Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Ben estetikten söz ederken, Kant’taki, Hegel’deki anlamıyla bir “felsefi problem”den söz etmiyorum. Benim kastettiğim şey, kelimenin kökenindeki anlamıyla estetik: yani aisthesis, hissediş, sansasyon. Basit bir hissedişten söz ediyorum. Bir kedinin atlayışını görürsünüz, bir leoparın koşuşunu izlersiniz, bir ceylanın kaçışı gözünüzün önünden geçer – sizde bir çarpma yaratır bu. İşte estetik budur: bir tür sansasyon, bir tür duyusal etkilenme.
Estetik üzerine konuşurken hep çok soyut şeyler düşünmeye alışığız. Ama aslında bu iş çok daha gündelik bir meseledir. Estetik, felsefi bir problem olarak değil, bir “empresyon” olarak edinilir. Yani hissettiğimiz, bize çarpan, bizde iz bırakan bir şeydir.
Estetik Algı: Aisthesis ve Sansasyon
“Aisthesis” kelimesinin kökeni tam da bunu anlatır. Bugün “estetik” deyince aklımıza güzellik, form, uyum geliyor. Ama Yunanca’daki ilk anlamı sadece “hissediş”tir. Sansasyon. Bedensel, duyusal bir olay.
Estetik budur: bir şeyin bizde yarattığı çarpma. Çok büyük bir problem gibi değil. Duyularımızın aldığı bir izlenim. İşte sanat da bu izlenimleri yoğunlaştırır. Bir ressamın yaptığı şey budur, bir müzisyenin yaptığı şey budur: bizde zaten olan bir hissedişi yoğunlaştırmak, onu bir bakış açısına dönüştürmek.
Bakış Açısı ve Zarafet
Bakış açısı dediğimiz şey yalnızca politik bir mesele değil, yalnızca etik bir mesele de değil. Aynı zamanda estetik bir meseledir. Bir bakış açısı olmadan hiçbir şey görmüyoruz. Görmek dediğimiz şey, zaten bir bakış açısına yerleşmektir.
Ve burada işin içine rölativizm giriyor. Leibniz’in söylediği gibi, her bakış açısı evrenin bir ifadesidir. Evren kendini sonsuzca ifade eder. Her bakış açısı bu ifadenin bir varyasyonudur. Kent metaforunu düşünün: bir kenti tek bir yerden göremezsiniz. Her sokaktan, her köşeden, her yoldan bakmak başka bir kent çıkarır karşınıza. Kentin hakikati tek bir gözde değil, bütün bu farklı bakışların toplamındadır.
Estetik algıda da böyledir. Doğada gördüğümüz zarafetler –kedinin sıçrayışı, leoparın koşuşu, ceylanın kaçışı– bize farklı bakış açıları açar. Her biri bize bir çarpma yaşatır. Ama asıl ilginç olan doğadaki bu “doğal zarafet” değil, başka bir dünyanın zarafetidir.
Başka dünya zarafeti dediğim şey şudur: kendi dünyasında kusursuz olan bir varlık, bizim dünyamızda beceriksiz görünür. Bir yengeci düşünün. Suda olağanüstü bir zarafeti vardır. Ama karaya çıktığında yan yan yürüyüşü bize komik gelir, beceriksiz gelir. Oysa bu onun kusuru değildir. Bu, kendi anatomisinin, içgüdülerinin izin verdiği kusursuz bir yürüyüştür. Bizim gözümüze “beceriksizlik” gibi görünen şey aslında başka bir dünyaya ait bir zarafetin tezahürüdür.
Aynı şeyi kuğu için söyleyebilirsiniz. Karada hantal, dengesiz görünür. Ama suya girdiğinde olağanüstü bir zarafet sergiler. Burada gördüğümüz şey, farklı hareket rejimleridir. Her varlık kendi dünyasının hareket rejiminde zariftir. Bizim dünyamızda ise bu hareketler tuhaflık, beceriksizlik, eksiklik gibi görünür. Ama tam da bu tuhaflık, estetik bir duygu yaratır.
Afallama ve Filya
Şimdi burada çok önemli bir şey var: biz aslında hiçbir zaman öyle “kendiliğinden güzel olanı” sevmiyoruz. Hep söylenir ya, güzel olan sevilir, güzellik sevgiyi davet eder… Hayır. Bizim sevdiklerimiz, sempati duyduklarımız, dostluk kurduklarımız, içinde bir tuhaflık taşıyan, bir beceriksizlik barındıran şeylerdir.
