Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
İnsan özgürlüğü ile tanrısal önbilgi arasındaki sorun, teolojik bir ayrıntı değil, doğrudan doğruya sorumluluğun imkânına ilişkin temel bir açmazdır. Sorunun sertliği, Tanrı’nın bilip bilmemesinden çok, bu bilginin nasıl bir bilgi olarak düşünüldüğünde ortaya çıkar. Eğer Tanrı insanın nasıl karar vereceğini, hangi eyleme yöneleceğini ve neyi seçeceğini önceden, kesin ve yanılmaz biçimde biliyorsa, insanın başka türlü davranabilme imkânı nerede kalır? Buna karşılık Tanrı insanın gelecekteki kararını önceden ve kesin biçimde bilmiyorsa, bu defa Tanrı’nın mutlak bilgisi ve kudreti nasıl korunur?
Açmaz iki varsayım üzerinden kurulur. Birinci varsayıma göre Tanrı insanın bütün gelecek kararlarını önceden ve kesin olarak bilmektedir. Fakat bu durumda insanın istenci açık bir imkân alanı olmaktan çıkar. Tanrı’nın bildiği şey gerçekleşmeyecekse Tanrı’nın bilgisi yanılabilir hâle gelir; gerçekleşmesi zorunluysa insan başka türlü davranamaz. Başka türlü davranamayan bir varlığın özgürlüğünden, özgür olmayan bir varlığın da tam anlamıyla sorumluluğundan söz etmek güçleşir. Böylece tanrısal önbilginin mutlaklığı, ahlaki sorumluluğun temel koşulunu zedeler.
İkinci varsayıma göre ise Tanrı insanın gelecekte nasıl karar vereceğini kesin biçimde bilmemektedir. Bu durumda insan özgürlüğü için bir açıklık korunmuş gibi görünür; ancak bu açıklığın bedeli Tanrı fikrinin kendisinde ortaya çıkar. Gelecek insan eylemleri Tanrı’nın bilgisi dışında kalıyorsa, Tanrı her şeyi bilen değildir. Her şeyi bilmeyen, geleceği kuşatmayan, insan eyleminin sonucunu önceden bilmeyen bir Tanrı, klasik anlamda mutlak Tanrı değildir. Böylece insan özgürlüğünü kurtaran varsayım, Tanrı’nın tanrılığını sorunlu hâle getirir.
Bu nedenle mesele basit bir tercih meselesi değildir. Birinci varsayım kabul edildiğinde insanın ussal sorumluluğu sarsılır; ikinci varsayım kabul edildiğinde dünyanın metafizik güvencesi çöker. Tanrı biliyorsa özgürlük yara alır; Tanrı bilmiyorsa Tanrı’nın mutlaklığı. Bu iki uç arasında kalındığında, düşünce ya özgürlüğü yazgıya feda etmek ya da anlamı abesin açıklığına bırakmak zorunda görünür.
Bilmek, Belirlemek ve Zorunluluk
Bu açmazın merkezinde bilmek ile belirlemek arasındaki ayrım bulunur. Sıradan bilgi bakımından bir şeyin bilinmesi, o şeyin belirlenmesi anlamına gelmez. Geçmişte gerçekleşmiş bir olayı bilmek, o olayı meydana getirmek değildir. Fakat tanrısal bilgi, sıradan insan bilgisiyle aynı düzlemde düşünülemez. Tanrı’nın bilgisi yanılmaz, eksiksiz ve değişmez kabul edildiğinde, bu bilginin konusu olan şeyin gerçekleşmemesi imkânsız hâle gelir.
Bu noktada kesinlik ile zorunluluk birbirine yaklaşır. Tanrı’nın bildiği şeyin gerçekleşeceği kesin ise, insanın başka türlü davranma imkânı yalnızca görünüşte kalır. İnsan seçim yapıyor gibi görünür; fakat seçimin sonucu daha önce mutlak bilgi tarafından kuşatılmıştır. Bu durumda karar, açık bir imkân değil, önceden bilinen bir sonuca varıştır.
