Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: Zamanı Bilmek ve Tanımlayamamak
Zaman, insanın en doğrudan yaşadığı fakat en zor tanımladığı kavramlardan biridir. İnsan zamanı deneyimler: bekler, hatırlar, yaşlanır, kaybeder, erteler, geç kalır. Fakat zamanın ne olduğu sorulduğunda, bu gündelik açıklık birdenbire dağılır. Aziz Augustinus’un ünlü cümlesi tam da bu güçlüğü dile getirir: “Zaman nedir? Bana sormadıklarında biliyorum; fakat sorulduğunda bilmiyorum.” Bu ifade, zamanın insan yaşamında açık bir deneyim olarak bulunduğunu, fakat kavramsal olarak ele alındığında kendini kolayca geri çektiğini gösterir.
Zaman, insanın içinde yaşadığı en temel koşullardan biri gibidir; ancak ona doğrudan işaret etmek neredeyse imkânsızdır. Onu tanımlamak istediğimizde hemen başka kavramlara başvururuz: çizgi, akış, yön, süre, döngü, ilerleme, gerileme, başlangıç, son. Bu kavramların çoğu zamanın kendisine değil, mekânın ve hareketin diline aittir. Bu nedenle zaman üzerine konuşmak, çoğu kez farkında olmadan mekân üzerine konuşmaya dönüşür. Zaman, doğrudan yakalanan bir öz olmaktan çok, mekân ve hareket üzerinden mecazlanan bir deneyim alanı hâline gelir.
Zamanın Mekânla Düşünülmesi
Zamanı anlatırken kullandığımız dil, çoğunlukla mekânsaldır. Gelecek “ileridedir”, geçmiş “geridedir”, şimdi “içinde bulunulan” bir yer gibi düşünülür. Bir şeyin zamanı geldiğinde ona “yaklaşıldığı”, geçmişte kalan bir olaydan söz edildiğinde onun “arkada bırakıldığı” söylenir. Oysa bu ifadeler zamanın kendisini değil, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi mekân imgeleri aracılığıyla kurduğunu gösterir.
Burada Kant’ın ayrımı önemlidir. Kant açısından mekân yan yanalığın, zaman ise art ardalığın formudur. Mekânda şeyler yan yana, karşı karşıya, üst üste ya da alt alta bulunur. Zaman ise olayların art arda gelişini mümkün kılar. Bir masa ile sandalye aynı mekânda yan yana durabilir; fakat bir olay diğerinden sonra gerçekleştiğinde zamansal bir sıra oluşur. Bu nedenle mekân, şeylerin birlikte bulunma düzeni; zaman ise olayların birbirini izleme düzenidir. İnsan zaman üzerine düşündüğünde bu ayrım hemen bulanıklaşır. Doğum ile ölüm arasında bulunduğumuzu söylediğimizde, “ara” kavramı uzamsal bir çağrışım üretir. İki uç, iki sınır, iki eşik arasında bulunmak mekânsal bir imgedir. Buna karşılık geçmiş ile gelecek arasında “an”dan söz ettiğimizde, artık zamansal bir art ardalık alanına gireriz. Yine de bu “an”ı bile çoğu kez bir nokta, bir eşik, bir geçit, bir durak gibi mekânsal imgelerle düşünürüz. Böylece zamanın kendisi, mekânın diliyle kavranmaya çalışılır.
Akış: Zamansal mı, Uzamsal mı?
Zaman hakkında en sık kullanılan imgelerden biri “akış”tır. Zamanın aktığını söyleriz. Fakat akış dediğimiz şey gerçekten zamansal bir kavram mıdır, yoksa uzamsal bir mecaz mıdır? Bir nehir aktığında, aslında suyun yatak boyunca yer değiştirmesinden söz ederiz. Nehir, bir yerden başka bir yere doğru hareket eder. Burada akış, mekân içindeki devinimdir. Ancak aynı imgeyi zamana uyguladığımızda, zaman da sanki bir nehir gibi ilerliyormuş, bir yerden başka bir yere doğru gidiyormuş gibi düşünülür. Buradaki mecaz, zamanın doğrudan kavranamadığını yeniden gösterir. Zamanı anlatmak için nehrin hareketine, suyun geçişine, yön duygusuna ve yer değiştirmeye başvururuz. Oysa bunların tamamı mekân içinde gerçekleşen devinimlerdir. Zamanın aktığını söylediğimizde, aslında zamanı mekânsal bir hareket gibi düşünürüz. Bu, zamanın kendisini açıklamaz; fakat insanın zamanı nasıl anlamlandırdığını gösterir.
