Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Felsefede kesinlik denildiğinde çoğu zaman akla mantıksal tutarlılık, kavramların açık biçimde tanımlanması ve önermelerin birbirinden zorunlu olarak çıkarıldığı sistematik bir yapı gelir. Henri Bergson ise kesinlik problemini başka bir yerden kurar. Bir felsefi sistem kendi içinde kusursuz biçimde tutarlı olabilir; buna rağmen gerçekliğin hareketini kaçırabilir. Sorun düşüncenin mantıksal düzeninde değil, bu düzenin nesnesiyle kurduğu ilişkidedir. Eğer kavramlar gerçekliğin üzerine önceden hazırlanmış kalıplar gibi yerleştiriliyor ve birbirinden farklı deneyimler aynı genel kategorilerin içine sokuluyorsa, sistem kendi içinde kesin görünürken nesnesine karşı kaba kalabilir. Bergson için felsefi kesinlik, düşüncenin kendi üzerine kapanmasından değil, ele aldığı gerçekliğe mümkün olduğunca yaklaşmasından doğar.
Bu nedenle onun kesinlik anlayışı, felsefi sistemlere yönelttiği eleştiriyle doğrudan bağlantılıdır. Büyük metafizik sistemler çoğu zaman dünyayı birkaç genel ilkeye dayanarak açıklamaya çalışır. Bir kez temel kavramlar kurulduğunda tekil olaylar bu kavramların altına yerleştirilir ve sistem, mümkün olduğunca geniş bir gerçeklik alanını aynı dille ifade etmeye yönelir. Bergson açısından burada felsefenin başarısı gibi görünen şey aynı zamanda onun tehlikesidir. Kavram ne kadar genişlerse birbirinden gerçekten farklı olan şeyleri aynılaştırma ihtimali o kadar artar. Gerçeklik ise yalnız tekrar eden yapılar değil, niteliksel farklılıklar, dönüşümler, süreler ve yeni oluşumlar içerir. Felsefenin görevi bu çeşitliliği birkaç soyut sınıfa indirgemek değil, her şeyin kendisine özgü farkının nerede bulunduğunu gösterebilmektir.
Kesinlik, Sistemin Kapalılığı Değildir
Bergson’un kesinlik talebi bu bakımdan paradoksal görünür. Bir taraftan felsefenin rastlantısal düşüncelerden, belirsiz metaforlardan ve gevşek genellemelerden kurtulmasını ister; diğer taraftan düşüncenin kesinliğini tamamlanmış sistemlerle özdeşleştirmez. Çünkü tamamlanmışlık, gerçeklik de tamamlanmış bir yapıysa avantaj olabilir. Oysa Bergson’un dünyasında gerçeklik durağan değildir. Yaşam oluşur, süre devam eder, yeni olan ortaya çıkar ve geleceğin bütün içeriği geçmişten mekanik biçimde çıkarılamaz. Böyle bir gerçekliğe uygun felsefe, kendi kavramlarını da hareketin karşısında yeniden sınamak zorundadır.
Bergson’un felsefi tavrındaki belirleyici noktalardan biri burada ortaya çıkar: düşünce, gerçekliği kendisine benzetmek yerine kendisini gerçekliğe göre değiştirmelidir. Genel kavramlar gündelik yaşamda ve bilimsel araştırmada vazgeçilmez olabilir; sınıflandırma, karşılaştırma, ölçme ve eylem bu araçlar sayesinde mümkündür. Fakat felsefe yalnız bu işlevlerle yetinirse, nesnesini dışarıdan tanımlayan bir bilgi biçimine dönüşür. Bir varlığı hangi sınıfa ait olduğu, hangi özellikleri paylaştığı ve başka şeylerden hangi ölçütlerle ayrıldığı üzerinden bilmek mümkündür; ama bunların hiçbiri henüz o varlığın kendi iç hareketini açıklamak zorunda değildir. Bergson’un aradığı kesinlik tam da burada daha yüksek bir talebe dönüşür: kavram, yalnız nesne hakkında doğru olmakla yetinmemeli, mümkün olduğu ölçüde nesnenin kendi özgün kuruluşuna uygun olmalıdır.
