Hayatın Dinamiği Olarak Aşk
Dücane Cündioğlu’nun YouTube’da yayımlanan “AŞK’A DAİR” konuşması, aşkı sadece romantik bir duygu olarak değil, insan varoluşunu taşıyan temel bir dinamik, bir enerji kaynağı olarak ele alıyor. Konuşmanın arka planında, aşkı biyolojiden fiziğe, psikolojiden tasavvufa, sosyolojiden edebiyata kadar bütün boyutlarıyla tartışmayı amaçlayan daha geniş bir “aşk haftası” fikri var.
Cündioğlu’nun çıkış noktası basit ama yakıcı:
Aşk nedir? Vuslat mıdır, fırak mıdır, yoksa bitmeyen bir hicran hâli midir?
Bu soru etrafında ilerlerken, aşkı hem gündelik romantik söylemin içinden çekip çıkarıyor hem de klasik felsefe ve psikanalizin kavramlarıyla yeniden düşünmemizi sağlıyor. Aşk, burada ne sadece “güzel bir his” ne de sadece “delilik”tir; ikisi birden ve daha fazlasıdır.
İlk temel iddia şu: İnsan ömründe gerçekten âşık olabilmek, başlı başına bir nimet. “Aşksız olmaz” sözü, basit bir klişe değil, hayatın enerjisini, rengini ve riskini tarif eden bir cümle olarak ön plana çıkıyor.
Aşkın Ontolojik Sorusu: Vuslat mı, Fırak mı, Hicran mı?
Konuşmanın merkezindeki soru, aşkın mahiyetini “sonuç” üzerinden düşünmeye davet eder:
Aşk dediğimiz şey, kavuşma için midir, ayrılık mı üretir, yoksa esas tonu hicran, yani hiç bitmeyen bir özlem ve ayrılık acısı mı?
Hüzün, Cündioğlu’nun anlatımında, iki temel durumda ortaya çıkar:
- Çok istediğimiz bir şeye hiç ulaşamadığımızda,
- Sahip olduğumuz bir şeyi kaybettiğimizde.
Aşk da bu iki eksende deneyimlenir:
Hiç yüz bulamamış bir aşkın melankolisi başka, uzun süre yaşanmış bir ilişkinin kaybından doğan matem başkadır; ama ikisini birbirine bağlayan şey, “tamamlanamamışlık duygusu”dur. Aşk, bu anlamda hep biraz eksik, hep biraz yarımdır; belki de bu yüzden bu kadar güçlüdür. Tam olan şeye değil, eksik olana tutunuruz.
Bu yüzden aşk, salt “mutlu son” vaadi değildir. Çoğu zaman, arada kalmışlığın, gecikmenin, yetişememenin, doğru zamanda orada olamamanın dilidir. Aşkın trajik yanı da tam burada doğar.
İlk Sevilen: Konatus, Arzu ve Narsisizmin Kökeni
Cündioğlu, aşkı anlamak için insanın kendiyle ilişkisine, yani en dipteki “ilk sevilen”e (mahbûbu evvel) döner. Felsefe tarihinde sıkça tekrarlandığı gibi, insanın ilk sevdiği şey aslında yine kendisidir. Bu, basit bir bencillik değil, varoluşun en temel itkisi olan conatus ile ilgilidir: Ne pahasına olursa olsun hayatta kalma ve varlığını sürdürme isteği.
Conatus, zamanla iştah (appetitus) ve daha sonra arzu (cupiditas) düzeyine çıkar. Arzu, ilk kez tattığımız bir hazzın yeniden yaşanmasını istememizdir. Sadece “doymak” yetmez; belli bir tat, belli bir sıcaklık, belli bir bakış tekrar edilmek istenir.
Çocuk, anne rahminde ve doğumdan sonraki ilk dönemlerinde bir tür tümgüçlülük (omnipotens) yanılsaması yaşar. Onun evreninde sadece “ben” vardır; “sen” henüz ortaya çıkmamıştır. Açlık, susuzluk, rahatsızlık bir çığlıkla çözülebilir; dünya onun etrafında dönmektedir sanki.
Bu yanılsama, annenin artık her çağrıya cevap vermemesiyle kırılır:
Memeden ayrılma, geciken süt, bakmayan göz, meşgul bir yüz… İşte burada ilk defa “sen” görünür olur; ayrılık, reddedilme, itilme duygusu ilk kez sahneye çıkar.
