Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Sokrates’in Atina’da yaptığı ünlü savunmayı hatırlayalım: Kendini “bilge” ilan etmez; tersine, bilginin kaynağı hakkında ölçülü kalır. Onun bilgelik taslamaması, cehaleti kutsaması değildir. Aksine, bilginin neyle ve nasıl kurulacağını, hangi kavramların gerçekten iş gördüğünü, hangilerinin yalnızca alışkanlık olduğunu sorgulayan bir tutumdur. Fârâbî ve İbn Rüşd’ün “hikmet-i ilâhî” ile “insani hikmet” ayrımı da bu çizgiyi sürdürür: Tanrısal olanın mutlaklığına talip olmadan, insan aklının elverdiği ölçüde kavramları durulaştırmak, kanıtı ve yöntemi ciddiye almak. Aristoteles’in “insanca bilim” fikri, tam burada devreye girer: Bilgi, insan zihninin yetileriyle, deneyimle ve uslamlamayla kurulur; yanılabilir ama gerekçelidir.
Bu çerçevede dil yalnızca iletişim aracı değildir; düşünmenin iskeletidir. Sokrates’in sokakta rastladığı insanlarla kavram tanımı peşine düşmesi, Fârâbî’nin tanım-burhan düzeniyle disiplini tesisi, İbn Rüşd’ün kavramların peyderpey ispatla açılması gerektiğini savunması—hepsi, düşünmeyi mümkün kılanın önce sözcüklerin berraklığı olduğunu gösterir. Duygular elbette bütünüyle dışlanmaz; ama analiz evresinde sözcükleri duygusal çağrışımlardan ayırmak, düşüncenin ayaklarını yere bastırır. Retoriğin coşkusu, etik ve siyasal kararın sıcaklığı sonradan gelebilir; önce kavram.
Bu bağlamda sık karıştırılan iki temel kavram, olanak ile olasılıktır. İkisi kulağa benzer gelse de işlevleri farklıdır. “Olanak”, bir şeyin belli bir çerçevede olabilirliği demektir. Bu çerçeve kimi zaman mantıksal, kimi zaman doğasal (fizik yasaları), kimi zamansa pratik (zaman, kaynak, araç) olabilir. “Olasılık” ise bir şeyin gerçekleşmesine dair dereceyi anlatır; daha çok kanıtın ağırlığına, veriye, koşulların sıklığına dayanır. Kısacası olanak nitel, olasılık niceldir; olanak “olur mu?” sorusuna, olasılık “ne kadar muhtemel?” sorusuna karşılık verir.
Aralarındaki ilişki hiyerarşiktir: Olasılıktan söz edebilmemiz için önce olanak tabanının açık olması gerekir. Mantıksal olarak çelişik bir önermenin—mesela “hem bütündür hem değildir” gibi—olasılığı yoktur; çünkü baştan imkânsızdır. Doğasal yasaların açıkça yasakladığı bir iddianın (bugünün fiziği açısından ışıktan hızlı seyahat gibi) olasılığı da, aynı gerekçeyle, konuşulabilir bir konu değildir. Olasılık hesabı, ancak “bu şey, bu çerçevede yasaklı değil” dedikten sonra anlam kazanır.
Bununla birlikte, gündelik dilimizde “olasılığı düşük” ile “olanaksız”ı birbirine karıştırma eğilimimiz vardır. Oysa bu, düşünmeyi bulanıklaştırır. Diyelim ki belirli bir deneyde başarı şansı çok düşüktür; bu, gerçekleşmenin mümkün olmadığı anlamına gelmez—yalnızca pek nadir olduğuna işaret eder. Ters yönde bir karışıklık daha: “Sıfıra yakın” ya da “sıfır” olasılık, bazı teknik bağlamlarda, gerçekleşmenin bütünüyle dışlandığı anlamına gelmeyebilir; matematiksel ayrıntılara girmeye gerek yok, ama şunu not etmek yeter: Olasılık dili, ölçü ve veri gerektirir; olanak diliyse çerçeve ve ilke. İkisini yerli yerine koyduğumuzda muhakememiz keskinleşir.