Yengecin karada yürüyüşünü gördüğünüzde, önce bir afallarsınız. Kuğunun yerdeki hantal yürüyüşünde de aynı şey vardır. Bu bir kusur değil. Ama bizde bir şaşkınlık yaratır. İşte bu şaşkınlığa ben “afallama” diyorum.
Afallama çok basit bir şeydir: beklemediğiniz, alışık olmadığınız bir hareketle karşılaşırsınız ve bir an bocalarsınız. Ama bu bocalama size bir sevgi bağı da kurar. Çünkü o varlığa doğru çekilirsiniz. O tuhaflığa karşı bir yakınlık duyarsınız.
Bunun için Yunanca bir kelime vardır: filya. Sevgi, hoşlanma, dostluk demektir. Afallama bizde bir filya üretir. Dostluğun kökeni güzellik değil, afallamadır. Bizim bağ kurduğumuz, sevilir bulduğumuz şeyler hep bu tür afallatan şeylerdir.
Roman kahramanlarını düşünün: Dostoyevski’nin Prens Mışkin’i. Onu kahraman yapan şey ne? Gücü mü, zekâsı mı, kahramanlıkları mı? Hayır. Onu sevilir kılan şey beceriksizliği, tuhaflığı, bir türlü doğru yerde doğru şekilde davranamayışı. Onu sevilir kılan şey afallamalarıdır. Ve biz okur olarak onunla dostluk kurarız.
Turgenyev’in Bazarov’u da böyledir. Hep bir terslik, hep bir talihsizlik içindedir. Ama onu unutulmaz yapan budur. Onun da estetiği bu afallama halinden gelir.
Dolayısıyla estetiğin kökeninde güzellik yoktur. Estetiğin kökeninde afallama vardır. Ve afallama da sevgiye, dostluğa dönüşür: yani filya.
Tanrılar ve Melekler
Antik Yunan tanrılarını düşünün. Onlar istedikleri zaman kılık değiştirirler. Bir gezgin kılığına girerler, bir dilenci gibi dolaşırlar. Ama onları tanrı yapan, ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında taşıdıkları küçük bir işaret vardır. Bir ışıltı, bir siyah çizgi, bir parıltı… Bu, onların başka bir dünyadan olduklarını gösterir. Bizim dünyamızda görünen ama aslında bizim dünyamıza ait olmayan bir zarafet. İşte bu yüzden tanrılar, kılık değiştirmiş olsalar bile tanrı olduklarını belli ederler.
Orta Çağ düşünürleri için de melekler böyledir. Onlar insan değildir, akılları yoktur, cinsiyetleri yoktur. Ama onların bir özelliği vardır: zarafet. Meleklerin tek hakiki özelliği zarafettir. Çünkü onlar da başka bir dünyadan gelirler. Bizim ölçülerimizle anlamlandıramayacağımız bir hareket, bir varoluş tarzı, bir hafiflik taşırlar.
Latincede buna gratia denir. Gratia, kendini bedava açan, karşılıksız yayılan, ışınım veren bir güzelliktir. Bir armağan gibidir. Çaba istemez, hesap etmez. Varlığın kendisinden taşar. Orta Çağ estetiğinin kalbinde bu gratia kavramı vardır.
Dolayısıyla ister bir tanrının kılık değiştirmesinde olsun, ister bir meleğin varlığında, karşımıza çıkan şey hep aynı: başka bir dünya zarafeti. Bizde tuhaflık, şaşkınlık, afallama uyandıran; ama aynı zamanda bir çekim, bir sevgi bağı kuran o işaret.
Beceriksizlik ve Dostluk
Beceriksizlik dediğimiz şey, gündelik dilde hep bir kusur gibi görülür. “Şu işi beceremedi”, “yapamadı”, “aksadı” deriz. Ama ben diyorum ki, estetik açıdan beceriksizlik bir kusur değil, tam tersine bir çekim noktasıdır. Çünkü beceriksizlik, başka bir dünyadan gelen bir zarafetin bizim dünyamızdaki tezahürüdür.
