Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Sürekli baştan başlıyoruz. Bu derslerde anlattıklarımı ilk defa anlatıyormuşum gibi. Bu çok kötü bir şey. Batı üniversitelerinde bir akademisyen konuştuğunda, dinleyiciler “benim de bu konuda birkaç katkım olabilir” diyebiliyor. Bizim gibi ülkelerde ise düşünsel süreç hep baştan başlamak zorunda.
Peki, başlangıcın özelliği nedir? Tazelik mi? İlkellik, çiğlik, hamlık mı? Olgunlaşmamışlık mı? Başlamış ama henüz olgunlaşmamış bir hâl. Tavuk var, piliç var, civciv var, yumurta var. Biz hep yumurta hâlindeyiz. Sürekli başlangıçta kalıyoruz.
“Fronesis” kelimesi Arapçaya “tahakkül” olarak çevrilmiştir. Bu çeviri Farabi’ye dayanır. Neden Farabi bu kelimeyi kullanmıştır? Çünkü Nikomakhos Etik’in 9. yüzyılda iki Arapça çevirisi yapılmıştır. Bu bilgi çok yenidir. Bunu ilk defa burada telaffuz ediyorum. Yazılı bir kaynakta okumadım, yalnızca bir Alman felsefecinin araştırmalarında bu bilgiye rastladım.
Bu iki çeviriden sadece biri elimizde mevcut. Elimizdeki, Kitâbü’l-Ahlâk adıyla yayımlanmış ve İshak b. Huneyn’in çevirisi olarak tanıtılmıştır. Ancak ben, bu çeviride bazı etimolojik tutarsızlıklar fark ettim. Dilsel taramalarımla keşfettiğim bir durumdu bu. Dolayısıyla iki çeviri aslında bir mecmua hâline gelmiş; asırlar sonra Fas’ta bir kütüphanede bulunmuş. Aynı mütercime ait sanılmış ama dikkatli incelemeyle iki farklı çeviriden alıntılarla oluştuğu anlaşılmış. En önemlisi de fronesis bölümünün hâlâ mevcut olmamasıdır.
Yeni bir çeviri yapıldı. Bu çeviri iyi mi? Arapçada bir kural vardır; Osmanlıcadan dolayı Türkçeye de geçmiş. Size sorsam: “Hayal etmek” ile “tahayyül etmek” arasında ne fark var? “Fikr etmek” ile “tefekkür”? “Akl etmek” ile “tahaqqul”? Ne dersiniz? Cevap veremezsiniz. Aynı şekilde “ilim” ve “taallüm” arasında da fark vardır.
“Tahaqqul”, “tahayyül”, “tefekkür” gibi kelimelerin hepsi tefe’ül babındandır. Arapçada bu babın verdiği anlam, kök sözcüğün dışında, yapının kendisinden gelir. Bu yapıya giren her kelimede süreklilik ve süreç ima edilir. Örneğin “ilim” bir anda olabilir, ama “taallüm” süreç ister. “Fikr” bir anda oluşabilir ama “tefekkür” bir zamanın ürünüdür. “Tefekkür”, bir düşünme süreci, devinimi içerir.
Bu bağlamda, 9. yüzyılda Farabi’nin “fronesis”i “tahaqqul” olarak çevirmesi, sadece teknik değil, düşünsel bir tercih olabilir. Çünkü “tahaqqul” kelimesi, o dönemin dini metinlerinde nadiren kullanılmıştır. Bu nedenle bu tercih çok şey anlatır. Fronesis ile noesis arasındaki ayrımı görmek için çok kıymetlidir.
Düşünme bir anda olabilir mi? Hayır. Türkçede düşünmek daha somut bir fiildir. “Fikir yürütmek”, “akıl yürütmek” gibi kalıplarda geçen “yürütmek”, mekânda ve zamanda bir devinimi ima eder. Dolayısıyla düşünmek, bir anda olan bir şey değil; bir süreçtir.
Bu ayrıntıların ne yararı var diye sorabilirsiniz. Oysa çok büyük yararı var. İnsanlık tarihi boyunca düşünmeye dair iki temel yaklaşım olmuş: biri “nous” (noesis), diğeri “phronesis” (tahaqqul). Ancak “tahaqqul” Arapçada yaygınlaşmamış. Çünkü terim Yunanca bilen ama Arapçası yeterli olmayan çevrelerce çevrilmişti. Halk ise bu kelimeyi benimsemedi. O yüzden bizde daha çok “fikir” kelimesi kullanılıyor.
Bir örnek vereyim: Yunanca “psykhe” kelimesi Kur’an’da “ruh” olarak çevrilir. Fakat felsefede aynı kavram “nefs” olarak karşılanır. Bugün “nefs” deyince olumsuz bir anlam çağrışır: “nefsini terbiye etmek”, “nefsini öldürmek.” Ama “ruh” deyince daha yüce bir anlam hissedilir. Felsefe diliyle din dili burada ayrışır.
