğunu öldüren ve yasını yok sayan tüm yapıyı uğurlar.
Bu travma, onun yalnızca bir eş ya da kraliçe olarak değil; bir anne olarak da iktidara karşı konumlanmasını belirler.
Ve tragedyaların ilerleyen sahnelerinde bu bastırılmış annelik, saf bir sevgi biçimi olmaktan çıkıp, şiddetle yüklü bir adalet pratiğine dönüşecektir.

Tarih: 1882 Teknik: Tuval üzerine yağlı boya
Boyutlar: 239 × 174 cm
Koleksiyon: Guildhall Art Gallery, Londra
Tür: Mitolojik tablo
Klytaimnestra, Agamemnon’u öldürdükten sonra saray kapısında kanlı bir baltayla ayakta durmaktadır. Bakışları kararlı, duruşu serttir. Elbisesi kana bulanmıştır. Arka planda açık kapıdan içeriye, tragedyanın kırılma anı sızar.
Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Clytemnestra1.jpg
Kadın ve İktidar – Eril Mitolojide Dişil Failiyetin Tehlikesi
Klytaimnestra’nın mitolojik anlatı içindeki konumu, yalnızca bir eş ya da anne sıfatına indirgenemez. Onun dramatik ağırlığı, Yunan mitolojisinin merkezî yapılarından biri olan eril otoriteyle dişil failiyet arasındaki tarihsel çatışmanın simgesel sahnesini kurmasıyla belirlenir. Kadın figürlerinin çoğu zaman edilgen, nesneleşmiş ya da kurbanlaştırılmış biçimlerde yer aldığı klasik mitos düzlemi içinde, Klytaimnestra’nın bir eylem sahibi olarak ortaya çıkışı, bu kurulu yapının içinden gelen istisnai bir kırılmadır. Ancak bu kırılma, çoğu zaman mitos içinde değil, daha çok onun etrafına örülen yargılayıcı anlatı yapıları içinde “tehlikeli”, “aşırılığa meyilli” ya da “ahlaki sınırı aşan” bir kadın olarak kodlanmıştır.
Bu durumun temel nedeni, Klytaimnestra’nın yasa üretme gücünü kendinde taşıması, yani eylemlerini herhangi bir erkeğin himayesi veya tanrısal buyruğa dayanarak değil, kendi travmasına ve ahlaki gerekçesine yaslayarak gerçekleştirmesidir. O, kızının kurban edilişini bir adalet meselesi olarak görür ve bu doğrultuda, erkek egemen iktidarın temel yapısını temsil eden kocasını öldürerek hem bireysel hem de simgesel düzlemde bir karşı eylemde bulunur. Ancak bu eylem, hem mitolojik düzlemde hem de sonraki tragedya kurgularında, kadın bedeninin sınırları içinde kabul edilebilir bir failiyet alanı olarak görülmez.
Klytaimnestra’nın gerçekleştirdiği eylemin anlatı içinde problemli görülmesi, yalnızca öldürme fiilinden kaynaklanmaz. Esas sorun, bu öldürmenin kamusal ve politik bir anlam taşıması, yani onun eyleminin bir adalet üretimi girişimi olarak kurgulanmasıdır. Kadın, klasik Yunan düşüncesinde daha çok oikos (ev içi) düzeniyle özdeşleştirilirken, Klytaimnestra’nın eylemi doğrudan polis (kamusal yasa) alanına sirayet eder. Bu geçiş, tragedyada yalnızca anlatı değil; aynı zamanda bir düşünsel tehdit olarak biçimlenir. Eril yasa, dişil failiyetin hukuk üretme kapasitesini dışlayarak, onu ya bastırır ya da patolojik bir sapma olarak temsil eder.
Aeschylos’un Agamemnon oyununda Klytaimnestra’nın dili ve bedeni, iktidar uygulayan bir kral gibi davranır. Oyunda geçen şu ifade dikkate değerdir: “Savaş tanrısı ölenleri zarla seçti.” Burada Klytaimnestra, bir erkek gibi düşünen, hesap yapan ve öldüren bir figür hâline gelir. Bu durum, klasik tragedya geleneğinde kadının sınır aşıcı konumunu temsilleştirmenin ötesinde, aynı zamanda erkek egemen düzenin en çok korktuğu figür tipolojisini ortaya koyar: ahlaki gerekçelerle eyleme geçebilen, bunu rasyonelleştirebilen ve bunu hem özel hem kamusal düzlemde yapabilen bir kadın.
