Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Tragedya ile Trajik Olan Arasındaki Ayrım
Gadamer, Hakikat ve Yöntem’de tragedya sorununu bağımsız bir edebî tür tartışması olarak ele almaz. Tragedya çözümlemesi, sanat eserinin oyun ve temsil olarak varoluşunu açıklayan daha geniş bir estetik ontolojinin parçasıdır. Eser, karşısında duran öznenin serbestçe değerlendirdiği bir nesne değildir; temsil sırasında gerçekleşen ve seyirciyi de kendi hareketine katan bir hakikat olayıdır. Bu nedenle tragedyanın ne olduğu yalnızca kahramanın başına gelenlere bakılarak belirlenemez. Seyircinin trajik olay karşısındaki deneyimi de tragedyanın yapısına dahildir.
Bu yaklaşım, tragedya ile trajik olanı birbirinden ayırmayı gerektirir. Trajik olan, sahne sanatlarının dışında da karşılaşılabilen bir insanlık durumudur. Bir kişinin yıkımı, suçuyla karşılaştığı sonuç arasındaki korkunç oransızlık ya da kaçınılmaz bir felaket, yaşamın içinde trajik olarak deneyimlenebilir. Tragedya ise trajik olayın yalnızca anlatılması değil, belirli bir anlam bütünlüğü içinde temsil edilmesi ve seyirci tarafından böyle deneyimlenmesidir. Gadamer’in ifadesiyle tragedya, trajik bir olaylar akışının trajik olarak yaşanan birliğidir.
Kierkegaard’ın yeniden kurduğu Antigone tam bu ayrımın sınırında durur. Onun acısı trajik bir nitelik taşır; ancak Gadamer’e göre bu acının trajik olması, ortaya çıkan yapının hâlâ bir tragedya olduğu anlamına gelmez.
Seyirci Tragedyanın Dışında Değildir
Gadamer, Aristoteles’in tragedya tanımında seyirci üzerindeki etkiye yer vermesini belirleyici kabul eder. Seyirci, tamamlanmış bir olayı uzaktan gözleyen edilgin kişi değildir. Tragedyanın oyunu ancak seyircinin onda gerçekleşen anlam hareketine katılmasıyla tamamlanır. Seyretme mesafesi bir kopuş değil, temsil edilen olayın birliğine katılma biçimidir. Aristoteles’in eleos ve phobos kavramlarının yalnızca “acıma” ve “korku” olarak çevrilmesi, Gadamer’e göre bu deneyimi aşırı derecede öznelleştirir. Burada söz konusu olan, kişinin kendi içinde ürettiği duygusal tepkiler değildir. Eleos, başkasının sefaleti karşısında insanı kaplayan ıstırap; phobos ise yıkıma sürüklenen birinin kaderi karşısında insanın içine işleyen ürpertidir. Her ikisi de seyirciyi kendi içine kapatmayan, tersine onu kendisinden çıkararak temsil edilen olaya bağlayan deneyimlerdir.
Trajik olay seyirciyi aşar, onu sürükler ve karşısındaki felakete kayıtsız kalma imkânını ortadan kaldırır. Tragedyanın etkisi, başkasının acısının psikolojik olarak taklit edilmesi değil, insanın kendi sonluluğuyla karşılaşmasıdır. Seyirci kahramanın yerinde olduğunu hayal etmekle kalmaz; kahramanın yazgısında kendisi için de geçerli olan bir varoluş düzenini tanır. Bu nedenle Gadamer’in tragedya anlayışının merkezinde kahramanın iç dünyasından çok, kahraman ile seyirci arasında kurulan ortaklık bulunur. Tragedya, özel bir acının teşhir edilmesi değil, acı aracılığıyla ortak bir insanlık hakikatinin tecrübe edilmesidir.
Trajik Suçun Oransızlığı
Trajik olay, suç ile ceza arasında kurulmuş ahlaki bir denge değildir. Kahramanın bir yanlış yaptığı ve bunun karşılığında hak ettiği cezayı aldığı anlatılar, tek başına tragedya oluşturmaz. Gadamer, tragedyanın ahlaki bir hesap defteri gibi okunmasına açıkça karşı çıkar. Suç ile kefaret birbirini tam olarak karşıladığında trajik fazlalık ortadan kalkar ve olay, etik yargının sınırlarına çekilir. Tragedyanın belirleyici niteliği, eylemin suçu ile sonuçlarının büyüklüğü arasındaki oransızlıktır. Kahramanın eyleminde bir suç bulunabilir; fakat onu kuşatan felaket bu suçla tüketilemez. Oidipus’un yıkımı, tek tek kararlarının ölçülebilir sonucu değildir. Antigone’nin ölümü de yalnızca bir yasa ihlalinin karşılığı olarak anlaşılamaz. Trajik sonuç, eylemin sınırlarını aşar ve kahramanı içine alan daha geniş bir yazgı kudretine işaret eder.