Fronesis’in karşılığı olarak Arapçaya “tahaqqul” getirilmiş. “Tahaqqul” kelimesi, devinimi, süreci, zamansal ve mekânsal boyutu içerir. Tıpkı “fikir yürütmek” gibi. “Yürütmek” kelimesi başlı başına mekân ve zaman gerektirir.
Ana dilinde düşünemeyen insan, başka hiçbir dilde düşünemez. Türkçesi güçlü olmayan birinin başka bir dili öğrenmesi de zordur. Bir kelime söyleyeyim: “Efkar.”
“Efkarlanmak”, “efkar dağıtmak”… Ne çağrıştırır? “Seni bu akşam düşünceli gördüm” dendiğinde kastedilen şey vesvese, kaygı, belirsizliktir. Efkar çoğul bir kelimedir. “Efkar dağıtmak” gibi kalıplar düşünceyi, zihni, çoklu, dağınık ve çözülememiş hâliyle ifade eder. “Efkarlanmak”, binlerce küçük şey üzerine düşünmekle olur. Bu bir devinimdir. Oysa “akletmek” daha bütünlüklü, soyut ve sistemli bir bakıştır. “Teoria” gibi.
Küçücük, küçücük binlerce şey üzerinde düşünürseniz bu efkarlanma olur. Bu, akl etmek değildir. Akl etmek o yüzden teoriadır; bakmaktır. Bakarsın ve görürsün. Tanrı’ya yakışmamasının nedeni de budur. Burada Tanrı, Aristoteles’in de tabir ettiği gibi, idealleştirmenin en üst sınırı, soyutlamanın en yüksek düzeyidir; en üst varsayımdır.
O yüzden düşünme sürecini tanımlarken tanrı örneği ilginçleşir: Tanrı düşünür mü? Akleder mi? Eğer düşünmek bir devinimse, süreçse, başlangıcı ve sonu varsa — ki klasik fizikte hareketin altı şartı vardır: devinen bir şey, bir başlangıç noktası, bir bitiş noktası, bir zaman, bir mekân, ve bir yön — o zaman Tanrı için düşünme uygun mudur?
Göksel küreler antik düşüncede tanrısal kabul edilirdi. Çünkü onlar sadece bir noktada yer alır. Düzlemde yalnızca tek bir noktaya temas eden bir cisim, düzlemin içinde kalamaz. O düzlemi deler geçer. Bu yüzden Tanrı’nın hareketi düzlemsel değildir; o devinimin dışında, zamanın dışındadır.
Peki, Tanrı’nın yaşantısı var mıdır? Haydır, yani hayat sahibidir. Ama yaşantısı (Erlebnis) var mıdır? Tanrı deneyim sahibi olabilir mi? Yaşantı, yaşamın biriktirilmiş biçimidir. Tecrübe ise zamana ve mekâna bağlıdır. Tanrı için deneyimden söz edilebilir mi? Hayır. Çünkü deneyim, zamana yayılmış bir devinimdir.
Bütün bunlar neden önemli? Çünkü düşünmenin doğasını tartışıyoruz. “Efkar”, “tefekkür”, “tahaqqul” gibi kelimelerle bu devinimin niteliğini sorguluyoruz.
Kadın ve erkek aklı üzerine de kısa bir değinim: Ortaçağda kadının ruhu olup olmadığı bile tartışılmıştır. Kadınların us sahibi olup olmadığı bir sorun olarak görülmüştür. Bugünse zekâ üzerine tartışmalarda kadınların yaşıtlarına göre daha ileri olduğu gözlenir. Genç kadınlar, yaşıtları olan erkeklerin zihinsel düzeylerini “çocukça” bulurlar.
Benim kişisel önerim şudur: Normal bir evlilikte kadınla erkeğin arasında en az on yaş fark olmalı ki zihinsel eşitlik sağlansın. Bu fark kısa sürede kapanır ama başlangıçta bir denge kurar. Komik ama düşündürücü bir örnek: Cem Yılmaz’ın bir skecinde geçen “otelin lobisinde görülmek” üzerinden kadınların hazır cevaplılığı mizah yoluyla gösterilir. Ama bu tür hazır cevaplılık zekâyla ilgilidir, akılla değil.
Kadınların zekâlarının daha erken gelişmesinin nedeni, biyolojik ve toplumsal olarak çocuk yaşta strateji geliştirmeye zorlanmalarıdır. Bu da onları detaylara hâkim olmada ve hafızada daha güçlü kılar.
Sonuç olarak, “efkarlanmak” gibi kelimeler düşünmenin çokluk ve tikel şeyler üzerinden nasıl devinime dönüştüğünü gösterir. Bu, akletmek değildir. Akletmek daha çok teorik, bütüncül ve zamansız bir bakıştır.
O hâlde: Düşünmek devinimdir. Devinim, zaman ve mekân içinde gerçekleşir. Düşünmek, bir yere varmak değil, o yolda olmaktır. “Düşünüyorum” demek “vardım” demek değildir. Tanrı’ya bu yakışır mı? Çünkü Tanrı sonuçtur; süreç değil. Ama biz, düşünerek, yürüyerek, devinerek insan oluruz.