Bu noktada zaman, mekân ve hareket birbirine bağlanır. Hareket yoksa önce ve sonra ayrımı da kurulamaz. Her şeyin donmuş olduğu, hiçbir şeyin değişmediği bir durumda zamandan söz etmek güçleşir. Çünkü zaman, ancak devinimle fark edilir. Bir nesne yer değiştirir, beden yaşlanır, gün geceye döner, aylar birbirini izler; insan bütün bu değişimler aracılığıyla zamanı deneyimler. Bu yüzden zaman, varlığın içindeki devinimlerden türetilen bir kavram gibi düşünülebilir.
Hareket, Devinim ve Değişme
Zamanın içinde olmak, esas itibarıyla devinimin içinde olmak demektir. Devinim yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir; daha temelde değişmektir. Bir varlık zamanın içindeyse, oluşa, dönüşüme, eksilmeye ve bozulmaya açıktır. Bu nedenle hareket, zamanın dışsal bir belirtisi değil, zamanın kavranmasını mümkün kılan temel deneyimdir. Varlık değiştiği için zaman fark edilir; hareket olduğu için önce ve sonra ayrımı kurulabilir.
Aristoteles’in Tanrı’yı “devinmeyen devindirici” olarak düşünmesi bu noktada anlam kazanır. Bu anlayışta Tanrı, hareket eden, değişen, oluş ve bozuluş içine giren bir varlık değildir. O, devinimin nedeni olarak düşünülür; fakat kendisi devinime tabi değildir. Bu nedenle zamanın içinde değil, zamanın ve değişimin üstünde konumlanır. Zamanın içinde olmak değişmekse, Tanrı’nın değişmezliği onun zamansal oluşa katılmadığını ifade eder.
Buna karşılık insan, zamanın ve devinimin içine atılmış bir varlıktır. İnsan sabit bir öz olarak durmaz; yaşar, değişir, kaybeder, unutur, hatırlar, yaşlanır. İnsanın yaşamı, oluş ve bozuluş alanına aittir. Bu nedenle insan için zaman soyut bir ölçüm sorunu değildir yalnızca; varoluşun bizzat iç yapısıdır. İnsan zamanın içinde olduğu için devinir; devindiği için değişir; değiştiği için de kendi varlığını hiçbir zaman bütünüyle sabit bir nokta olarak kavrayamaz.
Mutlak Zaman, Vakit ve İçsel Süre
Ebû Bekir er-Râzî ve Bergson ayrımları, zamanın farklı düzeylerde düşünülmesine imkân verir. Ebû Bekir er-Râzî bağlamında mutlak zaman ile ölçülebilir zaman arasında bir ayrım yapılır. Mutlak zaman, güneşin ve ayın hareketlerine indirgenemeyen daha geniş bir zaman fikrine işaret eder. Buna karşılık güneşin ve ayın hareketleriyle oluşan gece-gündüz düzeni, ölçülebilir zamandır. Osmanlıca kullanımda buna “vakit” denir. Vakit, zamanın ölçülmüş, bölünmüş, gündelik hayat içinde düzenlenmiş biçimidir.
Bergson’da ise içsel zaman ile dışsal zaman ayrımı öne çıkar. Dışsal zaman, ölçülebilen, saatlere ve takvimlere bağlanan zamandır. Bu zaman eşit parçalara ayrılır; dakika, saat, gün, ay ve yıl olarak düzenlenir. İçsel zaman ise yaşanan süredir. İnsan bazı anları çok uzun, bazı yılları çok kısa yaşayabilir. Bir bekleyiş ağırlaşabilir, bir karşılaşma yoğunlaşabilir, bir hatıra yıllar sonra bile şimdiki zamana sızabilir. Bu nedenle içsel zaman, mekanik ölçüye indirgenemez.
Burada asıl mesele yalnızca ölçülen zaman ile yaşanan zaman arasındaki fark değildir. Daha temel sorun, zamanın hangi biçimde düşünülürse düşünülsün sürekli başka şeyler aracılığıyla kavranmasıdır. Mutlak zaman, vakit, içsel süre ya da dışsal zaman ayrımları, zamanın farklı deneyim biçimlerini açıklar; ancak zamanın ne olduğu sorusu yine bütünüyle kapanmaz. Zaman, tanımlandıkça yeni ayrımlara açılır; fakat doğrudan kendisi olarak elde tutulamaz.
