Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Lenin’in Hegel’e dönüşü, Marksist düşünce tarihinde yalnızca klasik bir filozofun yeniden okunması değildir. Daha temel bir sorunla ilgilidir: Marx’ın kapitalist toplumu çözümleme biçimi hangi düşünsel hareket üzerine kuruludur? Eğer Marksizm yalnızca maddi dünyanın düşünceden bağımsızlığını ileri süren bir materyalizmse, Hegel’in idealist mantığı onun için tarihsel bir öncül olarak kalabilir. Fakat Marx’ın düşüncesinin özgüllüğü toplumsal gerçekliği sabit nesnelerin toplamı olarak değil, karşılıklı bağımlılıklar, dönüşümler, çelişkiler ve dolayımlar içinde kavramasında aranıyorsa Hegel sorunu yeniden ortaya çıkar. Lenin’in Mantık Bilimi üzerine yoğunlaşmasının önemi bu noktada belirir: Hegel, aşılması gereken idealist geçmiş olmanın ötesinde, Marx’ın düşünme biçimini anlamak için yeniden okunması gereken bir kaynak hâline gelir.
Lenin’in Hegel okumasını ilginç kılan, onun Hegel’e siyasal sonuçlar aramak için yönelmemesidir. Hegel’in devlet öğretisi veya tarih felsefesinden devrimci bir program çıkarmaya çalışmak yerine, en soyut eseri olan Mantık Bilimiyle uğraşır. Bu tercih başlı başına anlamlıdır. Çünkü burada söz konusu olan Hegel’in belirli siyasal hükümlerini Marksizme taşımak değil, düşüncenin gerçekliği nasıl kavradığını incelemektir. Varlık, öz, görünüş, zorunluluk, çelişki, kavram ve bütünlük gibi kategorilerin hareketi, Marx’ın ekonomik kategorileri ele alış biçimini anlamak açısından yeni bir önem kazanır.
Hegel’e Dönüşün Nedeni: Yöntem Sorunu
Marx ile Hegel arasındaki ilişki çoğu zaman “Hegel baş aşağı duruyordu, Marx onu ayakları üzerine dikti” formülüyle anlatılır. Bu ifade idealizm ile materyalizm arasındaki ayrımı gösterse de, iki düşünür arasındaki yöntemsel ilişkiyi açıklamak için yeterli değildir. Hegel’in yalnız dünya görüşünü tersine çevirmek, onun diyalektiğini otomatik olarak materyalist hâle getirmez. Daha zor olan, Hegelci düşüncenin iç hareketinin Marx’ın çözümlemelerinde neye dönüştüğünü göstermektir.
Lenin’in Hegel okuması tam burada devreye girer. Ona göre Marksizmin Hegel’den aldığı şey birkaç terminolojik kalıntıdan ibaret değildir. Tarihsel ve toplumsal süreçleri kavramanın diyalektik biçimi, Marx’ın araştırmasının yapısına nüfuz etmiştir. Bir ekonomik kategori başka bir kategorinin yanına dışarıdan eklenmez; kendi sınırları ve ilişkileri içinde başka belirlenimlere açılır. Görünüş ile öz, tekil olgu ile bütün, zorunluluk ile rastlantı, niceliksel değişme ile niteliksel dönüşüm arasında kurulan ilişkiler, yalnız ekonomik verilerin sınıflandırılmasından farklı bir düşünme biçimine işaret eder. Bu nedenle Lenin’in Hegel’e dönüşü, Marksizmin kendisini yöntem bakımından yeniden sorgulaması anlamına gelir. Materyalizm, yalnız gerçekliğin maddi olduğunu ilan eden ontolojik bir tutuma indirgenirse, toplumsal gerçeklik mekanik neden-sonuç ilişkileri içinde düşünülmeye başlanabilir. Diyalektik ise nesneleri yalnız oldukları hâlleriyle değil, neye dönüşmekte oldukları, hangi ilişkiler içinde var oldukları ve kendi içlerinde hangi karşıtlıkları taşıdıkları bakımından kavrar.