Mitolojik düzlemde dişil failiyetin çoğunlukla “ölümcül kadın” (femme fatale) ya da “kaotik anne” kodları altında gösterilmesi, bu anlatılardaki eril yasa korkusunun imgeler üzerinden şekillendiğini gösterir. Klytaimnestra, bu bağlamda yalnızca kocasını öldüren bir kadın değil; bir toplumsal düzenin “meşruiyet” tarifini ihlal eden bir varlık olarak betimlenir. Bu ihlalin cezalandırılma biçimi ise mitosun ilerleyen aşamalarında —örneğin Orestes’in onu öldürmesinde— yeniden yasa adına eylemin “maskülenleştirilmesiyle” gerçekleşir.
Dolayısıyla Klytaimnestra’nın trajedisi, yalnızca annelikten gelen intikam değil; iktidarın kimde ve nasıl meşrulaştırıldığına dair bir mücadele sahnesidir. Onun eliyle gelen ölüm, yalnızca bir bedeni değil, bir düzeni hedef alır. Bu da onu klasik mitolojik kadın tiplerinden farklı olarak, eşik figürü, düzen bozucu ve aynı zamanda yeni bir düzenin ön koşulu olarak düşünmeye olanak tanır.
Elektra Kompleksi – Kızın Bakışıyla Anneyi Yitirmek
Sigmund Freud tarafından Oidipus kompleksinin kadın versiyonu olarak tanımlanan Elektra Kompleksi, kız çocuğunun annesiyle özdeşlikten koparak babaya yönelmesi ve annenin gözünden kendini dışlaması süreciyle ilgilidir. Her ne kadar bu kavramsallaştırma Freud’un kendi kuramı içinde ikincil ve spekülatif bir yere sahip olsa da, antik Yunan tragedyaları özellikle Elektra karakteri aracılığıyla, kız çocuğunun anneye karşı geliştirdiği çatışmalı öznelliğin dramatik ifadesini çok daha erken bir tarihte işlemiştir.
Sofokles’in Elektra oyununda Elektra, annesi Klytaimnestra’yı yalnızca babasının katili olarak değil; ahlaki, cinsel ve toplumsal açıdan “yoldan çıkmış” bir kadın olarak konumlandırır. Burada anneden duyulan öfke, yalnızca bir cinayet nedeniyle değil; kadının anne olarak beklenen sınırlar içinde kalmaması, annenin kadınlığının gözle görülür şekilde dışa vurulması nedeniyle de yoğunlaşır. Elektra, annesini yargılarken onun yalnızca baba karşıtı eylemini değil, kadınlık öznesi olarak failliğini de hedef alır. Bu, psikanalitik düzlemde anneyle kurulan ilk özdeşliğin yıkımı ve yerine babaya yönelmiş bir sadakatin geçirilmesi anlamına gelir.
Bu noktada Elektra’nın annesine duyduğu öfke, özdeşim kırılmasıyla başlayan ve yasla birleşen bir psiko-duygusal yapıya dönüşür. Baba kaybı, yas sürecinin başlatıcısıdır. Ancak bu yas, klasik psikanalitik çerçevede olduğu gibi anneyle özdeşime dönüşmez; tersine, annenin “yasa dışı” konumuna karşı moral ve duygusal bir reddiye hâline gelir. Elektra, annesini sevmez, anlar ya da affetmez.
O, annesini öldürmek isteyen ve bu öldürmeyi bir adalet eylemi olarak gören bir kız figürüdür.
Bu bağlamda Klytaimnestra, psikanalitik olarak içselleştirilmiş anne figürü olmaktan çıkarak dışsallaştırılmış, uzaklaştırılmış ve düşmanlaştırılmış bir karaktere dönüşür. Elektra için Klytaimnestra artık sadece bir anne değil; yeniden inşa edilmesi gereken düzenin karşısında duran ötekidir. Psikanaliz dilinde bu, anneyle özdeşim kuramayan kız çocuğunun, dişil kimliğini annesinin aynasında kurmak yerine, onu yok ederek ya da geçersiz kılarak kendi kimliğini tanımlaması anlamına gelir.
Bu dinamik, özellikle tragedyada kadın öznesinin kendi kadınsal kimliğiyle barışmasının önündeki yapısal engellere de işaret eder. Elektra, annesini öldürerek kendisini kurtarmak istemez; bir erkek düzenini, babanın hayaletini, erilliğin yasa kurucu otoritesini geri getirmek ister. Klytaimnestra’nın eylemi anneliğin adaletidir; Elektra’nınki ise yasanın babaya iadesidir.
