Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Negri’nin Düşünsel Hattı
Antonio Negri’nin siyasal felsefesi, kapitalist düzenin yalnızca nasıl işlediğiyle değil, bu düzenin hangi toplumsal güçleri denetim altına alarak varlığını sürdürebildiğiyle ilgilidir. Bu nedenle onun başlangıç noktası sermayenin kurumları, devletin hukuki yapısı ya da üretim sisteminin nesnel yasaları değildir. Negri, çözümlemeyi emeğin üretici kapasitesinden, toplumsal mücadelelerden ve mevcut ilişkileri aşan kolektif güçlerden başlatır. Sermaye, kendi başına üretken bir özne olmaktan çok, canlı emeğin yarattığı değeri örgütleyen, ölçen ve kendisine mal eden bir komuta ilişkisi içinde düşünülür.
Bu yaklaşım, 1960’larda İtalya’da gelişen operaismo geleneğiyle bağlantılıdır. Operaismo, kapitalist dönüşümlerin yalnızca sermayenin teknolojik ve ekonomik kararlarıyla anlaşılmasına karşı, işçi mücadelelerinin üretim düzenini değiştiren etkisini öne çıkarır. İşçilerin çalışma hızına, ücret düzenine ve fabrika disiplinine karşı geliştirdikleri mücadeleler, sermayeyi üretimi yeniden örgütlemeye zorlar. Negri’nin sonraki çalışmalarında fabrika işçisinin yerini daha geniş bir toplumsal üretici alan alsa da bu temel yönelim korunur: Kapitalist komuta, üretici öznelerin etkinliğine verilmiş bir cevaptır.
Negri’nin Marx ve Spinoza okumaları bu düşünsel hattın iki ana kaynağını oluşturur. Marx Ötesi Marx, canlı emek ile sermaye arasındaki antagonizmayı; Yaban Kuraldışılık ve Aykırı Spinoza ise çokluğun içkin gücünü öne çıkarır. Yıkıcı Politika ve kurucu güç üzerine çalışmaları bu üretici kapasitenin siyasal biçimini; Michael Hardt ile kaleme aldığı İmparatorluk, Çokluk ve Dionysos’un Emeği ise üretim ile egemenliğin küresel dönüşümünü ele alır.
Marx Ötesi Marx: Sermayeden Değil Canlı Emekten Başlamak
Negri’nin Marx Ötesi Marx adlı çalışması, Marx’ın 1857–1858 yıllarında kaleme aldığı Grundrisse üzerine verdiği derslerden oluşur. Negri, Grundrisse’yi yalnızca Kapital’in hazırlık çalışması olarak görmez; kriz, sınıf mücadelesi, toplumsal işbirliği ve komünizm sorunlarının daha açık biçimde izlenebildiği bağımsız bir kuramsal alan olarak ele alır. Buradaki temel ayrım, nesnelerde ve makinelerde birikmiş ölü emek ile üretim sürecinde etkinlik gösteren canlı emek arasındadır. Makine, teknoloji, para ve sabit sermaye geçmiş emeğin maddileşmiş biçimleridir; ancak yeni değer ve yeni toplumsal ilişkiler üreten güç, yaşayan insanların güncel etkinliğidir.
Canlı emek, Negri’de yalnızca ücret karşılığında harcanan fiziksel güç anlamına gelmez. Yaratma, işbirliği kurma, bilgi üretme, iletişim geliştirme ve yeni toplumsal ihtiyaçlar oluşturma kapasitesini içerir. Sermaye bu gücü üretim sürecine dahil eder; çalışma süresini, iş bölümünü ve teknolojiyi kullanarak onu kendi değerlenme hareketine bağlar. Bununla birlikte canlı emek, hiçbir zaman sermayenin sabit bir parçasına bütünüyle indirgenemez. İşçinin üretim sürecindeki etkinliği, sermayenin ihtiyaç duyduğu fakat tamamıyla sahip olamadığı bir güç olarak kalır.
