Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği, yalnızca savaşlar, ekonomik krizler, ekolojik felaketler ve teknolojik dönüşümlerle değil; daha derin bir belirsizlik duygusuyla tanımlanıyor. Dünya artık ne Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzenine ne de 1990’ların liberal zafer anlatısına sığabiliyor. Kapitalizm ayakta, fakat kendisini liberal demokrasiyle birlikte sürdürme kapasitesi zayıflıyor. Devletler varlıklarını koruyor, fakat hukuk, temsil ve meşruiyet zeminleri aşınıyor. Kamusal dil devam ediyor, fakat utanma, sınır ve ahlaki sorumluluk giderek kayboluyor.
Slavoj Žižek, bu çağdaş durumu anlamak için yalnızca klasik siyaset teorisine başvurmaz. Hegelci diyalektik, Lacancı psikanaliz, Marksist eleştiri, sinema teorisi, popüler kültür ve kuantum fiziğinden aldığı kavramsal araçları birlikte kullanır. Onun düşüncesinde çağdaş dünya, tek bir krize indirgenemez. Burada kriz, ekonomik ya da siyasal bir arıza değil; gerçekliğin kendisini kurma biçiminde yaşanan daha temel bir kararsızlıktır.
Bu nedenle Žižek’in bugüne ilişkin en dikkat çekici kavramlarından biri “süperpozisyon”dur. Kuantum fiziğinden alınan bu kavram, çağdaş tarihin henüz tek bir yöne kapanmadığını anlatır. Farklı gelecekler aynı anda mümkündür: otoriter kapitalizm, ekolojik çöküş, barbarlık, yeni dayanışma biçimleri, teknolojik distopya ya da henüz adını koyamadığımız başka bir siyasal form. Žižek’in düşüncesi, bu açıklığı iyimser bir umut olarak değil, etik ve politik sorumluluk alanı olarak kavrar.
Tarihsel Süperpozisyon: Belirsizliğin Felsefi Biçimi
Süperpozisyon, kuantum mekaniğinde bir parçacığın gözlemlenmeden önce birden fazla olası durumda bulunmasını ifade eder. Ölçüm gerçekleştiğinde sistem bu olasılıklardan birine “çöker”. Žižek, bu fiziksel kavramı tarihsel düşünceye metaforik biçimde taşır. Ona göre çağımız, henüz hangi geleceğe çökeceği belli olmayan bir tarihsel süperpozisyon durumundadır.
Bu yaklaşım, iki tür tarih anlayışına karşı çıkar. İlki, liberal demokrasiyi tarihin son durağı olarak gören ilerlemeci anlatıdır. İkincisi, kapitalizmin zorunlu olarak sosyalizme ya da komünizme evrileceğini varsayan determinist Marksizm yorumudur. Žižek açısından tarih, önceden yazılmış bir senaryo değildir. Geçmişin anlamı bile çoğu zaman ancak sonuçlardan sonra belirginleşir. Gelecek ise hiçbir zaman yalnızca “gelmekte olan” değildir; eylemler, korkular, arzular, kurumlar ve ideolojik mücadeleler içinde kurulmaktadır.
Burada Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” formülü Žižek için hâlâ önemlidir, fakat artık yeterli değildir. Stalinist deneyim, sosyalizm adına kurulan bir düzenin barbarlıkla iç içe geçebileceğini göstermiştir. Bu nedenle tarihsel seçenekler saf karşıtlıklar hâlinde işlemez. Bir kurtuluş vaadi kendi içinde baskı üretebilir; bir kriz yeni dayanışma olanakları doğurabilir; bir çöküş otoriter düzenleri hızlandırabilir. Süperpozisyon kavramının gücü de buradadır: tarih açık kalır, ama bu açıklık kendiliğinden iyiye doğru ilerlemez.
Küresel Tehditler ve Çapraz Belirsizlik
Žižek’in belirsizlik düşüncesi soyut bir tarih felsefesi değildir. Ekolojik kriz, savaşlar, zorunlu göç, teknolojik dönüşüm ve ekonomik eşitsizlikler aynı anda işlemektedir. Bu krizlerin her biri tek başına yıkıcıdır; fakat asıl tehlike, birbirleriyle nasıl etkileşeceklerinin öngörülememesidir.
Ekolojik kriz, artık yalnızca doğaya ilişkin bir felaket değildir. Su, gıda, enerji, yerleşim, göç ve sınır politikalarını birlikte sarsan bir toplumsal krizdir. Bir iklim felaketi yeni savaşları, yeni göç dalgalarını ya da otoriter sınır rejimlerini tetikleyebilir. Aynı felaket, başka koşullarda küresel dayanışma ve yeni ortaklık biçimlerini de doğurabilir. Sorun, sonucun önceden bilinmemesidir.