Bu yüzden Bergson’un zaman zaman felsefi sistemlere yönelttiği itiraz, sistem karşıtı keyfî bir düşünce savunusu değildir. Eleştirdiği şey, bütün gerçekliğe uyabilecek kadar geniş kavramların sonunda hiçbir tekil gerçekliğe tam olarak uymamasıdır. Bir giysi ne kadar çok farklı bedene uyacak biçimde geniş yapılırsa herhangi bir bedene tam oturma ihtimali o kadar azalır. Bergson’un kavram anlayışında buna karşılık filozof, nesnesine özgü bir kavramsallık üretmek zorundadır. Felsefi kesinlik böylece genelliğin değil, uygunluğun kesinliği haline gelir.
Sezgi Neden Bir Yöntemdir?
Bergson’un “sezgi” kavramı bu kesinlik arayışının merkezinde yer alır. Ancak sezgiyi gündelik dildeki anlamıyla, açıklanamayan bir his, içten gelen bir tahmin ya da akıl yürütmenin karşıtı olarak anlamak ciddi bir yanlış okumaya yol açar. Bergson için sezgi felsefeden düşünmeyi kaldırmaz; düşüncenin yönünü değiştirir. Sezginin amacı, nesneyi dışarıdan belirleyen genel kavramların yerine, onun kendi hareketinin içine girmeyi mümkün kılacak bir yaklaşım geliştirmektir. Bu nedenle sezgi, düşünmenin gevşetilmesi değil, daha zor bir düşünme talebidir.
Analitik düşünce bir şeyi başka şeylerle karşılaştırarak kavrar. Nesneyi özelliklerine ayırır, benzerliklerini ve farklılıklarını belirler, ölçülebilir ilişkilerini ortaya koyar ve onu genel kavramlarla ifade eder. Bu yöntem özellikle bilimsel araştırmada son derece üretkendir. Fakat analiz, doğası gereği bir şeyi başka şeyler aracılığıyla tanımlar. Sezgi ise Bergson’un istediği anlamda nesnenin kendisine özgü olanı, başka bir şeye çevirmeden kavramaya yönelir. Bu nedenle sezgi, nesnenin bir tür “içinden bilgisi”ni arar.
Buradaki “içeriden” sözcüğü psikolojik içe bakış anlamına gelmez. Bir taşın, canlı organizmanın, sürenin ya da hareketin içine mistik biçimde girildiği ileri sürülmez. Mesele, gerçekliği onu durdurarak değil, kendi değişme tarzı içinde düşünmektir. Hareketi yalnız ardışık konumların toplamı olarak ele aldığımızda hareketin kendisini değil, hareket etmiş olan cismin farklı anlarda bulunduğu yerleri elde ederiz. Süreyi birbirine eklenen homojen zaman birimleri olarak düşündüğümüzde ise yaşanmış zamanın niteliksel karakteri kaybolur. Sezgi bu kaybı düzeltmeye çalışır: kavramın nesneyi sabitleyen alışkanlığından, nesnenin kendi oluşuna doğru hareket eder.
Bu bakımdan sezgi, aklın karşıtı olmaktan çok belirli bir düşünme alışkanlığının eleştirisidir. İnsan zekâsı pratik yaşamda nesneleri ayırmaya, sabitlemeye ve kullanılabilir hale getirmeye eğilimlidir. Bu eğilim yaşamak için gereklidir; fakat metafizik için yeterli değildir. Felsefe, pratik eylem için yararlı olan kavramsal ayrımların gerçekliğin son yapısı olduğunu varsaydığında kendi araçlarını ontolojiye dönüştürmüş olur. Bergson’un sezgisi, tam da bu noktada düşüncenin kendi alışkanlıklarına karşı gerçekleştirdiği bir dönüşüm olarak iş görür.
