Tanım, Bir Şeyi “Yerine Koyma” Çabasıdır
Bir kavramı doğru tanımlamak, yalnızca kelimeleri düzgün seçmek değildir; varlığı zihinde doğru “yerine koyma” çabasıdır. Tanım teorileri, gündelik dilin kayganlığını azaltmak için geliştirilmiş bir disiplin olarak, konuşmanın ana omurgasını belirler: Bir şeyi tanımlamak, ona dair rastgele izlenimleri sıralamak değil; o şeyin “mahiyetini” (ne’liğini) yakalamaktır.
Bu perspektifte tanım, entelektüel bir süs değil; düşünmenin altyapısıdır. Çünkü yanlış tanımlanan kavramlar, doğru soruları bile soramaz. “İnsan nedir?” sorusunu, “insanın hoşumuza giden tarafları nelerdir?” gibi bir beğeni sorusuna indirgediğiniz anda, düşünce retoriğe kayar. Tam tersine, tanım teorileri “ikna” ile “ispat” arasındaki mesafeyi görünür kılar: Retorik, dinleyeni çekip götürür; mantık ise kavramı yerli yerine oturtmaya çalışır.
Cündioğlu’nun konuşması tam bu noktada iki şeyi aynı anda yapar: Bir yandan klasik mantığın tanım araçlarını (Platon ve Aristoteles) hatırlatır; öte yandan güncel iletişim araçlarının, küresel krizlerin ve modern yalnızlığın düşünce dünyasını nasıl biçimlendirdiğini, “biçim–içerik” ayrımı üzerinden tartışır. Böylece tanım teorileri yalnızca bir okul konusu değil; çağın karmaşasında kavramsal bir pusula haline gelir.
Tasavvur ve Tasdik: Kavram ile Yargının Ayrımı
Klasik mantığın giriş kapısı, tasavvur (kavram) ile tasdik (yargı) ayrımıdır. Birçok cümle dışarıdan bakınca “yargı” gibi görünür, fakat mantıksal işlevi “kavram kurma”dır. “İnsan düşünen canlıdır” ifadesi bu yüzden kritik bir örnektir: Gündelik dilde bu cümleyi bir önerme gibi kurarız; oysa tanım teorileri açısından bu, insan kavramını kurmaya dönük bir tasavvurdur.
Bu ayrım, tanım teorilerinin hedefini netleştirir: Sözcüklerden kavramlara yükselmek. Benzetmelerin, anekdotların, tasvirlerin (hatta edebi gücün) sınırını kabul etmek. Çünkü analoji, zihin açar; fakat öz yakalamaz. Betimleme, ikna eder; fakat mahiyet vermez. Tanım teorileri ise mahiyeti hedefler.
Dolayısıyla tanım, yalnızca “neye benzer?” sorusunun cevabı değildir; “nedir?” sorusunun disiplinidir. Buradaki “nedir?” bir merak sorusu değil; bir sınama sorusudur: Bir varlığı hangi çerçevede sınıflandıracağız, hangi ayrımla onu benzerlerinden ayıracağız?
Platon’un Bölme Yöntemi (Dieresis): Tanımın “İz Sürme” Mantığı
Platon’un tanım yaklaşımı, özellikle “bölme” (dieresis) yöntemi üzerinden okunur. Bu yöntem, bir üst cins seçip onu ikiye bölerek ilerlemeye dayanır. Yani tanım, bir anda söylenmiş parlak bir cümle değil; adım adım bir iz sürme hareketidir.
Konuşmada verilen “sofist” örneği bu yöntemin işleyişini açık eder: Sanat/etkinlik alanı ikiye bölünür, sonra alt başlıklarda yeniden ikiye bölünür, ta ki sofistin “zengin gençleri para ile avlayan” bir figür olarak kavramsal yerine oturduğu noktaya kadar. Burada önemli olan, son cümlenin edebi cazibesi değil; o cümleye götüren ayrımlar zinciridir.
Platon’un insanı “iki ayaklı, kanatsız” diye tanımlaması da bu yöntemle ilişkilendirilir. Tanım, bir bakıma “ne olmadığını” dışlayarak çalışır: İnsan ne değildir? Kanatlı değildir. Dört ayaklı değildir. Böylece bir çerçeve kurar. Ancak bu çerçevenin zaafı da buradadır: Yalnızca dışlayıcı ayrımlarla ilerlediğinizde, özsel nitelik yerine betimleyici bir sınıflamaya sıkışma riski doğar.
Nitekim Aristotelesçi gelenek, Platoncu bölme yönteminin “mahiyeti vermekten çok sınır çizdiği” eleştirisini öne çıkarır. Platon’un yöntemi tanımın mantıksal bir disiplini olduğunu gösterir; fakat tanımın özüne yaklaşma bakımından eksik kalabilir. Bu eksiklik, bizi Aristoteles’e ve sistematik tanım araçlarına götürür.