Gadamer modern tragedyada suçun öznelleşebileceğini kabul eder. Modern kahramanın karakteri, kararları ve bilinci antik kahramana göre daha belirleyici olabilir. Fakat suç ve yazgı bütünüyle öznelleştirildiğinde tragedya ortadan kalkar. Modern tragedya da klasik yazgı anlayışından bir unsur taşımak zorundadır: Bireyin gerçekleştirdiği eylem ile karşılaştığı sonuç arasında kapanmayan bir mesafe bulunmalıdır. Dolayısıyla Gadamer’in iddiası modern çağda tragedyanın imkânsız olduğu değildir. Tragedyanın çözülmesi, modern öznenin ortaya çıkışından değil, trajik olayın bütünüyle bireysel bilinç ve psikolojik suç düzeyine indirgenmesinden kaynaklanır.
Kierkegaard’da Antik Keder ve Modern Acı
Kierkegaard, Ya/Ya da’daki antik ve modern tragedya çözümlemesinde iki farklı acı çekme biçimini karşı karşıya getirir. Antik tragedyada kahramanın yıkımı aile, soy, devlet ve yazgı gibi “tözsel belirlenimler” içinde gerçekleşir. Kişi kendisinden önce başlayan bir suç tarihinin içine doğar. Eylemi kendisine aittir; fakat bu eylemin koşullarını kendisi yaratmamıştır.
Sophokles’in Antigone’si Oidipus soyunun dışında düşünülemez. Kardeşini gömmesi yalnızca bağımsız bir bireyin özgür seçimi değildir. Aile bağlılığı, tanrısal yasa, soyun geçmişi ve babaların suçlarının çocuklarda sürmesi onun eyleminde birleşir. Antigone hem eyleyen hem de kendisinden önce kurulmuş bir zorunluluğa maruz kalan kişidir. Bu nedenle antik trajik suç, suçluluk ile suçsuzluğun kesin biçimde birbirinden ayrılamadığı bir belirsizlik taşır.
Modern insan ise kendisini bağımsız bir bilinç ve karar sahibi özne olarak deneyimler. Acı artık yalnızca dışsal yazgının ağırlığından doğmaz; bireyin kendi üzerine düşünmesinden, kendisiyle uzlaşamamasından ve sorumluluğunu kendi bilincinde taşımasından kaynaklanır. Antik tragedyanın kederi ortak ve kalıtsal bir düzene bağlıyken modern acı, kendisiyle çatışan bilincin iç dünyasında yoğunlaşır.
Kierkegaard’ın karşıtlığı bu bakımdan gerçekten güçlüdür: Bir tarafta ailenin üzerine çöken lanetten doğan klasik acı, diğer tarafta kendisiyle birlik kuramayan bilincin parçalanmasından doğan modern acı bulunur. Gadamer bu ayrımın parlaklığını kabul eder. Buna rağmen modern iç çatışmanın trajik olana yalnızca yaklaştığını söyler. Çünkü acı çekmenin derinliği, kendi başına tragedyanın ölçütü değildir.
Kierkegaard’ın Yeniden Yazdığı Antigone
Kierkegaard’ın modern Antigone’si, Sophokles’in kahramanının doğrudan yeniden anlatımı değildir. Oidipus’un suçunu bilen ve bu bilgiyi kendi içinde saklayan yeni bir figürdür. Aile sırrı artık yalnızca soyun dışsal yazgısı olarak işlemez; Antigone’nin bilincine yerleşmiş, kendisiyle ilişkisini belirleyen içsel bir ağırlığa dönüşmüştür. Bu Antigone, babasının hatırasını ve ailesinin onurunu koruyabilmek için sırrını açıklayamaz. Fakat Haimon’a duyduğu sevgi, kendisini sevdiği kişiye bütünüyle açmasını gerektirir. Babaya sadakat ile sevgiliye açıklık aynı bilinçte çatışır. Sırrı korursa Haimon’dan kendi varlığının esasını saklayacak; sırrı açıklarsa babasına ve soyuna ihanet edecektir.