Bir Şeyi Kendi Farkı İçinde Düşünmek
Sezginin kesinlikle ilişkisi, Bergson’un fark anlayışında daha belirgin hale gelir. Bir şeyi başka bir şeyden farklı yapan özellikleri listelemek kolaydır. Fakat bu tür fark çoğu zaman dışsaldır: A, B değildir; bir nesne diğerinden şu ya da bu özellik nedeniyle ayrılır. Bergson için daha önemli olan, bir gerçekliğin kendi içinde nasıl farklılaştığıdır. Süre yalnız uzamdan farklı değildir; süre kendi içindeki geçmişi koruyarak değişir. Yaşam yalnız cansız maddeden farklı değildir; kendi oluş süreci içinde yeni biçimler meydana getirir. Bir deneyimin tekilliği de yalnız başka deneyimlerle karşılaştırıldığında ortaya çıkmaz; kendi içsel yönelimi ve değişimi vardır.
Sezginin işi bu içsel farkı yakalamaktır. Bu nedenle Bergsoncu düşünce sınıflandırmadan oluşuma, özdeşlikten farklılaşmaya ve tamamlanmış nesneden sürece doğru yönelir. Bir şeyin ne olduğunu bilmek, onun yalnız bugünkü görünümünü belirlemek değildir; hangi hareket içinde bu hale geldiğini düşünmeyi de gerektirir. Felsefi kesinlik tam burada tarihsel ya da zamansal bir boyut kazanır. Nesnenin hakikati yalnız bulunduğu durumda değil, kendi oluş tarzındadır.
Deleuze’ün Bergson’a duyduğu ilginin önemli nedenlerinden biri de budur. Bergson’un düşüncesinde fark, zorunlu olarak bir olumsuzlama üzerinden ortaya çıkmaz. Bir şeyin farklı olması için önce başka bir şeye karşıt olması gerekmez. Fark, varlığın kendi hareketi içinde üretilebilir. Bu düşünce daha sonra Deleuze’ün felsefesinde çok daha geniş bir yere sahip olacaktır; fakat Bergson açısından temel mesele şimdiden açıktır: gerçekliği kavramak, onu hazır karşıtlıklara yerleştirmekten çok kendi içindeki farklılaşmayı izlemeyi gerektirir. Bu nedenle sezgi aynı zamanda kavram yaratımını zorunlu kılar. Eğer gerçeklikteki her özgün hareket daha önce hazırlanmış kavramlara eksiksiz biçimde sığmıyorsa, filozof nesnesine uygun yeni ayrımlar üretmek zorundadır. Felsefe burada yalnız mevcut sözcükleri kullanarak düşünmez; gerektiğinde düşüncenin araçlarını da değiştirir. Kesinlik, kavramların değişmezliğiyle değil, kavramların nesnenin yapısına uygun biçimde yeniden üretilebilmesiyle sağlanır.
Bilim ile Felsefe Arasındaki Ayrım
Bergson’un sezgiyi savunması bilimsel bilginin reddedilmesi anlamına gelmez. Bilimin gerçekliğe dışarıdan yaklaştığını söylemek, onun yanlış bilgi ürettiği anlamına gelmemelidir. Bilim ölçer, ayrıştırır, niceliksel ilişkileri belirler ve olayları öngörmeye çalışır. Maddi dünya üzerinde etkili biçimde hareket edebilmemiz büyük ölçüde bu bilgi sayesinde mümkündür. Bergson’un sorusu bilimin doğru olup olmadığı değil, onun yönteminin gerçekliğin bütün boyutlarını açıklayıp açıklayamayacağıdır.
Özellikle zaman söz konusu olduğunda bu ayrım önem kazanır. Bilimsel zaman ölçülebilir, bölünebilir ve eşit aralıklara ayrılabilir. Saatin gösterdiği bir dakika başka bir dakika ile aynı birim olarak kullanılabilir. Yaşanan süre ise böyle işlemez. Beklerken geçen bir dakika ile yoğun mutluluk içinde geçen bir dakika öznel açıdan aynı değildir; daha önemlisi geçmiş, bilinç içinde bütünüyle yok olmaz, şimdinin içine taşınır ve her yeni an önceki bütünlüğü değiştirir. Bu niteliksel süreyi yalnız homojen zaman birimleriyle açıklamak, yaşanan zamanı ölçülen zamana çevirmek olur.