Aristoteles ve Beş Tümen: Tanımı Sistemleştirmek
Aristoteles mantığı, tanım teorilerini daha “işletilebilir” bir düzene sokar. Konuşmada vurgulandığı üzere bu gelenek, Porphyrios’un Isagoge’si üzerinden sistemleşen “Beş Tümel” (quinque voces) ile kavramı rafine eder:
- Cins (Genus): Tür farkı taşıyanların ortak üst kategorisi.
- Nev/Tür (Species): Cinsin altında yer alan ve “gerçek varlığı” temsil eden sınıf.
- Ayrım/Fasıl (Differentia): Türü, aynı cins içindeki diğer türlerden ayıran özsel çizgi.
- Özellik/Hassa (Proprium): Sadece o türe ait olup özün kendisi olmayan nitelik.
- İlinti/Araz (Accidens): Türde bulunabilen ama zorunlu olmayan, başka türlerde de görülebilen nitelik.
Bu beşli, tanımın nerede “öz”, nerede “çevre” olduğunu ayırt etmeyi sağlar. Böylece tanım, yalnızca listeleme değil; hiyerarşik bir yerleştirme haline gelir. Konuşmanın önemli noktası şudur: Tanım, varlığı bir kütüphanede doğru rafa yerleştirmektir. Raf yanlışsa, kitap bulunur gibi görünse bile düşünce yanlış dizilir.
Hadd ve Resm: Özsel Tanım ile Betimleme Arasındaki Sınır
Aristotelesçi gelenekte tanımlar kesinlik bakımından iki ana sınıfa ayrılır: hadd ve resm.
Hadd (özsel tanım), yakın cins ve ayrımla kurulur; mahiyeti hedefler. İnsan için klasik örnek “hayvan-ı nâtık”tır: Yakın cins “canlı/hayvan”, ayrım ise “nutuk/logos”tur. Burada “nutuk” salt ses çıkarmak değildir; akli bir düzen içinde anlam kurma kapasitesidir.
Resm (betimleme) ise mahiyet değil, görünüş ve dışsal nitelik üzerinden gider. “İnsan nankördür” gibi kutsal metinlerde veya ahlaki söylemde sık görülen cümleler, Aristotelesçi anlamda “hadd” değildir; daha çok resimdir: ikna edici, sarsıcı, yönlendirici; fakat apodeiktik bir tanım düzeyinde değil.
Bu ayrım, konuşmanın retorik–diyalektik tartışmasına doğrudan bağlanır: Bir metin, insanı tanımlamaktan çok insanı “uyarmak” için kurulmuş olabilir. O metnin amacı mahiyet göstermek değil, yön vermektir. Bu durumda “tanım” kelimesini her yerde aynı anlamda kullanamayız. Tanım teorileri, kavram disiplinini tam da bu yüzden talep eder.
Logos: “Konuşan” mı, “Düşünen” mi? İç Konuşma–Dış Konuşma Ayrımı
Aristoteles’in insan tanımı, logos kavramına yaslanır. Konuşmada bu kavramın iki yüzü öne çıkar: İç konuşma ve dış konuşma.
- Nutku dâhilî (iç konuşma): Düşünme eylemi.
- Nutku haricî (dış konuşma): Düşüncenin dil halinde ifadesi.
Bu ayrım, insanı “yalnızca iletişim kuran” bir canlı olarak değil; anlamı içerde kurup dışarıda ifade edebilen bir varlık olarak düşünmemizi sağlar. Böylece insanı tanımlarken biyolojik betimleme ile mantıksal ayrım arasındaki fark görünür hale gelir: “İki ayaklı, kanatsız” bir tasvir olabilir; fakat “logos sahibi” olmak, tanımın özsel eksenini kurar.
Bu noktada tanım teorilerinin temel iddiası belirir: İnsanı insan yapan, rastgele bir özellik değil; aynı cins içindeki türleri ayıran temel çizgidir. Yani tanım, “insana dair çok şey söylemek” değil; “insanı ayıran şeyi doğru yere koymak”tır.
Burhan ile Retorik/Diyalektik: İspat ve İkna Arasındaki Fark
Konuşmanın ayırt edici taraflarından biri, felsefi düşünceyi “ikna edicilik” ile “zorunluluk” arasındaki gerilimde ele almasıdır. Aristotelesçi dilde burhan (apodeiktik) çıkarım, zorunlu ve kesin bilgi iddiasını taşır. Buna karşılık retorik, çoğu zaman mahkemede, siyasette, kamusal tartışmada işe yarayan ikna sanatıdır. Diyalektik ise daha çok olasılık alanında, tartışma ve soruşturma yoluyla ilerler.