Aristoteles’in mirası burada belirleyici olur. O, bilgiyi üç eksende düşünür: kuramsal (theōria), pratik (praxis) ve edim-üretim (poiesis). Kuramsal bilgi, şeylerin nedenlerini ve ilkelerini kavramayı amaçlar; fakat bunu tanrısal bir mutlaklıkla değil, insani yöntemlerle yapar. “İnsanca bilim” dediğimizde, hakikatin ölçüsünü küçültmüş olmayız; yöntemin sınırlarını ve gücünü kabul etmiş oluruz. Fârâbî’nin mantık kuramında kavramların tanımı ve tasnifi, İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhlerinde burhanın ağırlığı bu yüzden kıymetlidir: Bilmek, önce adı koymaktır; ardından gerekçeyi göstermektir.
Bu noktada, duyguların rolünü nereye koyacağız? Tamamen dışlamak ne mümkün ne de arzu edilir. Bir kavrama yaklaşırken bizi meraka iten, itiraz etmeye sevk eden, şaşırtan şey çoğu kez duygularımızdır. Fakat çözümleme evresinde—Sokrates’in akşamüstü agorada yaptığı gibi—sözcüklere sorular sormak, çağrışımları değil tanımı, alışkanlıkları değil ölçüyü konuşturmak gerekir. “Olanak” dediğimizde tam olarak neyi dışlıyoruz? “Olasılık” dediğimizde ölçüyü neye göre kuruyoruz? Bu sorulara net yanıt vermeden yapılan her tartışma, sonunda retorik yarışına dönüşür.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/
wiki/File:Socrates_Louvre.jpg
Sokrates’in bilgelik iddiasından kaçınmasıyla Fârâbî ve İbn Rüşd’ün “insani hikmet” vurgusu aynı terbiyeyi telkin eder: Alçakgönüllü bir akıl yürütme, ama gevşek değil; tutarlı, kavramsal ve gerekçeli. Tanrısal hikmet, eğer varsa, insana küçücük bir parıltı olarak yansır; filozofun payına düşen ise o parıltıyı büyüttüğünü sanmak değil, ona uygun bir dil ve yöntem inşa etmektir. “Ben ilahî hikmete sahip olduğumu söylemiyorum; insani hikmetten söz ediyorum” cümlesi, kanaat dayatmasını değil, soru disiplini kurmayı önerir.
Güncel tartışmalarda bu disiplin neden önemli? Çünkü kavramsal bulanıklık, toplumsal ve siyasal alanda yanlış beklentiler üretir. “Olası olan her şeyi yapmalıyız” diyen bir siyaset dili, aslında “olanak” ile “değer”i karıştırıyordur: Bir şey gerçekleşebilir diye, gerçekleştirmeye değer olduğu sonucuna varamayız. Değer yargısı ayrı bir tartışmadır; olanak düzlemi üzerinde kurulmaz. Yine bilimsel popüler yazında “olasılık yüksek” ifadesi, çoğu zaman hangi veri, hangi model, hangi koşul sorularına yanıt vermeden dolaşıma girer; bu da bilginin meşruiyetini aşındırır. Dilin netliği, yalnızca akademinin titizliği değil, kamusal aklın da güvencesidir.
Son kertede mesele, düşünmenin etik bir tavır olduğudur. Sokrates’in tavrı, Aristoteles’in yöntemi, Fârâbî ve İbn Rüşd’ün burhan ısrarı bize şunu öğretir: Sözcükleri duygulardan bütünüyle ayırarak taşlaştırmayalım; ama analiz anında duyguyu dizginleyelim ki kavram çalışsın, ölçü kırılırsa gerekçeyle kırılsın. Olanak ile olasılık ayrımı, bu etik tavrın küçük ama vazgeçilmez bir parçasıdır. Olasılık konuşabilmek için önce olanak zemini kurulur; zemini olmayan bir olasılık, iyi kurulmamış bir cümle gibidir—başını ve sonunu bulamayız. İnsani hikmet dediğimiz şey, belki de tam olarak budur: Mutlaklığı değil, açıklığı hedefleyen; iddiayı değil, ölçüyü önceleyen; dili temizleyerek düşünmeye yol açan bir çaba.
Bu metni bir çalışma ilkesiyle bitirelim: Her tartışmada önce terimleri sabitle; sonra hangi çerçevede konuştuğunu açık et (mantıksal mı, doğasal mı, pratik mi?); ardından kanıtın ve gerekçenin nereden geldiğini göster; en sonda retoriğin coşkusuna yer ver. Sokrates’in mütevazı bilgelik dersi ile Aristoteles’in yöntemsel ciddiyeti, Fârâbî ve İbn Rüşd’ün kavramsal ısrarı birleştiğinde, formüle gerek kalmadan da berrak, sağlam ve okunan bir felsefi metin ortaya çıkar.