Doğrusal ve Döngüsel Zaman
İnsan, zamanı anlamlandırmak için çoğu kez iki temel şemaya başvurur: doğrusal zaman ve döngüsel zaman. Doğrusal zaman, olayların bir çizgi üzerinde ilerlediği varsayımına dayanır. Başlangıç, gelişme ve son vardır. İnsan hayatı da bu modele göre anlatılır: doğumla başlar, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık aşamalarından geçer, ölümle tamamlanır. Bu modelde gelecek ileride, geçmiş geride konumlanır. Yaşam, sanki bir çizgi üzerinde yürümek gibi tasavvur edilir.
Döngüsel zaman ise zamanı çizgi olarak değil, çevrim olarak düşünür. Gündüz ve gece, mevsimler, doğum ve ölüm, yıkım ve yeniden başlangıç bu döngüsel modeli besler. Mitolojik ve dinsel anlatılarda son çoğu kez yeniden başlangıca bağlanır. Böylece zaman, tükenen bir çizgi olmaktan çıkar; geri dönen, yinelenen ve kendi üzerine kapanan bir devinim hâline gelir.
Ancak doğrusal ve döngüsel zaman modellerinin ikisi de mekânsal imgelere dayanır. Doğrusal zaman çizgiyle, döngüsel zaman daireyle düşünülür. Çizgi de daire de mekâna aittir. Bu durum, zamanın kendi başına kavranmasının ne kadar güç olduğunu gösterir. İnsan zamanı açıklamak için bildiği biçimlere, yani mekânın şekillerine başvurur. Zamanın özü yerine, zamanın haritasını çıkarır.
İnsanın Aradalığı
Zaman tartışması insan varoluşuna geldiğinde daha keskin bir hâl alır. İnsan, doğum ile ölüm arasında bulunur. Bu iki sınır da onun denetiminde değildir. İnsan doğmayı seçmez; çoğu durumda ölümünü de seçmez. Başlangıcını hatırlamaz, sonunu kesin olarak bilemez. Kendini çoktan başlamış bir hayatın içinde bulur. Bu durum, insanın temel aradalığını oluşturur.
İnsan için yaşam, tam da bu arada olan şeydir. Ne mutlak başlangıca sahiptir ne de son üzerinde tam bir egemenliği vardır. İnsan, bir devinimin içine fırlatılmış gibidir. Bir akışın ortasında kendini bulur ve sormaya başlar: Neden buradayız? Neden akıyoruz? Nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Bu sorular yalnızca soyut felsefi sorular değildir; insanın kendi varoluşunu taşıma biçiminden doğar.
İnsanın temel trajedisi, aradalıkta ve devinimde olmasıdır. İnsan duramaz; çünkü zamanın içindedir. Zamanın içinde olduğu için değişir. Değiştiği için kendini hiçbir zaman tam ve kalıcı bir varlık olarak tutamaz. Doğumla ölüm arasında geçen hayat, sürekli hareket hâlindedir; fakat insan bu hareketin başını hatırlamaz, sonunu bilmez. Yaşam, insan için bilinmeyen bir başlangıç ile bilinmeyen bir son arasında süren devinimdir.
Kesinti, Kayıp ve Süreklilik Arayışı
İnsan zamanı çoğu kez süreklilik olarak yaşamak ister. Hayatını bir bütün, kimliğini kesintisiz bir çizgi, geçmişini anlamlı bir hazırlık, geleceğini de mümkün bir hedef gibi düşünür. Fakat yaşantı çoğu zaman kesintilerle örülüdür. Her an geçer, her geçişte bir şey kaybolur. Bazı olaylar insanın yaşamında kırılma, eksilme ve travma olarak yer eder. Bu nedenle zaman yalnızca akış değil, aynı zamanda kayıptır.
İnsan bu kesintili yapıyı taşımakta zorlanır. Çünkü geçici olanın içinde kalıcı bir anlam arar. Değişenin içinde değişmeyen bir merkez bulmak ister. Bu yüzden kendi yaşamını hikâyeleştirir. Hikâye, parçalı olan deneyimi birbirine bağlama çabasıdır. İnsan kendi hayatını rastlantısal olayların toplamı olarak değil, başlangıcı, yönü ve anlamı olan bir bütün olarak kavramak ister.