Özgürlüğün en temel koşulu, yalnızca içsel bir isteme duygusu değildir. Özgürlük, aynı zamanda başka türlü davranabilme imkânını gerektirir. İnsan kendisini karar veriyor olarak deneyimleyebilir; fakat eğer başka türlü davranması mümkün değilse, bu deneyim sorumluluğu temellendirmeye yetmez. Ahlaki sorumluluk, yalnızca eylemin insandan çıkmasına değil, insanın o eylem karşısında gerçek bir imkâna sahip olmasına bağlıdır.
Yazgının Tesellisi ve Tehlikesi
Yazgı düşüncesi insan için yalnızca kuramsal bir inanç değildir; aynı zamanda varoluşsal bir tesellidir. Yazgı varsa dünya başıboş değildir. Olan bitenin bir düzeni, bir yeri, bir anlamı vardır. Acı bir sınava, ölüm bir geçişe, rastlantı takdire, kayıp hikmete dönüşür. İnsan olayların çıplaklığı karşısında yalnız bırakılmaz; dünya okunabilir bir metin hâline gelir.
Fakat yazgının bedeli özgürlüktür. Gerçekten yazılmış olan değiştirilemez. Değiştirilebiliyorsa yazgı değildir. Yazgı, insanı rastlantının soğuğundan korurken onu zorunluluğun içine kapatır. Bu nedenle insan yazgıyı hem ister hem ondan kaçar. Yazgı anlam verir; fakat aynı anda insanın kendi eyleminin kaynağı olma iddiasını zedeler.
“Allah yazdıysa bozsun” sözü bu çatlağın halk dilindeki yoğun ifadesidir. Söz, aynı anda iki arzuyu taşır: yazılmış bir düzenin güvenliği ve o düzenin değiştirilebilir olması. İnsan hem kaderin korunmasını ister hem de kaderin kesinliğine razı olmaz. Yazılmış olanın bozulmasını istemek, kaderin kendisine yöneltilmiş bir itirazdır. Çünkü mutlak kader bozulamaz; bozulabilen şey ise mutlak kader değildir.
Ahmed Amiş Efendi’nin “Olan olmuştur; olacak olan da olmuştur” sözü bu düşünceyi daha sert bir ontolojik düzeye taşır. Geçmişin olmuş olması anlaşılırdır; fakat olacak olan da olmuşsa, gelecek artık imkân değil, kapalı bir yazıdır. İnsan geleceği seçmez; ona varır. Bu söz rıza ve sükûnet üretir, fakat aynı anda özgürlüğün açıklığını kapatır. Teselli ile zorunluluk aynı cümlede birleşir.
Abes: Düzenin Anlama Yetmemesi
Tanrısal önbilginin reddi, insan özgürlüğüne alan açıyor gibi görünür; ancak bu açıklık insanı başka bir sorunla karşı karşıya bırakır. Eğer gelecek mutlak bir bilgi tarafından kuşatılmamışsa, eğer dünya önceden verilmiş bir anlam düzeni içinde güvence altına alınmamışsa, insan abesle karşılaşır.
Abes, yalnızca mantıksal saçma değildir. Mantıksal saçma, düşüncenin kendi kendisiyle çelişmesidir. Abes ise varoluşsal düzeydedir. Abes, dünyanın yasasız olması anlamına da gelmez. Yasasızlık kaostur. Abes daha serttir: dünya düzenli olduğu hâlde anlam vermeyebilir.
Baharın gelmesi, çiçeklerin açması, güneşin doğması, bedenin yaşlanması, atomların hareket etmesi, doğa yasalarının işlemesi bir düzen gösterir. Fakat düzen, anlamla aynı şey değildir. Yasa vardır; ama yasa amaç değildir. İşleyiş vardır; ama işleyiş insanın “niçin?” sorusuna cevap vermez. Dünya düzenli olabilir; fakat bu düzenin insan için kurulduğu garanti değildir.