Tam da bu kırılma noktasında, insanın iç dünyasında narsistik yapılanma başlar. Çocuk, ona tam onay vermeyen anneyi kendi iç dünyasında telafi etmeye çalışır, onun yerine “ideal” imgeler, sahte bütünlükler koyar. Bu sahte tamamlanma girişimleri, ileride aşkın nasıl yaşanacağını da belirler. Modern çağda aşkın, bu narsistik yapılanmanın en görünür parçalarından biri hâline geldiği iddiası buradan gelir.
Aşkın Zorunluluğu: Tutku, Edilgenlik ve Akıl Dışı Sürüklenme
Cündioğlu’nun anlatısında aşk, her şeyden önce bir tutkudur. Latince’deki passio gibi: Edilgenlik, başına gelen bir hâl, maruz kalma. Aşk, “yaptığımız” bir şeyden çok, “bize gelen” bir şeydir.
Bu yüzden aşkı “seçim” olarak anlatan tüm söylemler sorgulanır. Eğer ortada gerçek anlamda bir seçim yoksa, geriye kalan şey zorunluluktur. Aşık olan insan, “şunu seçtim” demez; “ona tutulmuş bulundum” der.
Tutkunun yapısını tarif ederken, bilinç ve özgür irade geri çekilir. Aşkta rasyonel muhasebe devrededir diyemeyiz; tam tersine, hesap kitap düşmeye başladığı anda aşkın alanından çıkmaya başlarız.
- “Onu şundan seviyorum: çok güzel, çok akıllı, çok başarılı…”
Bu cümleler, Cündioğlu’na göre, aşkın itirafı olmaktan çok, kendini ve başkasını ikna etme çabasıdır. Gerçek aşkın nedeni “sayılabilir” değildir; aşkın sebebini saymaya başladığımız anda, onu başka bir kategoriye, “beğeni, hayranlık, hoşlanma” kategorisine indirgeriz.
Aşkta özne, edilgenleşir. Bir çekim alanına, cezbe hâline kapılır. Bu hâle giren kişi, ilişkiden vazgeçmeyi “makul bir seçenek” olarak düşünemiyorsa, belki de o zaman hakkıyla âşıktır. Aşktan vazgeçmeyi makul bir seçenek gibi konuşmaya başladığımız noktada, başka bir ilişki türüne geçmiş oluruz.
Aşk, akıldan azade olduğu için delilikle akrabadır. Mecnun, boşuna “deli” diye anılmaz. Bu delilik, klinik bir bozukluk değil; aklın kendini askıya aldığı, hayatın merkezine başka bir varlığın yerleştiği bir existans hâlidir.
Narsisizm, Mahrumiyet ve Aşık Olabilme Kapasitesi
Konuşmanın önemli tezlerinden biri şu: Aşık olabilme kapasitesi, mahrumiyetle ve reddedilme deneyimiyle doğrudan ilişkilidir.
Hayatı boyunca her istediğini elde etmiş, yüz bulma konusunda hiç zorlanmamış, hep arzu edilen tarafta kalmış insanların aşık olma kapasitelerinin düşük olabileceği ileri sürülür. Çünkü aşkı bir tutku hâline getiren şey, tam da engellenme, ertelenme, reddedilme deneyimleridir.
Bu bakış açısından, narsisizm ile aşk arasındaki ilişki keskinleşir. Çocuklukta alınan narsistik yaralar —annelerden, babalardan, otorite figürlerinden görülen eksik onaylar ve mahrumiyetler— ileride aşk ilişkileri içinde telafi edilmeye çalışılır.
- Annenin bakışında bulamadığı onayı, başka birinin hayranlık dolu bakışında yakalamaya uğraşan genç kız…
- Çocukken değersizleştirilen, bugün kendisini kayıtsızlıkla karşılayan birine umutsuzca bağlanan yetişkin…
Aşk, bu açıdan bakıldığında, sadece “başka birine duyulan sevgi” değil, kendi yaralarımızı onun üzerinden onarma girişimidir. Bu yüzden kimi zaman aklımızın almadığı seçimler yaparız: Bütün dünyanın peşinde koştuğu birinin, kendisine yüz vermeyecek, hatta onu aşağılayan birine vurulması gibi.
Burada aşk, narsistik yapının merkezine yerleşmiş bir simülasyon hâline gelir: Eksik olanı tamamladığını sandığımız, ama çoğu zaman yarayı daha da derinleştiren bir süreç.
Tutku ile Süreklilik Arasında Gerilim: Aşk, Evlilik ve Beka Sorunu
Cündioğlu, çağımızın en büyük problemlerinden birini “süreklilik sorunu” olarak adlandırır. Siyasetten ekonomiye, dostluklardan evliliğe kadar hemen her alanda ilişkiler kısa ömürlüdür. Fakat bu sorunun en dramatik yüzü, kadın–erkek ilişkilerinde ortaya çıkar: Artık “bir yastıkta kocamak” fikri hem dile yabancı, hem de pratiğe imkânsız gibi görünmektedir.