Savaşlar da artık yalnızca toprak, kaynak ya da güvenlik ekseninde okunamaz. Ukrayna-Rusya Savaşı, Çin’in küresel konumu, ABD hegemonyasının zayıflaması, Avrupa’daki siyasal parçalanma ve bölgesel çatışmalar, dünya düzeninin tek bir merkez etrafında toplanamadığını gösterir. Savaş, bu anlamda ideolojinin maddi biçimidir. Bir yaşam tarzı, bir egemenlik modeli ya da bir tarih anlatısı silahlı çatışma içinde kendisini dayatır.
Zorunlu göç ise modern siyasal düzenin tanıma ve dışlama mekanizmalarını açığa çıkarır. Mülteciler, sistemin hem içinde hem dışında duran varlıklardır. Devlet onları tamamen yok sayamaz; fakat çoğu zaman tam yurttaşlık ve hak alanına da kabul etmez. Žižek için mülteci figürü, modern dünyanın fazlasını temsil eder: sistemin ürettiği, fakat yer açmak istemediği insan.
Yumuşak Faşizm: Kapitalizmle Kaynaşan Yeni Otoriterlik
Žižek’in çağdaş siyasal eğilimleri açıklarken kullandığı en önemli kavramlardan biri “yumuşak faşizm”dir. Bu kavram, klasik faşizmin doğrudan totaliter şiddetini ya da açık imha mantığını birebir tekrar etmez. Daha çok, kapitalist ekonomiyi koruyan fakat siyasal düzeyde otoriterleşen yeni rejim biçimlerini anlatır.
Yumuşak faşizmde piyasa ortadan kalkmaz. Tam tersine, kapitalist üretim ve tüketim düzeni devam eder. Fakat liberal kamusal alan, bağımsız kurumlar, hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve siyasal çoğulculuk aşındırılır. Toplum, güvenlik, gelenek, din, aile, millet ya da ahlaki düzen söylemleriyle yeniden disipline edilir. Böylece kapitalizmin ürettiği eşitsizlikler, demokratik tartışma yoluyla değil, kültürel ve ideolojik tahkimatla bastırılır.
Bu modelin belirgin yönü, ekonomik liberalizm ile siyasal otoriterliği birleştirmesidir. Devlet piyasayı tamamen yok etmez; onu korur, yönlendirir ve gerektiğinde baskı aygıtlarıyla güvence altına alır. Toplumun çözülmesi ise gerçek bir etik inşa ile değil, “gelenek” adı verilen ideolojik bir simülasyonla yönetilir.
Žižek’in Çin yorumunda bu durum Konfüçyüsçü kapitalizm biçiminde görünür. Çin Komünist Partisi, Marksist söylemi korurken ekonomiyi devlet güvenceli kapitalist bir düzlemde işletir. Konfüçyüsçülük ise disiplin, sadakat, hiyerarşi ve itaat fikrini güçlendiren bir meşruiyet kaynağına dönüşür. Burada gelenek, geçmişin sahici dönüşü değil; mevcut düzenin krizini bastıran ideolojik bir araçtır.
Hindistan’da Narendra Modi yönetimi altında görülen Hindu milliyetçiliği de benzer bir mantığa sahiptir. Ultra-liberal ekonomi politikaları, dinsel ve milliyetçi bir toplumsal bütünlük söylemiyle birlikte yürür. Sınıfsal eşitsizlik derinleşirken, toplumsal gerilimler azınlıklar, kast dışı topluluklar ve “ulusal bütünlüğe tehdit” olarak kodlanan kesimler üzerinden yönetilir.
Yumuşak faşizmin tehlikesi, yalnızca tepeden dayatılması değildir. Toplumların bir kısmı, belirsizlik ve güvensizlik ortamında özgürlükten çok düzeni tercih edebilir. Žižek’in uyarısı burada serttir: otoriter kapitalizm, yalnızca devletlerin değil, korkmuş toplumların da arzusu hâline gelebilir.
Haydut Devlet: Hukukun İçinden Çıkan Keyfilik
Žižek’in çağdaş devlet krizini açıklamak için başvurduğu kavramlardan biri de “haydut devlet”tir. Bu kavram, klasik dış politika dilindeki “uluslararası normlara uymayan devlet” anlamından daha geniştir. Žižek için haydut devlet, kendi hukuk düzenini ve ideolojik meşruiyetini normal yollarla yeniden üretemeyen devlettir.
Modern devlet, yalnızca zor kullanarak ayakta kalmaz. Hukuk, rıza, kurumlar, kamusal dil ve ideolojik çerçeve aracılığıyla kendisini yeniden üretir. Haydut devlet ise bu kapasiteyi yitirdiğinde, yasa ile yasa dışılık arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Hukuk görünürde varlığını sürdürür; fakat fiilen keyfilik, istisna ve yarı-yasal şiddet yönetim tekniğine dönüşür.