Bir yengecin karada yan yan yürüyüşü mesela. Komik gelir, biraz gülünç gelir. Ama aslında orada gülünecek bir şey yoktur. Bu bir teknik meseledir. Yengeç, kendi anatomisinin, kendi içgüdülerinin elverdiği biçimde kusursuz yürür. Bizim için “beceriksizlik” olan şey, onun kendi dünyasındaki kusursuzluktur. Ama biz bunu gördüğümüzde afallarız. İşte bu afallama, bir sevgi bağını da beraberinde getirir.
Dostluk böyle kurulur. İçinde hiçbir tuhaflık olmayan, hiçbir eksiklik taşımayan şeyle dostluk kurulmaz. Bizim hoşlandığımız, sevdiklerimiz, yanında küçük bir beceriksizlik taşıyan şeylerdir. Beceriksizlik bize yakın gelir, bizi çeker. Çünkü o başka bir dünyanın işareti gibidir.
O yüzden diyorum ki: dostluğun kökeni güzellik değil, beceriksizliktir. Kusursuz olan değil, afallatan şey dostluk doğurur. Biz, kusursuzun değil, tuhaflığın ve eksikliğin yanındayızdır.
Roman Kahramanları: Budala ve Afallama
Edebiyatta da bunun örneklerini görürüz. Roman kahramanlarını düşünün. Onları unutulmaz yapan şey nedir? Hep kahramanlıkları mı, hep mükemmel oluşları mı? Hayır. Çoğu kez onları sevilir kılan şey, tam tersine, bir tür beceriksizliktir, bir tuhaflıktır, sürekli afallama halidir.
Mesela Dostoyevski’nin Budalasındaki Prens Mışkin. O bir kahraman değildir. Kahramanlık yapmaz. Onu güçlü, kudretli, “ideal” kılan bir şey yoktur. Tam tersine, her daim bir uyumsuzluk içindedir. Ne zaman ne yapacağını bilemez, yanlış zamanda yanlış sözler eder, çoğu zaman “çocuksu” bir saflık içindedir. Ama biz onu severiz. Onu sevilir kılan, onun mükemmelliği değil, onun sürekli afallama halidir. O, toplumun hızına ayak uyduramayan, başkalarının ritmini tutturamayan bir karakterdir. Ve işte bu yüzden bizde bir sevgi uyandırır. Onun beceriksizliği bize çekici gelir.
Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ındaki Bazarov’u da hatırlayın. O da uyumsuzdur, toplumun dışında kalır, talihsizdir. Güçlü bir karakterdir belki ama aynı zamanda sürekli bir beceriksizlik, bir uyumsuzluk hali taşır. Ve biz yine onu sevilir buluruz. Çünkü o da afallamanın estetiğini taşır.
Baker burada önemli bir nokta daha ekler: Budala figürü yalnızca bireysel bir karakter değildir. O aynı zamanda bir toplumun durumunu da temsil eder. Geri kalmış bir ülkenin aydınlarını düşünün. Batı’dan bilimleri öğrenmişlerdir, bütün teorik bilgileri edinmişlerdir. Ama ülkenin gerçek sorunları karşısında eyleme geçme kudretinden yoksundurlar. Dolayısıyla sürekli bir afallama içindedirler. Bir şey söylerler ama yapamazlar. Bilirler ama harekete geçemezler. İşte Budala figürü tam da bu durumun estetik ifadesidir. Onun sürekli afallaması, toplumun eylem kudretinden kopukluğunu görünür kılar.
Roman kahramanlarındaki bu “başka dünya zarafeti” bizi çeker. Çünkü onlar bizim gibi kusurlu, bizim gibi uyumsuz, bizim gibi eksiktir. Onların tuhaflıkları, beceriksizlikleri, uyumsuzlukları bizde bir afallama yaratır; afallama da sevgiyi doğurur. Dostoyevski’nin Prens Mışkin’i, Turgenyev’in Bazarov’u ya da pek çok roman kahramanı bu yüzden sevilirdir. Çünkü onların varoluşlarında bir “fazlalık” yoktur; tam tersine, bir eksiklik, bir beceriksizlik vardır. Ve bu eksiklik onların estetik değerini artırır.