Abes tam burada doğar: insan anlam ister, dünya ise yalnızca işler. İnsan acısının, ölümünün, kararının, suçunun ve sorumluluğunun nihai anlamını bilmek ister; dünya buna zorunlu bir cevap vermez. Tanrısal anlam güvencesi geri çekildiğinde insan özgürleşmiş görünür, fakat bu özgürlük çıplak bir açıklık içinde belirir. İnsan artık yalnızca karar vermekle değil, kararlarının anlamını kendisi üretmekle de yükümlüdür.
Dindar Bilincin Ara Formülü: Cüzî İrade
Dindar bilinç bu açmazı cüzî irade ile küllî irade ayrımı üzerinden yumuşatmaya çalışır. Tanrı’nın mutlak iradesi ve bilgisi korunur; buna karşılık insana sınırlı bir seçim alanı bırakılır. Böylece hem Tanrı’nın egemenliği hem insanın sorumluluğu aynı anda savunulmak istenir.
Fakat bu ayrım, sorunu bütünüyle ortadan kaldırmaz. İnsan gerçekten başka türlü seçebiliyorsa Tanrı’nın önbilgisi nasıl yanılmaz kalacaktır? Tanrı’nın bildiği şey mutlaka gerçekleşiyorsa, insanın seçimi ne ölçüde açık bir seçimdir? Cüzî irade, açmazı çözmekten çok, onun içinde yaşanabilir bir ara bölge açar. Sorumluluğu korumak için yazgının sertliğine küçük bir açıklık ekler.
Bu nedenle cüzî irade, güçlü bir felsefi çözümden çok, dindar bilincin iki zorunlu talebi aynı anda elde tutma çabasıdır: Tanrı mutlak olmalıdır; insan da sorumlu kalmalıdır. Fakat bu iki talep arasındaki gerilim, kavramın içinde varlığını sürdürür.
Dinsiz Bilincin Ara Formülü: Clinamen
Aynı sorun doğalcı ya da dinsiz bilinçte başka bir biçimde ortaya çıkar. Kader yalnızca Tanrı’ya inanan bilincin problemi değildir. Evren kapalı bir zorunluluk düzeni olarak düşünüldüğünde, Tanrı olmadan da kader ortaya çıkar. Bu kez yazgının adı Tanrı’nın iradesi değil, doğa yasasıdır.
Antik atomculuk bu bakımdan belirleyicidir. Evren atomlar ve boşluktan oluşuyorsa, atomlar da zorunlu hareketlere göre birleşip ayrılıyorsa, insan bu düzenin dışında değildir. Beden, arzu, düşünce, karar ve eylem aynı atomik düzenin ürünüdür. Böyle bir evrende Tanrı olmayabilir; fakat zorunluluk vardır. Bu zorunluluk, dinsel kader kadar kapatıcı olabilir.
Epikurosçu ve Lucretiusçu clinamen kavramı bu kapalı zorunluluğu delmek için ortaya çıkar. Atomlar hep aynı doğrultuda ve aynı zorunlulukla düşseydi, hiçbir özgürlük alanı kalmazdı. Clinamen, bu düz düşüşteki küçük sapmadır. Sapma, zorunluluğun mutlaklığını kırar; doğa düzeninin içine beklenmeyen bir açıklık yerleştirir.
Fakat clinamen de sorunu tam çözmez. Çünkü sapma rastlantıysa, rastlantı özgürlük değildir. Rastlantı zorunluluğu bozar, fakat iradeyi kurmaz. İnsan eylemi zorunluluktan değil de rastlantıdan çıkıyorsa, yine tam anlamıyla insanın kendisine ait olmayabilir. Bu nedenle clinamen, özgürlüğün temeli olmaktan çok, doğalcı zorunluluğun içine açılmış bir çatlak olarak kalır.