Mantık Bilimi ile Kapital Arasındaki Bağ
Lenin’in Hegel okumalarının en önemli sonuçlarından biri, Mantık Bilimi ile Marx’ın Kapital’i arasında kurduğu ilişkidir. İlk bakışta bu iki eser birbirinden son derece uzak görünür. Mantık Bilimi düşüncenin en soyut kategorilerinin hareketini araştırırken, Kapital meta, değer, para, sermaye, ücret, kâr ve üretim ilişkileri gibi tarihsel ekonomik biçimleri çözümler. Aralarındaki bağ konu bakımından değil, kategorilerin hareket biçiminde aranmalıdır.
Marx Kapital’e “kapitalizm” adı verilen bütünlüğün genel tanımıyla başlamaz. Metadan hareket eder. Fakat meta, ekonomik dünyanın rastgele seçilmiş en küçük parçası değildir. Kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki ayrımı kendi içinde taşır; değer sorununu açar; değer para biçimine doğru hareket eder ve para belirli koşullarda sermayeye dönüşür. Böylece kategoriler yalnız yan yana sıralanmaz. Bir kategori, kendisinde bulunan ilişkiler nedeniyle başka bir kategoriye geçişin zorunluluğunu üretir. Bu yapı Hegelci mantığın mekanik bir kopyası değildir. Marx’ın kategorileri tarihsel toplumsal ilişkilerdir; Hegel’in mantıksal belirlenimlerinden farklı bir içerik taşırlar. Buna rağmen düşüncenin kategorileri birbirinden yalıtılmış bir sınıflandırma halinde değil, bütünün oluşumunu ortaya koyan bir hareket içinde ele alması, Lenin’in Hegel ile Marx arasında gördüğü temel yakınlığı açıklar.
Bu yüzden Kapital yalnız çok miktarda iktisadi bilginin bir araya getirildiği eser değildir. Kapitalist toplumun görünür ilişkilerinden onların yapısal temellerine doğru ilerleyen, ulaştığı her belirlenimi daha geniş bir ilişki içinde yeniden kuran bir araştırmadır. Marx’ın ekonomi politiği eleştirisinin gücü, ekonomik kategorileri doğal ve değişmez şeyler gibi değil, tarihsel ilişkilerin biçimleri olarak kavramasında yatar. Diyalektik tam burada ekonomik çözümlemenin dışındaki bir felsefi süs olmaktan çıkar.
Görünüşün Ardında Sabit Bir Öz Aramamak
Diyalektik çözümleme açısından görünüş ile öz arasındaki ilişki özellikle önemlidir. Mekanik düşünce, görünüşün arkasında saklanan değişmez bir öz bulunduğunu varsayabilir. Hegelci hareket ise özün de ilişkisel ve dolayımlı olduğunu gösterir. Marx’ın politik iktisat eleştirisinde benzer bir hareket görülebilir: kapitalist toplumsal ilişkiler görünüşte bireylerin özgür değişimi, eşdeğerlerin mübadelesi ve hukuki eşitlik biçiminde ortaya çıkabilir. Bu görünüş basit bir yanılsama değildir; toplumsal ilişkinin gerçek biçimlerinden biridir. Fakat onun içinde daha derin üretim ve sınıf ilişkileri bulunmaktadır.
Diyalektik düşüncenin görevi görünüşü “yanlış” diye bir kenara atıp arkasındaki “doğru” özü göstermek değildir. Görünüşün hangi ilişkiler tarafından üretildiğini ve öz dediğimiz yapının kendisini görünüşte nasıl gerçekleştirdiğini açıklamaktır. Bu bakımdan kapitalist toplumun yüzey biçimleri ile üretim ilişkileri arasındaki bağ, yalnız epistemolojik bir hata düzeltmesi değildir. Toplumsal gerçekliğin kendi örgütlenme tarzıdır.