Burada aşkın doğası ile evlilik gibi kurumların doğası arasındaki gerilim açığa çıkar.
- Evlilik, süreklilik ve düzen isteyen, bu nedenle de ussallık gerektiren bir kurumdur. Eski İslam fıkhında bu, “kefâet” kavramıyla karşılanır: Dengi dengine, kültürel, ekonomik, ahlaki dengelerin gözetildiği bir beraberlik ideali.
- Aşk ise tanımı gereği ussal değildir, hesaplı kitaplı değildir, bu yüzden de süreklilik talep eden kurumlarla gerilimlidir.
Devletler destanlarla kurulur ama hukukla ayakta kalır; benzer şekilde, büyük aşklarla başlayan evlilikler, ancak ussal bir zemin bulduklarında uzun süre devam edebilir. Aşkın ateşi, ne kadar yakıcı olursa olsun, kendi başına beka üretmez.
Cündioğlu’nun önemli tespitlerinden biri de şu:
İlişkilerin erken bitmesinin temel nedenlerinden biri, tarafların bakışlarının sadece birbirlerine dönük kalmasıdır. Sürekli birbirine bakan iki insan, bir süre sonra tükenir. Süreklilik, iki kişinin birlikte “üçüncü bir yere” bakabilme kabiliyetine bağlıdır.
Bu üçüncü yer, bir ideal, ortak bir iş, çocuk, sanat, hakikat sevgisi, bir metin, bir dava, bir şehir, hatta bir Tanrı tasavvuru olabilir. Ama mutlaka ikisini de aşan, onları yan yana getiren bir ufuk gerekir. Aşk, iki kişiyi birbirine çarptırır; süreklilik, iki kişiyi yan yana yürütmek için üçüncü bir hattı zorunlu kılar.
Sapkın Aşk Biçimleri: Gönüllü Kölelik ve Şiddetin Romantikleştirilmesi
Konuşmada aşkın sadece “yüce” ve “güzel” hâllerinden söz edilmez; karanlık, sapkın ve yıkıcı biçimlerine de dikkat çekilir.
Cündioğlu, şiddet uygulayan, aşağılayan, hatta istismar eden birine bağlanmış insan hikâyelerinin hiç de istisna olmadığını hatırlatır. Bazen, kendisine eziyet eden, onurunu kıran, hatta hayatını tehlikeye atan kişiye sıkı sıkıya bağlanan insanlar görürüz. Bu durum, psikoloji literatüründe Stockholm sendromu gibi kavramlarla tartışılır; ama konuşmada mesele daha geniş bir “aşk ve kölelik” bağlamında ele alınır.
Aşık, bir anlamda gönüllü köle hâline gelir. Bu kölelik, dışarıdan bakan için anlaşılmazdır; fakat aşkın iç mantığı açısından bakıldığında, vazgeçilmez bir niteliktir. Aşkın değerli sayılmasının bir nedeni de, bu karşı konulamaz teslimiyet hâlidir.
Fakat bu noktada önemli bir etik gerilim belirir:
Aşkı yüceltirken, şiddeti, tahakkümü, istismarı romantikleştirmemek. Cündioğlu’nun anlattığı çerçeve, bu gerilimi açıkta bırakır: Bir yandan aşkın gönüllü kölelik boyutunu kavramak, diğer yandan bunu “meşrulaştıran” bir söylem üretmemek gerekir. Aşk, insanı özgürleştiren bir esaret midir, yoksa esareti meşrulaştıran bir özgürlük yanılsaması mı? Bu soru, metnin açık bıraktığı ve okura, dinleyene bıraktığı bir düğüm olarak kalır.
İlahi Aşk Ufku: Enis-i Ruh, Kalu Belâ ve Sarhoşluk
Konuşmanın bir diğer hattında, aşkın tasavvufi ve metafizik boyutu açılır. Aşk, sadece iki beşerî öznenin ilişkisi değil, ruh ile ilahi olan arasındaki tensel olmayan fakat derin bağı da hatırlatır.
Tasavvuf geleneğinde, ruhların Tanrı ile ilk karşılaşması, Kur’an’daki A‘râf 172 ayetine atıfla Kalu Belâ sahnesiyle anlatılır:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların “Belâ / Elbette” cevabı…
Şairler, bu sahneyi âşık–maşuk ilişkisi olarak yeniden okur: Ruh, Tanrı’nın “merhabası” ile mest olmuştur. O ilk sarhoşluğun yankısı, dünya hayatı boyunca sürer. Bu dünyadaki sevme, bağlanma, vurulma hâlleri, bu ilk “evet”in yankılarıdır adeta.
