Duyular, insana dünyayla temasın ilk biçimini sunar. İmgelem, duyulardan gelen bu izlenimleri işler, birleştirir, ayırır ve betimler. Sanat, din, mitoloji, kutsal anlatılar, sezgisel duygular ve tüm “anlatı evreni” bu imgelem düzeyinde doğar. Ama felsefe, burada duramaz. Çünkü felsefe, görünüşün değil, özün peşindedir. Görüntüyü değil, hakikati ister.
Dücane Cündioğlu’nun anlatımıyla, imgelem insanın geçici huzurudur;
ama kavram insanın hakiki evidir.
Cennet, cehennem, şeytan, Tanrı gibi metafizik içerikli kavramlar, çoğu zaman duyulardan türemiş imgelerle temsil edilir. Altın saraylı cennetler, zebanili cehennemler, sakallı Tanrı figürleri, taşlanan şeytanlar… Bunların hepsi insanın dış dünyadan edindiği izlenimleri imgelem yoluyla içselleştirmesinin ürünüdür. Ama bu imgelerle hakikate varılamaz. Çünkü imge, tikeldir. Oysa felsefe tümelin, zorunluluğun, değişmeyenin bilgisini ister.
Hakikatin bilgisi, kavramla mümkündür.
Kavram ise duyulara ya da imgeleme değil, yalnızca akla dayanır.

Bu noktada filozof, son bir eşiği geçmek zorundadır:
İmgelemden kavrama sıçramak.
Bu sıçrama kolay değildir. Çünkü imgelem insana konfor sağlar; bir anlam dünyası sunar. Oysa kavram soğuktur, kesinlik ister, duyudan bağımsızdır. Ama gerçek özgürlük, ancak bu soğuk ama kesin kavramsal alanla mümkündür.
Bu yüzden filozof, imgeleri gözden geçirmeli; onları aşmalı, onların ardındaki yapıya, tümel anlamlara ulaşmalıdır. Şeytan imgelerini değil, kötülük kavramını düşünmelidir. Tanrı’yı bir kişi olarak değil, iyilik ya da akıl olarak düşünmelidir. Cennet ve cehennemi mekânsal ödüller olarak değil, varoluşsal haller olarak kavramalıdır.
Çünkü hakikatin bilgisi, imgelerin ardında saklıdır.
Ve o bilgiye yalnızca kavramla ulaşılır.