Bu ayrım güncel bir soruyu doğurur: Modern iletişim ortamında (sosyal medya, kısa format içerikler, hızlı dolaşım) düşünce doğal olarak retoriğe mi kayar? Konuşmanın cevabı, biçime takılıp kalmadan içerik düzeyine bakmayı önerir: Bir platform retorik üretmeye elverişli olabilir; ama bu, orada burhani düşünce üretilemeyeceği anlamına gelmez. Mesele araç değil, muhtevadır.
Kutsal Metinlerde “İnsan” Tasviri: Tanım mı, Tasvir mi?
Cündioğlu’nun konuşmasında öne çıkan önemli bir nüans şudur: Kutsal metinlerde insan hakkında söylenenler çoğu zaman klasik mantığın “tanım” beklentisine göre kurulmaz. “İnsan nankördür” gibi cümleler, insanın mahiyetini yakın cins ve ayrımla vermek için değil; insanı kendi hakikatiyle yüzleştirmek, onu ikaz etmek, onu dönüştürmek için söylenmiş olabilir.
Bu durumda tanım teorileri bize şu soruyu sordurur: Aynı cümleyi hangi tür bilgi rejimi içinde okuyacağız? Bir metin “ispat” mı hedefliyor, “hidayet/ikaz” mı? Buradaki ayrım, kutsal metinlerin değerini azaltmak için değil; onların dilini doğru yere koymak içindir. Çünkü yanlış yere konan her okuma, hem mantığı hem de metni zedeler.
Ders ile Söyleşi: Felsefe, Yalnızca Müfredat Değildir
Konuşmada “ders” ile “söyleşi” arasında yapılan ayrım, felsefenin bir “hal” meselesi olduğunu vurgular. Ders tekrarlanabilir; notu, sınavı, müfredatı vardır. Söyleşi ise anın içinde yaşanır; aynı an ikinci kez kurulamaz. Buradaki meşhur ifade, bu farkı güçlü biçimde taşır: “Namazın kazası olur; sohbetin kazası olmaz.”
Bu, felsefeyi disiplin dışına taşımak anlamına gelmez. Aksine, felsefenin canlılığını gösterir: Düşünce yalnızca bilgi aktarımı değil; insanı uyanık tutan bir dikkat halidir. Söyleşi formatı bu dikkat halini kolaylaştırabilir, çünkü dinleyeni bir “an” içinde yakalar. Fakat bu yakalayış, retorik bir albeniye indirgenirse tehlikelidir. Söyleşi, içerik ve kavram disipliniyle beslendiğinde felsefi bir değere dönüşür.
Biçim ve Muhteva: YouTube, Twitter ve Düşüncenin İmkânları
Konuşmanın güncel tartışma başlıklarından biri, düşüncenin dijital araçlar içinde “bayağılaşıp bayağılaşmadığı” meselesidir. Burada öne çıkan yaklaşım nettir: Araç, tek başına belirleyici değildir. Belirleyici olan, aracın içine konan muhtevadır.
Eğer Aristoteles veya İbn Sina bugün yaşasaydı, çağın ifade araçlarını kullanmaması için ilkesel bir gerekçe olmayabilirdi. Çünkü esas mesele “nerede konuştuğun” değil; “ne söylediğin” ve “nasıl düşündüğün”dür. Bu bakış, felsefeyi nostaljik bir koruma alanına hapsetmez; tersine, felsefenin çağın içinde konuşabilme kapasitesini savunur.
Yine de burada kritik bir şart vardır: Biçim hızlandıkça, kavramın yavaşlamaya ihtiyacı artar. Kısa format, düşünceyi öldürmez; ama düşünceyi kolayca “slogan”a çevirebilir. Tanım teorileri bu yüzden önemlidir: Kavramı “sloganlaşmadan” koruyan iç iskeleti sağlar.
Felsefenin Zemini: Ara Sınıflar, Sofistler ve Kültürel Toprak
Konuşmada dikkat çeken bir başka vurgu, felsefenin yalnızca “büyük filozoflar”ın bireysel dehasıyla açıklanamayacağıdır. Filozofların yeşerebilmesi için bir kültürel toprak gerekir: tartışma ortamı, kamusal dil, ara sınıflar, hatipler, sofistler, yazarlar, gazeteciler… Bu ara katmanlar küçümsendiğinde, felsefenin toplumsal zemini de yok sayılmış olur.
Platon’un sofistlere itirazı ayrı bir tartışmadır; fakat sofistlerin, kamusal tartışma iklimini canlı tuttuğu gerçeği göz ardı edilemez. Bu iklim olmadan felsefe bir “kule dili”ne dönüşür. Söyleşi kültürü, felsefenin hakikat arayışını toplumsallaştıran bir damar olarak görülür.