Bu bağlamda Elektra Kompleksi yalnızca bir bireysel nevrotik yapı değil; aynı zamanda kültürel ve tarihsel olarak kadının kadınla kurduğu ilişkinin bastırılması sürecidir. Anneye yönelen öldürücü nefret, aslında kendi içindeki dişil özerkliğin reddidir. Elektra annesini öldürdüğünde, onunla birlikte dişil failiyetin tarihsel belleğini de kesintiye uğratır.
Klytaimnestra’nın trajedisi burada bir kez daha derinleşir. O, yalnızca anneliği yaşayamamış bir kadın değil;
kendi kızının gözünde bile meşruiyetini yitirmiş bir figürdür.
Annelik burada kutsallıktan değil; öfke ve şiddetten örülür.
Ve bu kırılma, sadece tragedyaya değil; kadınlık tarihine de sinmiş bir çatlak olarak kalır.
Oresteia Üçlemesi ve Sessizliğin Patlaması – Aeschylos’un Klytaimnestra’sı
Aeschylos’un Oresteia üçlemesi —Agamemnon, The Libation Bearers (Choēphoroi) ve The Eumenides (Eumenidai)— yalnızca bir aile dramını ya da intikam zincirini konu edinmez; aynı zamanda insanlık tarihinde adaletin yapısal dönüşümünü de dramatik bir düzlemde işler. Bu dönüşümün başlangıç noktası ise kuşkusuz Klytaimnestra’dır. O, yalnızca anlatının ilk fail figürü değil; aynı zamanda erkek merkezli yargı ve yasa anlayışının dönüşmesinde katalizör işlevi gören dişil bir kırılma figürüdür.
Üçlemenin ilk oyunu Agamemnon, Klytaimnestra’nın sessizce hazırladığı intikam planının sahneye taşındığı metindir. Aeschylos burada Klytaimnestra’yı ne tamamen şeytanlaştırır ne de idealize eder; onun dili, hareketleri ve motivasyonları, trajik bir özne olarak kurulmasına izin verir. Agamemnon’un Troya’dan zaferle döndüğü an, aynı zamanda İphigeneia’nın anısının geri döndüğü andır. Klytaimnestra için bu dönüş, yalnızca bir eşin kocasını karşılaması değildir; bastırılmış bir adaletin, sessizlik içinde biriken bir yasın eyleme dönüşmesidir. O, yıllar süren sessizliğini bir darbeyle keser. Bu nedenle Agamemnon oyunu boyunca, onun dili hep ölçülü, kontrollü ve törensel bir ton taşır — çünkü bu dil, sadece duyguyu değil, planlı bir adaleti taşır.
Klytaimnestra, Agamemnon’u öldürerek yalnızca bireysel bir intikam almaz; bu eylemiyle Yunan mitolojisinde sıkça rastlanan, tanrıların ve erkeklerin kendi güçleri için kurban ettikleri kadınların kolektif tarihine bir epistemolojik itiraz da sunar. Ancak bu itiraz, The Libation Bearers oyununda yeni bir döngüye yol açar: Orestes annesini öldürür ve bu kez eylem, başka bir intikam zincirini başlatır. Klytaimnestra bu noktada artık anlatının dışına düşmüş, bir “ölü anne” figürüne dönüşmüştür. Ancak bu düşüş pasif değildir. Orestes’in eylemi, mitik adaletin bir yeniden kuruluşu değildir; aksine, kan bağının ve aile içi suçun çözülmeden başka bir düzeye taşınmasıdır.
Üçlemenin son oyunu The Eumenides, bu intikam döngüsünü sona erdirmek üzere kurulur. Orestes yargılanır ve sonunda Athena’nın müdahalesiyle adalet kavramı yeniden tanımlanır: bireysel intikamdan kurumsal yargıya, kan davasından rasyonel hukuka geçilir. Ancak bu sahnede Klytaimnestra artık sahnede değildir — sadece yeraltından seslenen bir gölge olarak duyulur. Onun sesi, Erinysler aracılığıyla yankılanır.
Bu dramatik yapı çok önemlidir: Klytaimnestra’nın sesi artık onun kendisine ait değildir; öfkesi tanrıçalara devredilmiştir. Yani dişil adaletin bedensel temsili, mitolojik düzlemde bir tanrısal ilkeye dönüştürülerek sistematikleştirilmiştir.
