Sevgi, Arzu ve Perspektifin Çatallanması
Şimdi Spinoza’ya geleceğim, ama önce şunu söylemek lazım: sevgi dediğimiz şey üzerine konuşmak, en çok melodramatik bir sahaya giriyor. Çünkü aşk, sevgi, arzu… bütün bunlar bizim hayatımızda en dramatik, en duygusal, en melodramatik hallerin kaynağı. Ve filozoflar bunu her zaman farklı şekillerde düşünmüşler.
Mesela Freud’a bakın. Freud için aşk, sevgi, arzu… bunların hepsi libidinal bir düzenin içinde açıklanıyor. Yani insan sevdiğinde, âşık olduğunda, aslında eksik olan bir şeyi başkasında arıyor. Sevgi, eksikliğin bir sonucudur. Arzu da öyle. Kişi kendisinde olmayanı tamamlamak için ötekine yönelir. (Freud’un aşk teorisinin temelinde bu vardır.)
Ama burada bir sorun çıkıyor: sevilen kişinin bakış açısı ne olacak? Yani ben birini seviyorum çünkü onda eksikliğimi tamamlayan bir şey var. Peki o kişi ne düşünüyor? Onun bakış açısı ne? Freud’da buna çok yer yok.
Freud ve Lacan: Eksiklikten “Sevmek Kendinde Olmayanı Vermektir”e
İşte Lacan burada devreye giriyor. Freud’un bu yaklaşımını alıyor ama çok tuhaf bir biçimde çeviriyor. Lacan’ın ünlü formülü şudur: “Sevmek, kendinde olmayanı vermektir.”
Bakın bu çok radikal bir şeydir. Çünkü normalde sevgi, sahip olduğumuz bir şeyi paylaşmak gibi düşünülür. “Benim sevgim var, sana veriyorum.” Hayır, Lacan’a göre tam tersi: sevmek, sende olmayanı vermektir. Kendinde olmayanı, aslında sende eksik olanı veriyorsun. Bu an, aşkın yüce anıdır. (Ve Lacan buna biraz ironik, biraz trajik bir ton katar.)
Şimdi bu iki yaklaşımın ortak noktası şu: hem Freud’da hem Lacan’da aşk, eksiklikle damgalanmıştır. Hep eksiklikten çıkar. Ya sende olmayanı buluyorsun (Freud), ya da sende olmayanı veriyorsun (Lacan). İkisi de “eksiklik” etrafında döner.
Antik ve Orta Çağ Sevgi Doktrinleri: “Seviyor Olmak, Sevilmekten Üstündür”
Ama tarihsel olarak daha eskiye gidelim. Antik çağdan Orta Çağ’a kadar başka bir sevgi anlayışı vardı. O anlayış şunu söylerdi: “Seviyor olmak, seviliyor olmaktan üstündür.”
Neden? Çünkü seven kişi bilir ki seviyor. Kendi duygusunun farkındadır. Yani sevgi onda bir bilinç, bir açıklık yaratır. Ama sevilen kişi öyle değildir. Sevilen kişi, sevildiğini bilmeyebilir. Bu yüzden sevilen pasiftir, seven aktiftir.
Aristoteles’ten Çiçero’ya, hatta Orta Çağ’ın skolastik düşünürlerine kadar bu anlayış baskındı. Sokrates’in sevgi üzerine konuşmalarında da bu vardır. Sevgi, bilenin, farkında olanın, aktif olanın tarafıdır. Sevilmek, pasif bir durumdur.
Dolayısıyla Antik ve Orta Çağ sevgi doktrini, seveni üstün görür. Seviyor olmak, sevilmekten daha değerlidir. Çünkü orada bir “metafizik açıklık” vardır: seven, kendi duygusunun farkındadır.
Spinoza’da Sevgi Doktrini: Arzu, Sevgi ve Nefretin Mekaniği
Şimdi Spinoza’ya geldiğimizde bambaşka bir sahne açılıyor. Çünkü Spinoza’da arzu, Freud’un dediği gibi bir eksiklik değil; Lacan’ın çevirdiği gibi “olmayanı verme” de değil. Spinoza için arzu, insanın özüdür. Yani insan olmak, arzu duymaktır. Arzu, bizim herhangi bir özelliğimiz değil, özümüzdür. (Conatus dediği şey tam da budur: her şey kendi varlığını sürdürmeye çabalar. İnsan da böyledir. Bu çaba bizde arzu olarak görünür.)