Bergson’un sezgisi burada felsefeye özgü bir görevi yerine getirir. Ölçülebilir olanı reddetmeden, ölçme işleminin dışarıda bıraktığı boyutu geri kazanmaya çalışır. Bu nedenle felsefe ile bilim arasındaki ilişki bir üstünlük sıralaması olarak kurulmaz. İkisi aynı gerçekliğin farklı yönleri üzerinde çalışabilir. Sorun, bir yöntemin kendi meşru alanından çıkarılarak bütün varlığın tek açıklama biçimi haline getirilmesidir. Bergson’un felsefi kesinliği, bilimin kesinliğinin taklidi değil, felsefenin kendi nesnesine uygun kesinlik biçimini bulma çabasıdır.
Şekerin Erimesini Beklemek
Bergson’un şekerin suda erimesini beklemek üzerine verdiği ünlü örnek, sezgi ile kesinlik arasındaki ilişkiyi küçük bir gündelik olay içinde yoğunlaştırır. Şekerin suda eriyeceğini fiziksel olarak açıklayabilir, süreci ölçebilir ve belirli koşullar altında ne kadar zaman alacağını hesaplayabiliriz. Fakat şekerli suyu elde etmek istiyorsak yine de çözünmenin gerçekleşmesini beklememiz gerekir. Bu bekleme, yalnız bilgisizliğimizden doğan öznel bir engel değildir; olayın meydana geliş biçiminin parçasıdır. Bu basit örnek Bergson’un zaman anlayışındaki temel farkı gösterir. Gerçekliğin gerçekleşmesi, kavramsal olarak önceden tasarlanmış bir sonucun yalnızca görünür hale gelmesinden ibaret değildir. Olayın kendi süresi vardır. Gerçeklik zaman içinde olur; zaman ise yalnız önceden var olan olanakların sahneye çıktığı boş bir kap değildir. Eğer oluşun içinde gerçek yenilik bulunuyorsa, zamanın geçmesi olayın kendisine bir şey ekler.
Sezgi bu yüzden oluşu dışarıdan seyreden bir bilinç değildir. Beklemenin ne olduğunu, ancak süreyi yaşayarak kavrayabiliriz. Bu durum yalnız psikolojik deneyimlere özgü değildir; Bergson için yaşamın ve evrimin anlaşılmasında da önem taşır. Gerçekliğin yaratıcı karakteri, geleceğin geçmişte eksiksiz biçimde içerilmediği anlamına gelir. Dolayısıyla felsefenin kesinliği her şeyi önceden tahmin edebilmesinde değil, öngörülemezliğin gerçekliğin yapısına ait olduğu yerde bunu düşünceye dahil edebilmesinde bulunur.
Bu nokta felsefi sistem fikrini yeniden değiştirir. Eğer gerçekliğin geleceği bütünüyle geçmişten çıkarsanamıyorsa, geleceğin bütün içeriğini şimdiden kavradığını iddia eden tamamlanmış sistem şüpheli hale gelir. Felsefe, gerçekliğin açıklığını kapatan bir mimari olmaktan çok, onun hareketine yeniden dönebilen bir araştırma biçimi olmalıdır. Bergson’un kesinlik talebi bu nedenle paradoksal biçimde açıklığı gerektirir: düşünce, kendi kavramlarının son söz olduğunu varsaymadığı ölçüde nesnesine sadık kalabilir.