Haiti gibi örneklerde bu durum devletin fiziksel çöküşü olarak görünür. Çeteler, silahlı gruplar ve yerel güç odakları, devletin yerini almaya başlar. Hukuk bir kabuk olarak kalır; gerçek iktidar çıplak şiddetin eline geçer.
Rusya bağlamında Wagner Grubu gibi paramiliter yapılar, devletin doğrudan üstlenmek istemediği ama ihtiyaç duyduğu şiddet biçimlerini yürütür. Böylece devlet, hukuk dışı araçları kendi sürekliliği için kullanır. Bu tür yapılar sistemin dışı değildir; sistemin gayriresmî uzantısıdır.
Batı demokrasilerinde de benzer eğilimler daha örtük biçimde görülebilir. Aşırı sağcı gruplar, popülist liderler tarafından doğrudan sahiplenilmese bile dolaylı olarak cesaretlendirilir. Böylece siyasal iktidar, şiddeti hem reddeder hem kullanır. Haydut devletin en belirgin özelliği de budur: yasa dışılığı dışlamak yerine, onu esnek bir yönetim aracına dönüştürmek.
Patlayan Utanmazlık: Ahlaki Çerçevenin Çöküşü
Žižek’in çağdaş kamusal hayata ilişkin en çarpıcı tespitlerinden biri “patlayan utanmazlık”tır. Bu kavram, yalnızca kabalık, nezaketsizlik ya da siyasal üslup sertliği anlamına gelmez. Daha derin bir dönüşüme işaret eder: artık bazı eylemler gizlenmeye, inkâr edilmeye ya da savunulurken utanılmaya ihtiyaç duymamaktadır.
Burada Žižek’in yaptığı ayrım önemlidir. İkiyüzlülük, ahlaki açıdan sorunludur; fakat yine de bir normun varlığını kabul eder. Kişi, yaptığı şeyi gizlerken ya da başka türlü göstermeye çalışırken, aslında ihlal ettiği değerin hâlâ geçerli olduğunu kabul etmiş olur. Utanmazlıkta ise bu bağ kopar. Artık suç, ayıp, şiddet ya da müstehcenlik gizlenmez; kimi zaman açıkça sahiplenilir.
Popülist siyasetin önemli bir kısmı bu utanmazlık üzerine kuruludur. Donald Trump örneğinde skandallar, yalanlar, kaba ifadeler ya da cinsiyetçi ve ırkçı çıkışlar onun siyasal gücünü her zaman azaltmamıştır. Tam tersine, seçmenlerinin bir kısmı tarafından “sahicilik” göstergesi olarak algılanmıştır. Burada ahlaki sınırın ihlali, elit değerlere karşı bir meydan okuma gibi sunulur.
Žižek’in İsrail-Filistin bağlamında verdiği örnekler de bu ahlaki çöküşün daha sert biçimlerini gösterir. İşkence, aşağılayıcı muamele ya da sivillere yönelik şiddet iddiaları yalnızca inkâr edilen şeyler olmaktan çıkar; bazı kamusal tartışmalarda savunulabilir hâle gelir. Asıl kırılma, şiddetin varlığından çok, onun utanmadan gerekçelendirilebilmesidir.
Utanma duygusu yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bağın görünmez sınırlarından biridir. Neyin söylenemeyeceği, neyin yapılamayacağı, neyin savunulamayacağı konusunda asgari bir ortak alan üretir. Bu alan çöktüğünde siyaset, yalnızca güç ilişkilerine indirgenir. Žižek’in uyarısı burada belirgindir: ahlaki dilin çöküşü, siyasal çöküşün ön aşamasıdır.
Yapay Zekâ, Ritüel ve Dilde Evsizlik
Žižek’in yapay zekâ üzerine düşünceleri, “makineler insan gibi düşünebilir mi?” sorusuyla sınırlı değildir. Ona göre bu soru, insanı yanlış tanımlar. İnsan, yalnızca akıl yürüten, veri işleyen, karar veren bir varlık değildir. İnsanı insan yapan şey, çoğu zaman tutarsızlık, eksiklik, dilsel başarısızlık, anlamsız ritüeller ve kırılganlık içinde ortaya çıkar.
Žižek’in ritüel ve batıl alışkanlıklara verdiği önem buradan gelir. Bazı gündelik davranışlar açık bir amaca, rasyonel bir nedene ya da psikolojik bir açıklamaya indirgenemez. İnsan, anlamsız görünen tekrarlarla dünyadaki kaosu katlanılabilir hâle getirir. Bu alışkanlıklar, bir anlam üretmekten çok anlam boşluğuyla baş etmenin yollarıdır.