Bu, hem teatral hem felsefi düzeyde önemli bir yapı değişikliğidir. Klytaimnestra’nın bedeniyle taşıdığı eylemsel adalet, kurumsal ve cinsiyetsiz bir adalet sistemine entegre edilmiştir. Böylece tragedya, bireysel failiyetin (özellikle kadın kaynaklı olanın) yerini sistemli bir normatif düzene bırakmasını sahneler. Ancak bu düzen, adaleti sağlarken aynı zamanda Klytaimnestra’nın tarihsel yükünü de mitolojik bir boşluğa yerleştirir. Artık onun sesi sadece yankıdır; adaleti bir semboldür; öfkesi mitolojik bir geçmişin efsanesine dönüşmüştür.
Dolayısıyla Oresteia, dişil öfkenin adalet talebiyle birleştiği en temel figür olan Klytaimnestra’yı, sistemin doğuş anında kutsal-dışına sürerek yeni bir düzen kurar. Bu kurgu, tragedyadaki “temizlenme” fikrinin yanı sıra, dişil failiyetin patriyarkal yapılar içinde nasıl yerinden edildiğini ve “öteki”leştirildiğini gösterir. Klytaimnestra’nın trajedisi burada son bulmaz; yalnızca sistemin içinde görünmezleştirilir.
Psikanaliz ve Mit – Anne Öldürmenin Arkaik Travması
Klytaimnestra’nın tragedyadaki ölümü, mitolojik anlatılar içinde yalnızca dramatik bir düğüm değil; aynı zamanda psikanalitik olarak derin bir arketipik travmanın temsili olarak da okunmalıdır: annenin öldürülmesi, dişil failiyetin bedelinin oğul tarafından tahsil edilmesidir. Orestes’in annesini öldürmesiyle tamamlanan olay zinciri, Yunan mitolojisinin hem psikodinamik hem de kültürel altyapısında yer alan kadın-yasa ilişkisini sorgulayan en temel sahnelerden birini temsil eder.
Freud’un Totem ve Tabu eserinde dile getirdiği kuramsal çerçeve, ataerkil toplumun kuruluşunu babanın öldürülmesiyle başlatır. Freud için baba figürünün öldürülmesi, aynı zamanda yasa, suç ve vicdanın doğumudur. Ancak Freud bu anlatının merkezine anneden çok babayı yerleştirir. Annenin ölümü ise bu kuramsal yapı içinde gölgede bırakılmıştır. Oysa Oresteia gibi tragedyalar, anne figürünün yok edilmesiyle bir yasa sisteminin kurulmasını sahneye taşır. Bu yönüyle Freud’un “ilksel baba” mitini ters yüz eden bir anlatı çıkar karşımıza: ilksel anne de öldürülür — ama onun ölümü daha derin, daha sessiz ve daha bastırılmıştır.
Orestes’in annesini öldürmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzlemde bir yasa inşasının simgesel eylemidir. Orestes, annesini öldürürken aynı zamanda onun temsil ettiği tüm değerler sistemini —annelik, içgüdü, kan bağına dayalı adalet, duygusal hafıza— bastırır. Bu öldürme, sadece bir bireyin eylemi değil; bir çağın ve bir düzenin kadın kökenli adalet nosyonunu dışlamasıdır.
Psikanalitik düzlemde bakıldığında, annenin öldürülmesi en arkaik korkulardan biridir. Freud’un ötesinde düşünürsek, özellikle Julia Kristeva ve Luce Irigaray gibi Fransız psikanalistler bu bastırmanın simgesel etkilerini açık biçimde ortaya koyar. Kristeva için anne bedeni yalnızca biyolojik değil; dil-öncesi özdeşliğin alanıdır. Dolayısıyla annenin yok edilmesi, yalnızca bir figürün değil, aynı zamanda dilin, arzunun ve kimliğin en derin katmanlarının bastırılmasıdır. Klytaimnestra’nın ölümü bu anlamda yalnızca adaletin tesisi değil; anneliğin ve dişilliğin sembolik olarak dışlanmasıdır.