Bu noktada cüzî irade ile clinamen aynı yapısal işleve sahiptir. Cüzî irade dinsel kaderin clinamen’idir; clinamen ise doğalcı zorunluluğun cüzî iradesidir. İkisi de kapalı bir düzen içinde insan özgürlüğüne küçük bir yer açmaya çalışır. İkisi de zorunluluğu ortadan kaldırmaz; yalnızca onun mutlak kapanışını geciktirir.
Mucize ve Zorunluluğun Askıya Alınması
Mucize de aynı sorunun dinsel alandaki başka bir biçimidir. Doğa mutlak ve kapalı bir zorunluluk alanıysa mucize mümkün değildir. Fakat dindar bilinç doğayı nihai otorite olarak kabul etmez. Doğa yasaları vardır; ancak bu yasalar Tanrı’dan bağımsız değildir. Doğayı kuran irade, doğa düzenini askıya alma kudretine de sahiptir.
Bu anlamda mucize, doğanın mutlaklığının reddidir. Musa’nın denizi yarması gibi anlatılar, yalnızca olağanüstü olaylar değil, doğa zorunluluğunun aşılabilir olduğuna dair sembolik ifadelerdir. Doğa işler; fakat doğa nihai değildir. Yasa vardır; fakat yasanın üzerinde irade bulunur.
Ancak mucize de kader sorununu bütünüyle çözmez. Kadere inanılıyorsa, mucizeye de inanmak gerekir; çünkü kaderi yazan iradenin yazdığı düzeni bozabilmesi gerekir. Fakat yazılmış olan bozulabiliyorsa kader mutlak değildir. Eğer kader mutlaksa, mucize de zaten kaderin içindedir. Böylece mucize, zorunluluğu aşmak isterken yeniden zorunluluğun parçası hâline gelir.
Sonuç: Yazgı ile Abes Arasında İnsan
Tanrısal önbilgi açmazı, insanı iki katı sonuçla karşı karşıya bırakır. Tanrı insanın gelecekte ne yapacağını önceden ve kesin olarak biliyorsa, özgürlük ve sorumluluk zedelenir. Tanrı bunu bilmiyorsa, Tanrı’nın mutlak bilgisi ve kudreti zedelenir. Birinci durumda insan aklı, özgür olmayan varlığın sorumlu tutulmasını kabul etmekte zorlanır. İkinci durumda insan duygusu, anlamı garanti edilmemiş bir dünyaya katlanmakta zorlanır.
Bu nedenle insan bilinci ara formlar üretir. Dindar bilinç cüzî irade ile Tanrı’nın mutlaklığını ve insanın sorumluluğunu birlikte korumaya çalışır. Dinsiz bilinç clinamen ile doğa zorunluluğunu kırmak ister. Mucize, doğa düzeninin üzerinde bir iradenin bulunduğunu savunarak kapalı zorunluluğu askıya alır. Fakat bütün bu ara formüller, açmazı ortadan kaldırmaktan çok, insanın onunla yaşayabilmesini sağlar.
İnsan kader ister, çünkü abese dayanamaz. İnsan özgürlük ister, çünkü kadere dayanamaz. Kader anlam verir ama özgürlüğü tehdit eder; abes özgürlük alanı açar ama anlamın güvencesini ortadan kaldırır. Bu yüzden insan ne mutlak yazgının kapalı duvarına ne de çıplak özgürlüğün soğuk açıklığına bütünüyle yerleşebilir. Onun düşüncesi, bu iki uç arasında sürekli bir aralık arar: bir karar, bir sapma, bir mucize, bir imkân.
Bu metin, Dücane Cündioğlu’nun kader, tanrısal önbilgi, özgür irade ve abes üzerine yaptığı bir konuşmadan hareketle hazırlanmış; konuşmadaki temel problem hattı felsefi bir yazı formunda genişletilerek yorumlanmıştır.
Tamamını Dücane Cündioğlu Kanalında: https://www.youtube.com/@DucaneCundiogluResmiKanal