Şimdi, Spinoza’nın Etika’sının üçüncü kitabına baktığımızda duygulanımların doğasına dair bir mekanik görürüz. Spinoza bütün duyguları üç temel kategoriye indirger: arzu, neşe ve keder. Hepsi bundan türemiştir.
- Arzu (cupiditas): insanın varlığını sürdürme çabası.
- Neşe (laetitia): eyleme gücünü artıran duygulanımlar.
- Keder (tristitia): eyleme gücünü azaltan duygulanımlar.
Bütün öteki duygular bunların varyasyonlarıdır.
Spinoza sevgiyi nasıl tanımlar? Çok yalın bir şekilde: “Bir dış neden fikri eşliğinde duyulan bir neşe.” Yani içimizde bir neşe var, ama onu bir başkasına atfettiğimizde, o artık sevgidir.
Nefret de bunun tam tersi: “Bir dış neden fikri eşliğinde duyulan bir keder.” İçimizde bir keder var ve biz bunun nedenini dışarıda görüyoruz, ona bağlıyoruz: işte nefret bu oluyor.
Şimdi çok önemli: Spinoza için sevgi ya da nefret kendi başına bir değer taşımaz. Bunlar bağımsız, saf, yüce duygular değildir. Hep başka duyguların yan ürünüdürler. Sevgi dediğimiz şey, bir stratejinin, bir başka duygulanımın bir sonucudur. Nefret de öyle. Bu yüzden Spinoza ütopyacı “sevgi dinlerinden” hiç hoşlanmaz. Onun sevgisi, mekanik bir işleyişin parçasıdır.
40. ve 41. Önerme
Burada Etika’nın üçüncü kitabındaki 40. ve 41. önermeler çok kritik.
- önerme: “Eğer biri başkasının ondan nefret ettiğini hayal eder ve buna bir sebep vermediğine inanırsa, o da ondan nefret edecektir.”
Şimdi burada dikkat edin: mesele nedenin olmaması. Yani kişi “ben ona bir kötülük etmedim ama o benden nefret ediyor” diye hayal ederse, otomatik olarak o da nefretle karşılık verir. Eğer tam tersine, “ben ona bir kötülük yaptım” diye düşünürse, bu sefer nefret kendine döner, kendinden nefret eder.
- önerme: “Başkası tarafından sevildiğini hayal eden ve buna hiçbir sebep vermediğine inanan kişi, zorunlu olarak onu sevecektir.”
Yani nedensiz sevilmek, karşılık doğurur. Eğer biri beni sebepsiz yere seviyorsa, ben de onu sevmek zorundayım. Çünkü bu sevgi bana doğrudan temas eder.
Ama eğer ben bu sevgiye bir neden verdiğime inanırsam? O zaman karşılık olarak onu sevmem, gurur duyarım. Spinoza buna gloria der. Yani “beni seviyor çünkü ben değerliyim” hissi. Bu bir sevgi değildir, bir kendini beğenmişliktir.
Demek ki Spinoza için kritik nokta şudur: nedensiz sevilmek, karşılık vermeyi zorunlu kılar. Nedensiz nefret de aynı şekilde karşılık doğurur. Ama nedenli sevgi gurura, nedenli nefret ise kendinden nefrete dönüşür.
Sevgi, Nefret ve Sübjektif Bakış Açısı
Burada şunu görüyoruz: bütün mesele bakış açısıyla ilgilidir. Çünkü ortada objektif bir gerçeklik yok. Sevildiğini “hayal etmek” diyor Spinoza. Nefret edildiğini “hayal etmek”. Yani tamamen sübjektif bir algı.
Ben birinin beni sebepsiz yere sevdiğini hayal ediyorsam, onu sevmek zorundayım. Ben birinin beni sebepsiz yere nefret ettiğini hayal ediyorsam, onu nefretle karşılamak zorundayım. Yani işin belirleyicisi hayal, imge, bakış açısıdır.
Spinoza’nın sevgi doktrini bu yüzden bakış açısı mefhumunun doruk noktalarından biridir. Çünkü burada sevgi, nefret, hepsi sübjektif algıya, kişinin kendi bakış açısına bağlıdır.
Melodram ve Üçüncü Kişi
Spinoza’nın sevgi ve nefret üzerine söylediklerini okuduğumuzda bir melodram havası alıyoruz. Çünkü bütün insanlık hali –haz ve acı, neşe ve keder, sevgi ve nefret– hep melodramın kurduğu sahneye benziyor. Yani düşünün: aşk üçgenleri, kıskançlıklar, gururlar, sebepsiz sevgiler, sebepsiz nefretler… Bunlar melodramın malzemeleridir. Ve Spinoza, insanlık halini tam da böyle bir sahne gibi anlatıyor.