Orestes’in annesini öldürmesiyle birlikte doğan yasa sistemi, tam da bu nedenle bir eksiltme, bir ontolojik kayıp üzerine kurulur. Freud’un ahlaki süperego kavramsallaştırmasında olduğu gibi, yasa vicdanı doğurur; ama burada ilginç olan, vicdanın annesiz doğmasıdır. Annesi olmayan bir vicdan, duyguyla değil; kural ve ödülle biçimlenir. Bu, mitolojik düzeyde erkek failin suçunu aklayan, ama kadın failin suçunu bastıran bir simgesel yapının kurulmasına hizmet eder.
Dolayısıyla psikanaliz ile mitin kesiştiği bu noktada, Klytaimnestra’nın ölümü yalnızca anlatısal bir düğüm değil; psikolojik, kültürel ve etik bir ayrışmanın da eşiğidir. Onun ölümüyle birlikte oğul kendini babaya iade eder, kız kardeş özdeşliğini yeniden erilleştirir, sistem dişil öfkeyi yeraltına sürer ve adalet, anneden arındırılmış bir yasaya dönüşür.
Bu bağlamda Klytaimnestra’nın ölümü, tarihsel olduğu kadar psikanalitik bir suskunluğun da başlangıcıdır. Onun hikâyesi, yalnızca eylemde değil; anlatıda da silinerek ilerler. Mit onu konuşturmaz, onu dinlemez, onun hakikatini tanımaz.
Ve bu sessizlik, yalnızca bir figürün değil; bir yapının sessizliğidir.
Sonuç – Kraliçe, Ana, Katil: Klytaimnestra’nın Anlatısal Hakikati
Klytaimnestra’nın anlatısı, Antik Yunan tragedyasında sıradışı bir kırılma noktası olarak belirir. Onun figüründe birleşen kimlikler —kraliçe, ana ve katil— yalnızca mitolojik düzeyde çelişkili rollerin kesişimini değil; aynı zamanda patriyarkal kültürün kadın temsiliyle kurduğu sınırlandırıcı ilişkiyi açığa çıkarır. Klytaimnestra ne yalnızca bir suçludur ne de yalnızca bir mağdur; onun trajik gücü, tam da bu ayrımların içinde yer almamasından, anlatının kendisini parçalayan bir tür fazlalık taşımasından gelir.
Klytaimnestra’nın annelikten doğan öfkesi, erkeklerin tanrılarla pazarlık yapma hakkına sahip olduğu bir mitos düzeninde yer bulamaz. O, kızının öldürülmesini yalnızca bireysel bir acı olarak yaşamaz; aynı zamanda yasanın eril simgeselliğini, kan bağının üzerine yazılmış devlet otoritesini sorgular. Bu nedenle onun Agamemnon’u öldürmesi, sıradan bir intikam değil; yasanın babaya özgülenmiş şiddet tekeline karşı yöneltilmiş bir adalet jestidir. Ancak bu jestin, tragedyada meşru bir yere sahip olabilmesi mümkün değildir.
Elektra ve Orestes figürleriyle birlikte okunduğunda Klytaimnestra’nın anlatısı, psikanalitik düzlemde de merkezî bir figür hâline gelir. Oğlunun elinde öldürülmesi, hem bireysel bastırmanın hem de kültürel dışlamanın sembolik düzeyde tekrar üretildiği bir andır. Anneye yönelen nefret, annenin taşıdığı hafızayla birlikte reddedilir; ve onun yerine sistem, yeniden babanın yasası etrafında örülür. Böylece tragedyada tamamlanan şey bir adalet değil; dişil deneyimin sessizleştirilmiş hafızasının silinmesidir.
Klytaimnestra’nın sesi, Oresteia’nın son oyununda yeraltından konuşur. Onun artık bir bedeni yoktur; yalnızca yankısı kalmıştır. Bu yankı, tanrısal bir öfkeye, sonra da kurumsal bir adalete dönüştürülerek sistemin içine entegre edilir. Bu entegrasyon ise onun özgül failiyetini siler. Böylece tragedya, hem bir diyalog hem de bir bastırma biçimi hâline gelir.
Tüm bu bağlamlar göz önüne alındığında Klytaimnestra’yı yalnızca mitolojik bir karakter ya da psikanalitik bir sembol olarak değil; aynı zamanda kültürel anlatıların kadın bedeniyle kurduğu ilişkinin radikal bir ifşası olarak okumak gerekir. O, temsilin sınırında duran, anlatının sürekliliğini kesintiye uğratan, yasanın karşısında başka bir hakikat öneren figürdür. Onun ölümüyle yalnızca bir kadın değil; kadınlıkla ilgili düşünsel bir imkân da bastırılmış olur.