Bu hikâye kurma eylemi, insanın zaman karşısındaki en temel varoluşsal stratejilerinden biridir. İnsan “Ben kimim?”, “Nereden geldim?”, “Nereye gidiyorum?”, “Bu dünyada ne yapıyorum?” sorularına yanıt vererek kendine bir süreklilik zemini oluşturur. Bu zemin bazen bireysel amaçlarla, bazen toplumsal kimliklerle, bazen mitolojik ve dinsel anlatılarla, bazen de kişisel başarı ve kayıp hikâyeleriyle kurulur. Her durumda hikâye, aradalığın çıplaklığını katlanılabilir kılar.
Özgür Özne Yanılsaması
İnsan, kendi denetiminde olmayan bir giriş ve çıkış arasında yaşarken, bu aradaki hareketi kendi iradesiyle yönettiğine inanmak ister. Doğum insanın seçimi değildir; ölüm de çoğu durumda insanın seçimi değildir. Fakat insan bu iki sınır arasında kendini karar veren, yön çizen, amaç belirleyen bir özne olarak kurar. Bu kurgu, insanın dünyada yaşayabilmesi için gereklidir.
Bu nedenle özgür özne fikri yalnızca teorik bir problem olarak ele alınmamalıdır. İnsan, kendini tamamen sürüklenen bir varlık olarak hissettiğinde yaşamın yükü ağırlaşır. Buna karşılık kendi hikâyesini kurabildiğinde, olup bitenleri bir anlam zinciri içinde düşünebildiğinde ve eylemlerini kendi iradesine bağlayabildiğinde, dünyadaki varlığını daha taşınabilir hâle getirir. Bu durum, insanın mutlak anlamda özgür olduğunu kanıtlamaz; fakat özgürlük fikrinin insan yaşamındaki varoluşsal işlevini gösterir.
İnsanın trajedisi burada daha da belirginleşir. İnsan ne bütünüyle özgürdür ne de bütünüyle edilgin bir nesnedir. Kendisinin seçmediği koşullar içinde seçim yapar. Kendisinin başlatmadığı bir hayatı yaşamaya çalışır. Sonunu bilmediği bir yolda yön tayin eder. Aradalık, bu nedenle yalnızca doğum ile ölüm arasındaki mesafe değildir; zorunluluk ile özgürlük, hareket ile anlam, kayıp ile hikâye arasındaki gerilimdir.
Sonuç: Arada Olan Varlık Olarak İnsan
Zaman, mekân ve insan arasındaki ilişki, kesin tanımlardan çok birbirine bağlanan mecazlar üzerinden düşünülür. Zamanı mekânla, mekânı hareketle, hareketi değişimle, insanı ise doğum ve ölüm arasındaki aradalıkla kavrarız. Fakat bu kavrayış, zamanın mutlak özünü ele geçirmez. Yalnızca insanın zamanı nasıl düşündüğünü, yaşadığını ve anlamlandırdığını gösterir.
Aziz Augustinus’un cümlesi bu yüzden tartışmanın sonunda da geçerliliğini korur: Zaman, sorulmadığında bildiğimiz; sorulduğunda elimizden kaçan şeydir. Onu yaşarız, fakat tanımlamak istediğimizde mekânın, hareketin, çizginin, dairenin, akışın ve hikâyenin diline başvururuz. Zaman üzerine düşünmek, bu bakımdan insanın kendi sınırlılığı üzerine düşünmesidir.
İnsan, arada olan varlıktır. Doğum ile ölüm arasında, geçmiş ile gelecek arasında, hatırlayamadığı başlangıç ile bilemediği son arasında, devinim ile anlam arasında bulunur. Yaşam, insan için bu aranın adıdır. İnsan bu arada akar, değişir, kaybeder, hatırlar, hikâye kurar ve kendini bir süreklilik içinde tutmaya çalışır. Zamanın trajedisi de burada yatar: İnsan geçicidir, fakat kalıcılık ister; hareketin içindedir, fakat yön arar; aradadır, fakat kendine bir bütünlük kurmadan yaşayamaz.
Kaynak Notu
Bu metin, Dücane Cündioğlu’nun zaman, mekân ve insanın aradalığı üzerine yaptığı bir program konuşmasından hareketle hazırlanmıştır.