Küfür de Žižek için yalnızca kaba dil değildir. İnsan dilde yaşar, fakat dilde tam olarak evinde değildir. Her deneyim tam ifade edilemez; her kelime bir eksiklik bırakır. Küfür, bu temsil yetersizliğinin patladığı noktadır. Dilin sınırına gelindiğinde, anlamlı cümle bozulur ve yerini dilsel bir kırılma alır. Bu kırılma, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kusurlu, eksik ve huzursuz yapısını gösterir.
Yapay zekâ bu nedenle insanın yerini basitçe alamaz. Daha hızlı hesaplayabilir, daha düzenli metin üretebilir, daha geniş veri işleyebilir. Fakat anlamın boşluğunda yaşama deneyimine sahip değildir. İnsan, tamlığıyla değil, eksikliğiyle insandır. Žižek’in teknoloji eleştirisi, insanı yüceltmez; onu kırılganlığı içinde düşünmeye çağırır.
Tarih, Geriye Dönüklük ve Gerçekleşmemiş Olan
Žižek’in tarih anlayışı Hegelci geriye dönüklük düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Bir olayın anlamı, yalnızca gerçekleştiği anda sabitlenmez. Sonuçlar, geçmişin nasıl okunacağını değiştirir. Tarih, olmuş bitmiş olayların nötr toplamı değildir; şimdinin içinden yeniden kurulan bir anlam alanıdır.
Marx’ın “insanın anatomisi, maymunun anatomisinin anahtarıdır” sözü bu bakımdan önemlidir. Daha gelişmiş form, önceki formları anlamamızı sağlar. Kapitalizm galip geldiğinde geçmiş, kapitalizme doğru ilerleyen bir çizgi gibi okunmaya başlanır. Fakat bu okuma, tarihin zorunlu olarak böyle aktığı anlamına gelmez. Sonuç, geçmişe geriye dönük bir zorunluluk görünümü verir.
Žižek için gerçekleşmemiş olasılıklar da tarihin parçasıdır. Olmuş olan kadar, olabilecek olup gerçekleşmeyen de politik hafızayı şekillendirir. Kaybedilmiş devrimler, başarısız dayanışmalar, bastırılmış imkânlar ve engellenmiş gelecekler yalnızca nostalji konusu değildir. Onlar, tarihin kapanmadığını hatırlatan etik izlerdir.
Bu nedenle geçmişi yalnızca kazananların anlatısıyla okumak, tarihin süperpozisyonunu geçmişe dönük olarak yok etmek demektir. Žižek’in tarih anlayışı, ne olduğunu sorarken ne olabilirdi sorusunu da canlı tutar. Bu soru, bugünkü politik sorumluluğun da temelidir.
Sonuç: Belirsizlik İçinde Ahlaki Konum Almak
Slavoj Žižek’in çağdaş dünya okuması, karanlık bir tablo çizer; fakat bu karanlık basit bir umutsuzluk değildir. Süperpozisyon kavramı, tarihin hâlâ açık olduğunu gösterir. Yumuşak faşizm, bu açıklığın en tehlikeli yönlerinden biridir. Haydut devlet, hukukun kendi içinden nasıl keyfiliğe dönüşebileceğini gösterir. Patlayan utanmazlık, ahlaki çerçevenin yalnızca zayıflamadığını, kimi yerlerde doğrudan çöktüğünü açığa çıkarır. Yapay zekâ tartışması ise insanın rasyonel tamlıkla değil, eksiklik ve kırılganlıkla düşünülmesi gerektiğini hatırlatır.
Žižek’in düşüncesinde belirsizlik, kaçınılmaz felaket anlamına gelmez. Fakat kendiliğinden kurtuluş da vaat etmez. Tam tersine, belirsizlik karar alma alanıdır. Gelecek henüz kapanmadığı için sorumluluk vardır. Tarih henüz tek bir yöne çökmemişse, etik ve politik müdahale hâlâ mümkündür.
Bugünün temel sorusu, hangi geleceğin kazanacağı değildir yalnızca. Daha derin soru şudur: Bu belirsizliğin içinde hangi insanlık biçimini savunacağız? Güvenlik adına özgürlükten, düzen adına adaletten, çıkar adına utanmadan, teknoloji adına kırılganlıktan vazgeçen bir dünya mı kurulacak? Yoksa eksik, kırılgan ama hâlâ sorumluluk alabilen bir insanlık fikri mi korunacak?
Žižek’in felsefi önemi tam burada belirir. O, kesin bir kurtuluş reçetesi sunmaz. Fakat çağdaş dünyanın kavramsal sisini dağıtmak için sert, rahatsız edici ve çoğu zaman kışkırtıcı bir düşünme biçimi önerir. Bu düşünme biçimi, belirsizliği kader olarak değil, müdahale alanı olarak görür. Tarihin açıklığı, ancak ahlaki bir konumlanışla anlam kazanır.