Sezgi ile Dolaysız Deneyim Aynı Şey Değildir
Bergson’un sezgi anlayışında dikkat edilmesi gereken başka bir ayrım, sezginin herhangi bir ilk izlenimle özdeşleştirilemeyeceğidir. Gündelik deneyimde bize doğrudan verilmiş görünen şeyler bile zihinsel alışkanlıklar, pratik ihtiyaçlar ve yerleşik kavramlar tarafından biçimlendirilmiş olabilir. Bu nedenle “ne hissediyorsam gerçek odur” biçimindeki öznelcilik Bergsoncu sezgi değildir. Sezgiye ulaşmak çoğu zaman ilk görünüşten uzaklaşmayı, karışmış olan eğilimleri birbirinden ayırmayı ve deneyimin gerçekten nerede farklılaştığını belirlemeyi gerektirir. Bu açıdan sezgi kolay değil, disiplinli bir yöntemdir. Bir deneyimi kendi tekilliğinde kavramak için onu başka deneyimlere benzetmeye yönelik zihinsel alışkanlıkların askıya alınması gerekir. Süreyi uzam gibi, niteliği nicelik gibi, hareketi konumlar dizisi gibi düşünmeye eğilimliysek, sezgi bu dönüşümlerin farkına varmamızı sağlar. Sorun kavram kullanmak değil, yanlış türde kavramlarla gerçekliğin yapısını değiştirmektir.
Bergson’un felsefi yöntemi bu nedenle deneyimin kendisine geri dönüş ile kavramsal eleştiriyi birlikte yürütür. Sezgi bir başlangıç noktası olduğu kadar düşüncenin sürekli olarak yeniden sınanmasıdır. Felsefe, nesnesinin hareketine yaklaştıkça kavramlarını düzeltmek zorundadır. Kesinlik de böyle ortaya çıkar: düşünce, gerçekliği kendisine uydurduğu için değil, kendi araçlarını gerçekliğin farklılıklarına göre değiştirebildiği için kesinleşir.
Felsefi Kesinliğin Başka Bir Anlamı
Bergson’un sezgi anlayışı sonunda kesinlik kavramının anlamını kökten değiştirir. Kesin olmak, bütün gerçekliği tek bir formül altında toplamak değildir. Bir düşüncenin sistem içindeki yerinin kusursuz olması da yeterli değildir. Felsefi kesinlik, nesnenin kendi özgün farkını kaybetmeden kavranabilmesidir. Bu nedenle bazı durumlarda tek bir olaya tam uyan kavram, binlerce olaya uygulanabilen genel bir kavramdan daha felsefi olabilir.
Bu yaklaşım felsefenin bilime benzeme arzusuna da sınır koyar. Felsefe, matematiksel kesinliğin aynısını metafiziğe uygulamaya çalıştığında kendi nesnesini dönüştürme tehlikesiyle karşılaşır. Süreyi ölçülebilir zamana, niteliği niceliğe, oluşu sabit durumlara ve içsel farklılaşmayı dışsal karşıtlıklara çevirmek kavramsal düzen sağlayabilir; fakat düzen uğruna gerçekliğin kendisini kaybetmek mümkündür. Bergson’un sezgisi, düşünceyi bu kayıptan geri çağırır. Bu yüzden sezgi ile kesinlik birbirine karşıt değildir. Tam tersine, Bergson açısından sezgi felsefi kesinliğin koşuludur. Sezgi olmadan düşünce genel kavramların güvenli fakat uzak dünyasında kalabilir; kesinlik ise nesneye yaklaşmak yerine sistemin kendi iç tutarlılığına indirgenir. Sezgi, düşünceyi gerçekliğin hareketine yeniden bağladığında kesinlik de başka bir ölçü kazanır: kavramın ne kadar kusursuz göründüğü değil, gerçekliğin kendisine ne kadar sadık kaldığı önem kazanır.
Bergson’un felsefeye bıraktığı temel meydan okumalardan biri burada bulunur. Düşünmek, gerçekliği hareketsiz hale getirerek denetlemek midir, yoksa düşüncenin kendisini gerçekliğin hareketine göre değiştirebilmesi midir? Bergson ikinci yolu seçer. Sezgi bu yolun yöntemidir; kesinlik ise onun ulaşmak istediği sonuç. Böylece felsefe, dünyayı birkaç değişmez kavramın içine kapatan bir sistem olmaktan çıkar ve her gerçekliğe, kendi süresi ve kendi farkı içinde yaklaşmaya çalışan bir düşünce pratiğine dönüşür.