Bu nedenle sınıf mücadelesi, önceden kurulmuş ekonomik yapının sonradan ortaya çıkan toplumsal sonucu değildir. Sermaye ilişkisini kuran ve sürekli dönüştüren iç antagonizmadır. Emek ile sermaye arasındaki karşıtlık, üretim tamamlandıktan sonra gelirin nasıl bölüşüleceğine ilişkin bir anlaşmazlıkla sınırlanmaz; üretimin kimin amaçları doğrultusunda ve hangi toplumsal ilişkiler içinde gerçekleştirileceğiyle ilgilidir. Negri’nin Marx okuması, kapitalizmi kendi yasalarına göre otomatik biçimde gelişen kapalı bir sistem olarak değil, canlı emeği denetleme girişimleriyle emeğin bu denetimden kaçma hareketleri arasındaki çatışmalı süreç olarak kurar.
Toplumsal Fabrika ve Biyopolitik Üretim
Sanayi kapitalizminde fabrika, emek gücünün doğrudan gözetildiği ve çalışma zamanının ölçüldüğü temel mekândır. Ancak üretim bilgiye, iletişime, hizmetlere, eğitime, bakıma ve kültürel ilişkilere yayıldıkça, fabrika ile toplum arasındaki sınır zayıflar. Negri’nin operaismo geleneğinden devraldığı toplumsal fabrika düşüncesi, kapitalist üretimin yalnızca işyerini değil, toplumsal yaşamın geniş alanlarını kendi değerlenme sürecine dahil etmesini ifade eder.
Hardt ve Negri bu dönüşümü daha sonra biyopolitik üretim kavramıyla ele alır. Üretimin konusu artık yalnızca maddi mallar değildir; bilgiler, duygulanımlar, iletişim biçimleri, toplumsal ilişkiler ve yaşam tarzları da üretilir. Bakım emeği kişiler arasındaki bağı; eğitim bilgi ve yetenekleri; dijital emek içerik, veri ve iletişim ağlarını; kültürel üretim algı ve arzu biçimlerini oluşturur. “Maddi olmayan emek” terimi, fiziksel emeğin veya sanayi üretiminin ortadan kalktığını belirtmez. Bilgi, dil, ilişki ve duygulanım üretiminin diğer emek biçimlerinin örgütlenmesi üzerinde giderek belirleyici hâle gelen eğilimini tanımlar. Hardt ve Negri, bu üretimin toplumsal ağlar, ortaklık biçimleri ve yaşam ilişkileri meydana getirdiğini özellikle vurgular.
Böyle bir düzende çalışma zamanı ile yaşam zamanı arasındaki ayrım da belirsizleşir. İnsan yalnızca işyerindeki saatler içinde değil, iletişim kurarken, öğrenirken, bakım verirken ve dijital ağlarda bulunurken ekonomik değer üretimine katılabilir. Sermayenin komutası bu nedenle fabrikadaki doğrudan gözetimden borç, piyasa, algoritma, performans ölçümü ve sürekli erişilebilirlik gibi daha geniş araçlara yayılır. Üretim toplumsallaştıkça sömürü de toplumsal işbirliğin ürünlerine el koyma biçimine dönüşür.
Spinoza: Potentia, Potestas ve Çokluğun Gücü
Negri’nin Spinoza okuması, Marx’tan hareketle kurduğu canlı emek anlayışına ontolojik ve siyasal bir temel kazandırır. Yaban Kuraldışılık’ta Spinoza, varlığı aşkın bir irade veya dışsal amaç tarafından düzenlenen kapalı bir bütün olarak değil, içkin üretici güç olarak düşünen filozof biçiminde ele alınır. Varlık, önceden belirlenmiş bir düzene itaat etmez; kendi ilişkileri içinde etkinlik gösterir ve yeni biçimler meydana getirir.
Negri bu çerçevede potentia ile potestas arasındaki ayrıma özel önem verir. Potentia, varlıkların eyleme, ilişki kurmaya ve birlikte üretmeye ilişkin etkin gücüdür. Potestas ise bu gücün kurumlar, hukuki biçimler ve egemenlik düzenleri içinde sabitlenmiş hâlidir. Potentia üretken ve kurucu bir kapasiteyi; potestas bu kapasiteyi yöneten, temsil eden veya sınırlandıran kurulmuş iktidarı belirtir. Negri’nin Spinoza yorumunda siyasal düzen, kendi gücünü bağımsız bir kaynaktan almaz; çokluğun ortak gücüne dayanır ve ancak bu gücü belirli kurumsal biçimler içinde örgütleyebildiği sürece varlığını korur.