O halde roman estetiğinin merkezinde de aynı şey vardır: güzellik değil, afallama. Bizim bağ kurduğumuz karakterler, kahramanlıklarıyla değil, tuhaflıklarıyla unutulmaz olurlar. Onların afallama halleri bizim de afallamamıza yol açar, bu da bir filya, yani sevgi bağı yaratır.
Medya ve Estetik Algı
Medya da bakış açısı denen şeyi kullanır. Gazeteler, televizyon kanalları, hepsi “bizim bakış açımız” der. Ama dikkat edin: medyanın kullandığı bakış açısı estetik değildir. Onun yaptığı şey, afallamayı –estetik algının temelinde bulunan o şaşkınlığı– hızla tüketmek, nötralize etmektir.
Bir felaket haberi düşünün. Deprem, yangın, kaza… Televizyon bu görüntüleri verir. Bir anlık bir şok yaşarsınız. Ama o şok, o afallama hemen abartıya çevrilir, dramatize edilir, sonra da hızla kaybolur. Sizde kalıcı bir duygu bırakmaz. Çünkü medya, afallamayı sürekli tüketir. Şok üstüne şok verir. Her gün, her saat. Böylece afallama duygusu değerden düşer.
Sanat ile medya arasındaki fark tam da buradadır. Sanat, afallamayı görünür kılar, onu korur, onun etrafında bir sevgi bağı yaratır. Medya ise afallamayı sürekli tüketerek etkisizleştirir. Televizyon ekranında gördüğünüz şey sizi bir saniyeliğine sarsar, sonra biter. Ama bir roman kahramanı, bir resim, bir film sahnesi sizde kalır. Çünkü sanatın ürettiği afallama kalıcıdır.
Ben bu yüzden medyanın estetik bir tarafı olmadığını söylüyorum. Medya, estetik algıyı değersizleştirir. Afallamayı bir şova dönüştürür. Ama sanat, o şoku, o şaşkınlığı, o tuhaflığı, bizimle birlikte yaşatır.
Sonuç: Estetiğin Kökeni ve Arzu
Şimdi buradan tekrar başlığa dönelim: sanat ve arzu. Biz estetiği genellikle güzellik üzerinden düşünmeye alışığız. Güzel olanı severiz, güzel olan bize haz verir, deriz. Ama ben diyorum ki, asıl mesele güzellik değil. Asıl mesele tuhaflıktır, beceriksizliktir, eksikliktir. Çünkü bizi çeken şey budur.
Bir yengecin karada yürüyüşünü düşünün. Bizim için beceriksiz bir yürüyüştür. Ama tam da o beceriksizlik bizde bir afallama yaratır. Ve bu afallama bir sevgiye dönüşür. Dostluğun kökeni buradadır. Hiçbir zaman kendiliğinden güzel olanla dostluk kurmayız. İçinde bir tuhaflık, bir beceriksizlik, bir başka dünyadanlık yoksa, dostluk da olmaz.
Roman kahramanlarını sevmemizin nedeni de budur. Onların kahramanlıkları değil, afallamalarıdır. Prens Mışkin’in tuhaflığı, Bazarov’un uyumsuzluğu… Onları unutulmaz yapan budur.
Tanrılar, melekler, mitolojik figürler bile hep bir işaret taşırlar: bir ışıltı, bir siyah çizgi… Bu da başka bir dünyanın zarafetidir. Bizim gözümüz oraya çekilir.
Sanatın işi budur: başka dünyaların zarafetini duyulur kılmak. Arzu da buradan doğar: bizi çeken şey kusursuzluk değil, tuhaflıktır. Arzu, bizi mükemmel olana değil, eksiklik barındırana, beceriksiz olana yöneltir. Çünkü orada başka bir dünya vardır, bizimkinden farklı bir düzen işler.
O yüzden “sanat ve arzu” dediğimizde, bunu sadece güzellik ile ilişkilendirmemek gerekir. Sanatın arzusu, bizim tuhaflıklara, kusurlara, eksikliklere yönelmemizdir. Estetiğin kökeni, bir hissediştir, bir afallamadır. Bu afallama da bizi dostluğa, sevgiye, filyaya götürür.
Ve bütün bunların sonucunda şunu söylemek gerekir: sanat ve arzu, başka dünyaların zarafetinde birleşir. Bizim estetik bağlarımız, dostluklarımız, sevgilerimiz, hep bu başka dünyalardan taşan küçük işaretler etrafında kurulur.