Lenin’in Hegel’e ilgisinin Marksist çözümleme açısından önemli sonuçlarından biri burada ortaya çıkar. Diyalektik, görünürdeki olguların altında tek bir maddi neden bulmaya çalışan indirgemecilik değildir. İlişkilerin farklı düzeylerinin birbirlerini nasıl ürettiğini ve dönüştürdüğünü kavramaya çalışır.
Çelişkiyi Mantıksal Hata Olmaktan Çıkarmak
Hegelci diyalektiğin Marksizm açısından en belirleyici miraslarından biri çelişkinin statüsüdür. Klasik biçimsel mantıkta çelişki, düşüncede ortadan kaldırılması gereken tutarsızlığı ifade eder. Hegel’de ise çelişki, hareketin dışarıdan gelen kazası değil, belirlenimlerin kendi sınırlarından doğan bir devinim kaynağıdır.
Marksist çözümlemede de toplumsal çelişki, yalnız teorik modelin çözemediği sorun değildir. Kapitalist üretimin kendisine ait ilişkiler karşıt yönlerde işleyebilir. Sermaye emeğe ihtiyaç duyar ve aynı zamanda emeğin maliyetini azaltmaya çalışır; üretici güçlerin gelişmesi toplumsal zenginliği artırırken aynı süreç yeni bağımlılık ve kriz biçimleri yaratabilir; özel çıkarların izlenmesi toplumsal bir üretim sistemi meydana getirirken bu bütünlük bireysel aktörlerin denetiminin dışına çıkabilir. Bu tür ilişkiler, toplumsal gerçekliğin dışarıdan karşı karşıya getirilmiş iki tarafı değildir. Aynı bütünlüğün birbirini gerektiren ve aynı zamanda birbirini sınırlayan momentleridir. Diyalektik düşüncenin önemi, çelişkiyi çözümleme dışına atmak yerine onu sistemin işleyişine dahil edebilmesidir.
Burada Hegel ile Marx arasındaki süreklilik de dönüşüm de açıkça görülür. Çelişkinin düşünsel hareket içindeki işlevi Hegel’den gelir; Marx’ta ise çelişkiler belirli tarihsel üretim ve sınıf ilişkileri içinde somutlaşır. Diyalektik aynı kalıba yeni maddi içerik yerleştirmek değildir; gerçeklik alanı değiştikçe kendisi de yeniden kurulmaktadır.
Bütünlük Neden Parçaların Toplamı Değildir?
Lenin’in Hegel’den çıkardığı derslerden biri de bütünlük düşüncesinin önemidir. Bir olgunun anlamı yalnız kendisine bakılarak kavranamaz; içinde bulunduğu ilişkiler ağıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu nedenle kapitalist toplumun çözümlemesi tekil ekonomik olgulardan hareket edebilse de, onları birbirinden bağımsız veriler olarak bırakmaz.
Ücret yalnız işçinin aldığı para miktarı değildir; emek gücünün meta biçimi, üretim süreci, sermaye birikimi ve sınıf ilişkileri içinde anlam kazanır. Para yalnız değişim aracından ibaret değildir; belirli bir toplumsal ilişki biçimidir ve sermayeye dönüşebileceği koşulları taşır. Sermaye ise yalnız servet veya para stoku değildir; kendisini genişletmeye yönelmiş belirli bir toplumsal üretim ilişkisidir.
Diyalektik bütünlük, bu kategorilerin büyük bir sistem içinde zorla eritilmesi anlamına gelmez. Tersine tekil belirlenimin ne olduğunu tam olarak görebilmek için onu ilişkileri içinde düşünmeyi gerektirir. Parça bütün içinde yok olmaz; bütün de parçalardan bağımsız metafizik bir organizma hâline gelmez. Birbirlerini karşılıklı olarak belirlerler. Bu yaklaşım mekanik materyalizmden önemli ölçüde ayrılır. Mekanik açıklama, toplumsal gerçekliği birbirine dışsal unsurların neden-sonuç ilişkisine dönüştürme eğilimindedir. Diyalektik düşünce ise ilişkilerin içsel olduğunu, bir belirlenimin kimliğinin diğer belirlenimlerle bağlantısından ayrı düşünülemeyeceğini ileri sürer.