Bu noktada çokluk, rastlantısal biçimde yan yana gelmiş bireylerin toplamı değildir. Farklı bedenlerin, yeteneklerin ve yaşam biçimlerinin ortak ilişkiler kurarak artırdığı kolektif güçtür. Birlikte hareket etmek için tek bir kimliğe dönüşmesi gerekmez. Çokluğu oluşturan tekillikler farklılıklarını korurken ortak bir üretme ve karar verme kapasitesi geliştirebilir. Negri’nin Spinoza’dan aldığı temel siyasal imkân, çok olanın bir egemen tarafından tekleştirilmeden ortaklaşa hareket edebilmesidir.
İmparatorluk: Egemenliğin Yeni Yapısı
Hardt ve Negri’nin İmparatorluk adlı eserinde siyasal iktidar, klasik emperyalizm modelinden farklı bir küresel egemenlik yapısı içinde ele alınır. Emperyalizm, güçlü ulus-devletlerin kendi sınırlarının ötesine yayılması, sömürgeler kurması ve dünya topraklarını rakip güç alanlarına bölmesiyle bağlantılıdır. İmparatorluk ise tek bir devletin dünyaya egemen olması değildir. Ulus-devletleri, uluslararası kurumları, şirketleri, finans ağlarını, hukuki düzenlemeleri, iletişim sistemlerini ve askerî güçleri farklı düzeylerde bir araya getiren merkezsiz bir komuta yapısıdır.
Bu nedenle İmparatorluk ne dünya devleti ne de bütün sınırların ortadan kalktığı homojen bir mekândır. Hardt ve Negri, kavramı daha sonraki değerlendirmelerinde de küresel üretim ağlarıyla iç içe geçen, fakat merkezi ve birleşik olmayan karma bir yönetim biçimi olarak korumuştur. Sınırlar ortadan kalkmak yerine çoğalabilir; ulusal devletler etkisizleşmek yerine küresel düzenin farklı işlevlerini üstlenebilir. Kavramın amacı, dünya siyasetindeki her çatışmanın sona erdiğini ileri sürmek değil, bu çatışmaların giderek ulusal egemenliğin tek başına açıklayamayacağı küresel ağlar içinde gerçekleştiğini belirtmektir.
İmparatorluk üretim alanından ayrı bir üstyapı değildir. Toplumsal işbirliğin küreselleşmesiyle bu işbirliğini düzenleyen hukuki ve ekonomik ağlar aynı süreç içinde gelişir. İmparatorluk, dolaşımı tümüyle durdurmak yerine onu sınıflandırır; sermaye, bilgi ve belirli emek biçimleri için hareket alanları açarken göçmenler, güvencesiz çalışanlar ve denetim altında tutulan topluluklar için yeni sınırlar üretir.
Çokluk: Tek Bir Halka İndirgenmeyen Siyasal Özne
Çokluk, İmparatorluk düzeni içindeki üretici ve siyasal öznelliğin adıdır. Hardt ve Negri bu kavramı halk, kitle ve homojen sınıf anlayışlarından ayırır. Halk, egemenlik geleneğinde farklı bireylerin tek irade altında birleştirilmesini gerektirir. Kitle, farklılıkların ayırt edilemez hâle geldiği pasif bir toplamı ifade eder. Çokluk ise birbirine indirgenemeyen tekilliklerden oluşur; birliği, ortak kimlikten değil, üretim ve mücadele içinde kurulan ilişkilerden doğar.