Melodramda bir şey vardır: hep bir üçüncü kişi devreye girer. Bir aşk hikâyesi iki kişiyle başlar ama bir üçüncü olmadan devam etmez. Üçüncü kişi bazen gerçekten sevilmeyen, bazen sadece sevilenin sevdiği kişidir. Yani aşkı dramatize eden, ilişkideki güçleri değiştiren bir unsur. İşte Spinoza’da da bu üçüncü kişi devreye girer.
Çünkü sevgi, sadece iki kişi arasında kalan bir şey değildir. Hep bir üçüncü çağrılır. Toplumsallaşma tam da burada başlar. Eğer o üçüncü belirmezse, sevgi işlemeyecektir. Sevgi dediğimiz şey zaten bizi başkasına açan bir bağdır; ama o bağ toplumsallaşmak zorundadır. Bir üçüncü olmadan cemaat olmaz, toplum olmaz.
Spinoza’nın sevgi doktrini bu yüzden sadece bireyler arasındaki ilişkiyi anlatmaz. Toplumun kuruluşunu da anlatır. Çünkü toplumun kurulabilmesi için o “üçüncü”ye ihtiyaç vardır. Melodramdaki üçüncü kişi, toplumu kuran şeydir.
Şimdi bu melodram meselesini küçümsememek lazım. “Melodram” dediğimizde akla hep hafif bir küçümseme gelir –aşk romanı, televizyon dizisi gibi. Ama Spinoza’da melodram, insanlık halinin ta kendisidir. Haz ve acı, sevgi ve nefret, hep melodramın oyunlarıdır. İnsan denen varlık melodram içinde yaşar.
Ve bu melodramın içinde üçüncü kişi vazgeçilmezdir. Onun varlığı toplumsal bağları kurar. Eğer üçüncü kişi yoksa, sevgi iki kişi arasında kapanır ve çöker. Ama üçüncü kişi belirdiğinde, sevgi toplumsallaşır. Bu, Spinoza’nın çok derin bir sezgisidir.
Melodramın Yapısı: Sevgi, Nefret ve Kıskançlık
Melodramın yapısını biraz daha açalım. Sevgi var, nefret var, keder var, neşe var… ama melodram dediğimiz şey bunların basit karşılaşmaları değildir. Orada hep bir fazla vardır.
Mesela birini seviyorsunuz, ama aynı anda onun başkasını sevdiğini hayal ediyorsunuz. İşte üçüncü kişi burada devreye girer. Bu üçüncü, sizin melodramınızı başlatır. Spinoza’nın 40 ve 41. önermelerindeki hayal meselesi de buraya bağlanır. Birinin sizi sebepsiz yere sevdiğini hayal ederseniz siz de seversiniz; ama aynı anda onun başka birini sevdiğini hayal ederseniz işte melodram orada patlak verir.
Bu yüzden melodram, Spinoza’da insanın doğasının vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü biz hayal eden varlıklarız. Hep bir üçüncüyü çağırırız. Hep bir başkasının bakışını düşünürüz. Hep bir eksilen ekseni varsayarız.
Toplumsal Bağ ve Üçüncü Eksil
Spinoza’nın sevgi anlayışını topluma bağlayan şey işte budur: üçüncü eksilin çağrılması. Toplum, bu üçüncü olmadan kurulmaz.
Sevgi dediğimiz şey, bizi sadece bireysel olarak dönüştürmez, aynı zamanda cemaat yaratır. Çünkü bir üçüncü olmadan sevgi sürmez. Ve bu üçüncü, Spinoza’ya göre toplumu kuran bağdır.
Dolayısıyla Spinoza’nın “sevgi doktrini” sadece etik bir mesele değildir, aynı zamanda politik bir meseledir. Çünkü sevgiyle toplum arasında doğrudan bir bağ vardır. Sevgi toplumsallaşmayı zorunlu kılar.
Tanrı’nın Bakış Açısı
Spinoza’nın bütün düşüncesinde temel bir şey var: her şey, ama her şey, Tanrı’nın bakış açısından görülmelidir. Ama dikkat edin: bu Tanrı, teolojik bir Tanrı değildir; Hristiyanlığın, Yahudiliğin ya da İslam’ın Tanrı’sı değildir. Bu Tanrı, doğanın kendisidir. “Deus sive Natura” – yani Tanrı yani Doğa.