“Zeki İdealizm” ve Kaba Materyalizm
Lenin’in Hegel okumalarının Marksist gelenek açısından en kışkırtıcı sonuçlarından biri, idealizm ile materyalizm karşıtlığının yalnız etiketler üzerinden yürütülemeyeceğini fark etmesidir. “Zeki idealizm” ile “aptal materyalizm” karşılaştırmasının ağırlığı buradadır. Söylenmek istenen idealizmin materyalizmden daha doğru olduğu değildir. Bir düşüncenin kendisini materyalist ilan etmesinin onu otomatik olarak gerçekliğin karmaşıklığını kavrayabilir hâle getirmediğidir.
Kaba materyalizm, maddi nedenleri kabul ederken ilişkilerin hareketini kaybedebilir. Toplumu ekonomik bir temel ile onun üzerinde mekanik biçimde duran kurumlar toplamı şeklinde düşünebilir; düşünceyi maddi koşulların doğrudan yansımasına indirgeyebilir; tarihsel süreçleri tek yönlü nedensellikle açıklayabilir. Böyle bir düşünce idealist olmayabilir fakat diyalektik de değildir.
Hegel ise idealist sisteminin sınırları içinde bile kategorileri hareket, dolayımlılık ve karşıtlık içinde düşünür. Lenin açısından bu nedenle Hegel’den öğrenmek, idealizme geri dönmek anlamına gelmez. Asıl mesele, materyalizmin mekanikleşmesine karşı diyalektik düşüncenin hareketini korumaktır. Bu ayrım Marksizmin felsefi özbilinci açısından önemlidir. Materyalizm bir dünya görüşü etiketi olarak değil, gerçek toplumsal ilişkilerin somut çözümlemesi içinde değer kazanır. Diyalektik olmadan materyalizm, değiştirmeyi amaçladığı dünyayı sabit kategorilerle tasvir eden bir doktrine dönüşebilir.
Hegelci Diyalektiğin “Materyalist Dostları”
Lenin’in hayatının son dönemindeki Hegel ilgisi yalnız kişisel çalışma defterlerinde kalmaz. Hegelci diyalektiğin materyalist bir perspektiften sistematik biçimde okunması, çevrilmesi ve tartışılması gerektiğini savunması, Marksist felsefe için ayrı bir yönelim önerdiğini gösterir. Hegel’i yalnız tarihsel bir düşman veya Marx’ın gençliğinde üzerinden geçtiği bir filozof saymak yerine, diyalektiğin hâlâ çalışılması gereken temel kaynaklarından biri olarak görür. Bu tavır, Marksizmin orijinalliğini Hegel’den bütünüyle kopuşta arayan anlayışla çatışır. Hegel’in güçlü biçimde okunması Marx’ın değerini düşürmez; aksine Marx’ın hangi düşünsel dönüşümü gerçekleştirdiğini daha açık hâle getirir. Bir düşünürün özgünlüğü, hiçbir öncüle sahip olmamasıyla ölçülemez. Felsefi özgünlük, miras alınan kavramların hangi biçimde dönüştürüldüğünde bulunabilir.
Lenin’in Hegel’e dönüşü bu açıdan Marksist düşüncenin köken kaygısını aşmaya çalışır. Hegel’den etkilenmiş olmak, Marksizmin idealizme teslim olması anlamına gelmez. Fakat Hegelci mirası inkâr etmek de Marx’ın düşünsel hareketini daha materyalist yapmaz.
Asıl soru, bu mirasın neye dönüştüğüdür.