Enis-i ruh, yani ruhun yoldaşı, ruh ikizi fikri de bu çerçevenin içindedir. İnsan, dünyada kendisine “tanıdık” gelen bir yüz, bir ses, bir bakış bulduğunda, aslında o ilk sahnenin yankısına tutulmuş gibi olur. Bu nedenle bazı karşılaşmalar bize açıklanamaz derecede aşina gelir; sanki bir yerden tanıyormuşuz gibi.
Bu yorum, aşkı yalnızca psikolojik eksikliklerin telafisi olarak değil, metafizik bir arayışın, asıl yurtla karşılaşma özleminin dünyevî bir biçimi olarak okumanın yolunu açar. Bu boyutta aşk, aklın ıslah etmek istediği bir “problem” değil; ruhun hakikate uzanan en güçlü iplerinden biri hâline gelir.
Toplum, Usluluk ve Aşkın Bastırılması
Cündioğlu, aşkın bireysel ve metafizik boyutlarını tartışırken, toplumun aşk karşısındaki tutumunu da sorgular. Toplumun temel hedeflerinden biri, bireyleri “uslandırmak”, yani rasyonelleştirmek, tahmin edilebilir, hesaplı hale getirmektir.
“Uslu çocuk” figürü tam da bunu anlatır: Hem söz dinler, hem soru sormaz, hem de başını belaya sokmaz. Ne kadar usluysak, o kadar “makbul vatandaş”ızdır. Fakat bu uslandırma süreci, aynı zamanda itiraz etme, aykırı olma ve aşk ile göze alma yeteneğimizi törpüler.
Toplum, mecnunları sevmez; onlara sinir olur, onlardan korkar, onları cezalandırır. Ama aynı toplum, şiirini, müziğini, hikâyelerini tam da bu mecnunlardan alır. Deliler başımıza bela olsun istemeyiz ama onların ürettiği şarkılarla ağlar, onların yazdığı dizelerle âşık oluruz.
Bu çelişki, aşkın modern toplumdaki yerini de tarif eder:
Resmî dilde aşk, “sorunlu”, “riskli”, “uzak durulması gereken” bir şey; ama popüler kültürde, reklamlarda, şarkılarda “hayatın anlamı”dır. Bir yandan aşkı disipline etmeye, evcilleştirmeye çalışırız; öte yandan aşkın deliliğine imreniriz.
Sonuç: Islah Edilmiş Aşk mı, Korunması Gereken Delilik mi?
Dücane Cündioğlu’nun “AŞK’A DAİR” konuşmasından süzülen tablo, aşkı ne romantik bir ütopyaya indirger ne de sadece patolojik bir sapma gibi damgalar. Aşk, bu anlatıda:
- Varoluşun en dipteki conatus hareketinden doğan,
- Çocukluk narsisizminin yaralarını taşıyan,
- Akıl ve iradenin yetmediği yerlerde beliren bir tutku,
- Süreklilik ve ussallık isteyen kurumlarla her zaman gerilimli,
- Kimi zaman sapkın ve yıkıcı biçimler alan,
- Ama aynı zamanda ilahi hakikate açılan bir yol olarak görünür.
Aşk, hem yaralarımızın aynası hem de iyileşme imkânımızdır. Hem bizi köleleştiren bir zincir, hem de bizi kendimizden kurtaran bir imkân. Belki de bu yüzden aşk üzerine söylenen hiçbir söz, onu tüketmez; her yeni aşk deneyimi, bütün teorileri boşa düşürme gücüne sahiptir.
Bu metnin dayandığı konuşma da tam olarak bunu yapıyor:
Aşkı klinik bir rapor gibi teşhis etmiyor; onu felsefe, psikanaliz ve tasavvufun kavramlarıyla yeniden konuşturuyor. Aşkı “ıslah edilecek bir problem” değil, insanın kendisiyle, başkasıyla ve Tanrı ile ilişkisini açığa çıkaran bir tecrübe alanı olarak düşünmeye davet ediyor.
Dolayısıyla “aşka dair” konuşmak, aslında insana dair, yarasına dair, umuduna ve deliliğine dair konuşmak demek. Ve belki de aşkın en büyük sırrı, bütün bu analizlerden sonra bile, hâlâ “tam olarak anlaşılamamış” olarak kalabilmesinde yatıyor.