Çokluk kavramı işçi sınıfının varlığını reddetmez. Üretimin değişen yapısı içinde sınıfın bileşiminin yeniden düşünülmesini gerektirir. Ücretli ve ücretsiz emek, sanayi ve bakım emeği, düzenli ve güvencesiz çalışma, göçmen emeği ve iletişim üretimi aynı toplumsal değerlenme alanının farklı parçalarıdır. Hardt ve Negri’nin daha sonraki ifadeleriyle sorun, çoğulluğun siyasal olarak nasıl karar vereceği ve kalıcı biçimde hareket edebileceğidir. Farklılık, tek başına siyasal güç oluşturmaz; çokluk ortak örgütlenme biçimleri üretmek zorundadır. Bu ortaklık hazır değildir. Dil, bilgi, toplumsal ilişkiler, doğal kaynaklar ve birlikte çalışma yetenekleri üretimin hem sonucu hem de koşuludur. Negri’nin düşüncesinde ortak olan, özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasındaki üçüncü bir nesne türünden ibaret değildir; toplumsal işbirliği içinde sürekli yeniden üretilen ilişkiler alanıdır. Çokluk da bu ortak alanı kullanan pasif bir topluluk değil, onu meydana getiren etkin güçtür.
Kurucu Güç: Kurulu İktidarın Ötesi
Negri’nin kurucu güç kavramı, canlı emeğin ve çokluğun siyasal düzeydeki karşılığıdır. Kurucu güç, yeni bir anayasa hazırlayan ve görevi tamamlandığında geri çekilen geçici hukuki yetkiyle sınırlanmaz. Mevcut kurumların ötesinde yeni siyasal biçimler, haklar ve toplumsal ilişkiler meydana getiren sürekli demokratik kapasitedir.
Bunun karşısında kurulu iktidar, kurucu hareketin ürünlerini hukuk, devlet ve anayasal düzen içinde sabitler. Modern siyasal tarih boyunca devrimci güçler yeni düzenler kurmuş; ancak bu güç daha sonra temsil kurumları ve merkezi egemenlik tarafından sınırlandırılmıştır. Negri’nin Yıkıcı Politika ve kurucu güç üzerine çalışmalarında temel gerilim, demokratik yeniliğin üretici hareketiyle bu hareketi belirli bir devlet biçimine kapatan kurumsallaşma arasındadır. Insurgencies’in merkezinde de kurucu gücün devrimci yenilik kapasitesi ile kurulu iktidarın sabit otoritesi arasındaki bu çatışma yer alır.
Kurucu güç, yalnızca mevcut iktidarı yıkma yeteneği değildir. Yeni işbirliği biçimleri, müşterek kurumlar ve karar süreçleri oluşturma kapasitesidir. Bu nedenle Negri’de devrim, tek bir anda devlet merkezinin ele geçirilmesine indirgenmez. Toplumsal üreticilerin kendi ilişkilerini yönetmeye başlamaları, sermayenin komutasından özerkleşmeleri ve ortak yaşam biçimleri kurmalarıyla bağlantılıdır. Kurucu güç, potentia’nın siyasal hareketi; canlı emeğin yeni kurumlar meydana getirme yeteneğidir.
Sonuç
Antonio Negri’nin düşüncesi üç temel hareket çevresinde kurulabilir. Canlı emek, sermayenin denetlediği fakat kendisinin yaratmadığı üretici güçtür. Çokluk, bu gücü taşıyan farklı tekilliklerin ortak hareket biçimidir. Kurucu güç ise çokluğun mevcut siyasal düzenin sınırlarını aşarak yeni kurumlar ve yaşam ilişkileri oluşturma kapasitesidir.
Bu kavramlar birbirinden bağımsız değildir. Marx okumasındaki canlı emek, Spinoza yorumundaki potentia ile birleşir; üretici gücün toplumsal çoğulluğu çokluk kavramında siyasal özneye dönüşür; çokluğun kalıcı yenilik kapasitesi kurucu güçte kendi siyasal biçimini bulur. İmparatorluk ise bu kapasiteyi küresel ölçekte yönetmeye ve ondan değer elde etmeye çalışan egemenlik düzenidir.
Negri’nin temel önermesi, toplumsal düzenin yalnızca yukarıdan kurulan iktidar tarafından üretilmediğidir. Hukuk, sermaye ve devlet, varlıklarını yönetmeye çalıştıkları kolektif etkinliğe borçludur. Siyasal imkân da aynı noktada bulunur: Üretim ve işbirliği gücünü taşıyan çokluk, yalnızca kurulu düzenin karşısında duran bir direnç değil, başka bir toplumsal düzenin maddi kaynağıdır.