Mantığın Politik İktisat Eleştirisine Dönüşmesi
Hegel ile Marx arasındaki ilişkiyi yalnız “yöntemin uygulanması” şeklinde tanımlamak yine de yetersiz kalabilir. Çünkü Marx’ın yaptığı şey hazır bir Hegelci yöntemi kapitalist ekonomiye taşımak değildir. Böyle bir modelde Hegel yöntem sağlayan filozof, kapitalizm ise yöntemin uygulandığı dışsal malzeme olurdu. Oysa diyalektik düşünce açısından yöntem ile içerik birbirinden bu kadar kolay ayrılamaz.
Marx’ın ekonomik kategorileri, Hegel’in mantıksal kategorileri değildir. Meta, değer, para ve sermaye kendi tarihsel özgüllükleri içinde geliştirilir. Bu nedenle politik iktisat eleştirisi Hegelci mantığın örneklerle doldurulmuş biçimi sayılamaz. Marx’ın araştırdığı nesne, düşünme biçiminin kendisini de dönüştürür. Bu fark, “uygulamalı Hegelcilik” ifadesinin sınırını gösterir. Marksizm Hegelci diyalektiği kullanıyorsa bile onu aynı biçimde koruyamaz. Maddi üretim, sınıf ilişkileri ve kapitalist ekonomik biçimler düşüncenin hareketini tarihsel özgüllüğe bağlar. Diyalektik böylece evrensel bir kavramsal şemanın dış gerçekliğe geçirilmesi olmaktan çıkar; incelenen gerçekliğin kendi ilişkilerinin kavramsal olarak yeniden kurulması hâline gelir.
Tam da burada Marx’ın Hegel’den kopuşunun gerçek anlamı bulunabilir. Kopuş diyalektiğin bırakılması değil, onun başka bir felsefi ve tarihsel zeminde dönüştürülmesidir.
Kapital’i Okumanın Diyalektik Koşulu
Lenin’in Hegel okumasının kalıcı sorusu sonunda kapitalin nasıl okunacağı meselesine ulaşır. Marx’ın eseri yalnız iktisat teorisi olarak okunursa, içerdiği kavramsal hareket kolayca gözden kaçabilir. Meta, para, sermaye, emek gücü, artı-değer ve birikim yalnız tanımlanacak ekonomik terimlere dönüşür. Oysa bu kategoriler arasındaki geçişler kapitalin teorik yapısının kendisini oluşturur.
Hegel’in Mantık Bilimi burada Marx’a verilecek hazır cevapları içermez. Hegel kapitalizmin sırrını önceden çözmüş değildir. Onun sağladığı şey, kategorilerin sabit tanımlar olmadığını, düşüncenin belirlenimleri hareketleri ve ilişkileri içinde kavraması gerektiğini gösterebilecek bir mantıksal eğitimdir.
Lenin’in Hegel’e dönüşünün değeri bu nedenle Marksizmi Hegelciliğe geri götürmesinde değil, Marx’ın materyalizminin diyalektik niteliğini ciddiye almasında bulunur. Materyalist olmak, yalnız düşüncenin dışında bir maddi gerçeklik bulunduğunu kabul etmek değildir; bu gerçekliği kendi hareketi, çelişkileri ve dolayımları içinde kavrayabilmektir. Bu açıdan Mantık Bilimi ile Kapital arasındaki bağ iki kitabın aynı sistemi kurmasından doğmaz. Hegel’in mantığı ile Marx’ın politik iktisat eleştirisi arasında içerik bakımından kapanmayacak bir mesafe vardır. Fakat tam da bu mesafenin içinde diyalektiğin dönüşümü görülebilir. Marx Hegel’i tekrar etmez; Hegel’in açtığı düşünsel hareketi tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal ilişkilerin eleştirisi içinde başka bir biçime sokar.
Lenin’in Hegel okumasının asıl önemi de bu dönüşümü fark etmesindedir: Hegel’den Marx’a geçiş, diyalektiğin terk edilmesi değil, diyalektiğin nesnesiyle birlikte değişmesidir. Marksizmin felsefi gücü, Hegel’i geçmişte bırakmış olmasında değil, Hegel’den devraldığı problemi kendi tarihsel gerçekliği içinde yeniden kurabilmesinde aranmalıdır.