Şimdi bu ne demek? Eğer bir fizik olacaksa, bir kimya olacaksa, bir biyoloji olacaksa, hatta bir etik olacaksa, bütün bunlar Tanrı’nın gözünden formüle edilmelidir. Yani sonsuzun bakış açısından.
Tarihsel dinler bunu anlamazlar. Onların Tanrı’sı aşkındır, yaratıcılıktır, dışarıdadır. Spinoza’nın Tanrı’sı ise içeridedir, doğanın ta kendisidir. Ve bu Tanrı, kendini döker, açar, ifade eder. Başka bir hedefi yoktur. (Yani Tanrı’nın kendisi bir amaç gütmez, bir plan yapmaz; Tanrı’nın kendisi ifadedir, açılımdır, ebedi ve sonsuz bir oluş halidir.)
İnsan ise sonludur, ölümlüdür. Bizim bakış açımız sınırlıdır. Ama Spinoza der ki: insan özgürleşirse, ölümü değil, hayatı temaşa edebilir. Yani Tanrı’nın bakış açısından görebilir.
Tanrı’nın Gözü ve Melodramın Aşılması
Spinoza’nın “Tanrı’nın gözü” dediği şey aslında melodramı aşmaktır. Çünkü bizim melodramlarımız –sevgi, nefret, kıskançlık, üçüncü kişi– hep sınırlı bakış açılarımızın ürünüdür. Hep hayal etmeler, imgelemden çıkan yanlışlar.
Ama Tanrı’nın gözüyle baktığımızda, bütün bu melodram çöker. Çünkü orada yalnızca zorunluluk vardır, yalnızca doğanın işleyişi vardır. Sevgi ya da nefret, haz ya da acı… bunların hepsi zorunlu bir mekanizmanın içindedir.
Spinoza bu yüzden çok gerçekçidir. O, “sevgi en yüce şeydir” demez. “Nefret en kötü şeydir” de demez. Hepsini aynı mekanik içinde ele alır. Ve bu mekanik Tanrı’nın bakış açısıyla kurulur.
Sonuç: Sevgi, Arzu ve Varoluşun Melodramı
Şimdi bütün bunları toparlarsak…
- Freud için sevgi eksikliktir: insanda olmayanı başkasında aramak.
- Lacan için sevgi yine eksikliktir: insanda olmayanı vermek.
- Antik ve Orta Çağ için sevgi bilenin tarafındadır: seviyor olmak, sevilmekten üstündür.
- Spinoza içinse arzu eksiklik değildir, özdür. İnsan olmak, arzu duymaktır.
Ve sevgi? Spinoza için sevgi, bir dış neden fikri eşliğinde duyulan neşedir. Nefret, bir dış neden fikri eşliğinde duyulan kederdir. Sevgi ve nefret kendi başlarına değerli değildirler; hep başka duyguların yan ürünüdürler.
Ama işte Etika’nın 40. ve 41. önermeleri bize çok şey gösterir. Sevildiğini hayal eden kişi, sebepsiz yere sevildiğine inanırsa, karşılık vermek zorundadır. Nefret için de aynı şey. Bu, algının sübjektifliğini, bakış açısının belirleyiciliğini gösterir.
Ve melodram? Spinoza’ya göre bütün insanlık hali bir melodramdır. Sevgi, nefret, haz, acı… bunların hepsi melodramın motifleridir. Ve melodramın içinde üçüncü kişi vardır. Bu üçüncü kişi, toplumu kurar. Çünkü sevgi toplumsallaşır, üçüncü olmadan işlemez.
Bütün bunların ötesinde Spinoza der ki: asıl bakış açısı Tanrı’nın bakış açısıdır. Yani doğanın, evrenin, sonsuzun bakış açısı. İnsan bunu yakalayabildiğinde, melodramın içinden çıkar, ölümü değil hayatı temaşa eder.
Dolayısıyla Spinoza’da sevgi ve arzu, bir yandan melodramın malzemeleridir, ama öte yandan Tanrı’nın gözüyle bakıldığında, doğanın zorunlu işleyişinin ifadeleridir. Sevgi ve arzu bizim özümüzdür, bizi toplum haline getirir, bizi melodramın içine iter, ama aynı zamanda bizi sonsuzun bakış açısına da açar.
İşte Baker’in bu derste vurguladığı şey tam da budur: Spinoza, sevgi ve arzu kavramlarını melodramın içinden alıp, doğanın zorunlu işleyişine bağlar. Böylece hem psikanalitik sevgi doktrinlerini aşar, hem de Antik–Orta Çağ sevgi anlayışlarını geride bırakır.