Bakış Açısı ve Mesafe: Çağı Okumak Bir “Çerçeve” Meselesidir
Konuşmada kullanılan tablo analojisi, felsefi bakışın yöntemsel gereğini anlatır: Bir tabloya çok yaklaşırsanız ayrıntılarda boğulur, çerçeveyi kaybedersiniz; çok uzaklaşırsanız ayrıntılar silinir, anlam kaybolur. Çağı anlamak da benzer bir mesafe ayarı ister.
Modern dünyada bilgi akışı aşırı yoğunlaştığı için, zihin ya ayrıntı içinde kaybolur ya da genellemelerle gerçekliği ıskalar. Felsefe, bu iki uç arasında mesafe kurma sanatıdır. Tanım teorileri de bu mesafenin “kavramsal ayağı”dır: Ne çok yakın betimleme, ne çok uzak slogan; doğru çerçeve.
Modern Çağ Dönüşümü: Merkezin Kaybı ve “İnsan”ın Elimizden Kayışı
Konuşmanın sonuna doğru modern çağın dönüşümü, insanın evrendeki konumunun sarsılması üzerinden ele alınır. Ön-modern dünyada merkez fikri güçlüdür: Dünya merkezde, insan anlam haritasının belirgin bir noktasında. Modern dönemde ise bu merkez yerinden oynar; insanın konumu belirsizleşir.
Bu belirsizlik, yalnızca astronomik bir bilgi değişimi değildir; toplumsal ve kavramsal çözülmeleri de beraberinde getirir. Sınırlar, sınıflar, roller, hatta cinsiyet rejimleri yeniden tartışılır. Zorunluluk dilinin yerini olasılık dili alır; istatistik, risk, yayılma, hız gibi kavramlar düşünce dünyasını yönetmeye başlar. Küresel krizler de bu dönüşümü hızlandırır: Ortak tehdit, insanlığı “tek dünya” gibi düşünmeye zorlar; fakat bu zorunluluk aynı zamanda eşitsizlikleri ve kırılganlıkları görünür kılar.
Burada konuşmanın temel iddiası şuna bağlanır: “İnsan” kavramı elimizden kayıp gidiyorsa, onu yeniden tanımlamak zorundayız. Bu yeniden tanım, retorik bir öfke veya nostaljik bir ağıtla değil; kavramsal analizle yapılabilir. Tanım teorileri bu yüzden yalnızca tarihsel bir merak değil, çağın ihtiyacıdır.
Bilim ve Felsefe Ayrımı: Veri ile Anlam Arasındaki Sınır
Konuşmada bilim–felsefe ayrımı, “bilim araştırır, felsefe düşünür” çizgisinde görünür. Bilim, veriyi işler; ölçer, sınıflar, sonuç çıkarır. Felsefe ise bu sonuçları kavrama dönüştürür: “Bu ne anlama geliyor?” sorusu burada başlar.
Modern çağın veriye dayalı dili, anlam üretimini otomatikleştirme eğilimindedir. Oysa insanı insan yapan şey, yalnızca veriyi bilmek değil; veriyi bir kavram düzenine yerleştirmektir. Tanım teorileri bu düzenin temel alet çantasıdır: Cins–tür–ayrım–hassa–araz ayrımları, rastgele bir sınıflandırma değil; düşüncenin denetim mekanizmasıdır.
Sonuç: İnsanı Tanımlamak, Kendimizi Yeniden Konumlandırmaktır
Bu konuşma, tanım teorilerini kuru bir mantık konusu olarak değil, insanı ve çağımızı anlamanın anahtarlarından biri olarak ele alır. Platon’un bölme yöntemi tanımın “iz sürme” karakterini gösterirken, Aristoteles’in sistemi tanımın “öz” ile “betimleme” arasındaki sınırını belirginleştirir. Hadd ile resm ayrımı, kutsal metinlerin dilini yanlış beklentilerle okumayı engeller; burhan–retorik ayrımı, modern iletişim biçimlerinin düşünce üzerindeki etkisini doğru yere oturtur.
Modern çağda insanın yeri sarsılıyorsa, insanı yeniden tanımlamak bir lüks değil; zorunluluktur. Fakat bu yeniden tanım, sloganla değil; kavramsal disiplinle yapılabilir. Tanım teorileri, tam da bu disiplinin adıdır: Bir şeyi “ne değil” diyerek sınırlandırmak değil; “ne” olduğunu mahiyet düzeyinde kurmak. Ve belki de en önemli ders şudur: İnsan, kendini tanımladığı kadar, kendini inşa eder. Yanlış tanımlar yalnız düşünceyi değil, hayatı da yanlış kurar.
Kaynak: Dücane Cündioğlu’nun “Tanım Teorileri: Platon’un İnsanı” başlıklı YouTube konuşması
Tür: Felsefi söyleşi / mantık ve kavram analizi.
İzlemek İçin Kaynağa Gidin: https://youtu.be/lDkbChUjj6Y