Sophokles’in tragedyasında Antigone ile Kreon arasındaki karşılaşma kamusal bir sahnede gerçekleşir. Aile görevi ile devlet buyruğu, tanrısal yasa ile siyasal yasa eylem içinde çatışır. Kierkegaard’ın Antigone’sinde çatışmanın ağırlığı dış dünyadan iç dünyaya taşınır. Sahne artık dışarıda değil, Antigone’nin bilincindedir. Onun temel deneyimi eylemden çok sır, kaygı, düşünüm ve suskunluktur.
Modern Antigone antik kederi bütünüyle kaybetmez. O hâlâ Oidipus’un kızıdır ve ailesinin geçmişi tarafından belirlenmektedir. Ancak bu geçmişi bilinçli biçimde taşıdığı için kederi modern acıya dönüşür. Kader, yalnızca başına gelen bir şey değil, üzerinde düşündüğü, sakladığı ve kendi varlığının içine yerleştirdiği bir sırdır. Antigone’nin çatışması Kreon ile karşılaşmasından kendi kendisiyle karşılaşmasına doğru çekilir.
Modern Antigone Neden Yalnızca Trajik Olana Yaklaşır?
Gadamer’in eleştirisi, Kierkegaard’ın modern Antigone’sinin yeterince acı çekmediği anlamına gelmez. Tam tersine onun acısı yoğun, bölünmüş ve yıkıcıdır. Sorun, bu acının büyük ölçüde kendi içine kapanmış bir bilincin acısı olmasıdır. Kierkegaard, antik yazgı ile modern içselliği aynı figürde bir araya getirmeye çalışır. Fakat içselliğin ağırlığı arttıkça trajik olayın ortak dünyası zayıflar. Ailenin üzerine çöken lanet, herkes için bağlayıcı bir yazgı olmaktan çıkarak yalnızca Antigone’nin bildiği ve taşıdığı bir sır hâline gelir. Çatışma seyircinin önünde eylem olarak gerçekleşmek yerine, kahramanın ruhsal içeriğinde saklanır.
Bu dönüşüm trajik bir ruh durumu yaratabilir; fakat Gadamer’in tragedya ölçütü bakımından yeterli değildir. Tragedyada seyirci, kahramanın özel bilincine dışarıdan bakmaz. Temsil edilen olayın anlam birliğine katılır ve orada kendi sonluluğunu tanır. Modern Antigone’nin sırrı ise doğası gereği paylaşılmaya direnir. Onun acısı, ortak bir yazgının temsilinden çok, başkasına bütünüyle açılamayan bireysel bir içselliğin biçimi hâline gelir.
Gadamer’in “yalnızca trajik olana yaklaşır” hükmü tam bu noktaya yönelir. Kendisiyle kavgalı bilincin acısı trajik özellikler taşıyabilir; yine de tragedyanın gerçekleşmesi için bireysel bölünmenin ötesinde bir anlam sürekliliği gereklidir. Trajik sonuç, kahramanın psikolojisini aşmalı ve seyircinin de kendisini içinde tanıyabileceği ortak bir varlık düzenine açılmalıdır.
Trajik Olumlama ve Ortak Hakikat
Gadamer, tragedyanın seyircide meydana getirdiği sonucu “trajik olumlama” üzerinden düşünür. Bu olumlama, kahramanın başına gelenlerin haklı ya da adil olduğunu kabul etmek değildir. Seyirci ne ahlaki bir dünya düzeninin doğruluğunu ne de kahramanın cezalandırılmasını onaylar. Olumlanan şey, insan varoluşunun sonluluğu ve eylemin sonuçları üzerinde hiçbir öznenin tam egemenlik kuramayacağı hakikatidir.
Trajik felaket karşısında ilk tepki, olanı reddetme arzusudur. Seyirci yıkımın gerçekleşmemesini, olayların başka türlü gelişmesini ister. Fakat trajik sonuç tamamlandığında bu direnç çözülür. Seyirci, felaketi ahlaken haklı bulduğu için değil, “durum budur” diyerek insanın sınırlılığını tanıdığı için bir kabule ulaşır. Bu kabul, bireysel teslimiyet değil, ortak bir kendini bilme deneyimidir. Kahramanın başına gelen, yalnızca ona ait istisnai bir talihsizlik olmaktan çıkar. Seyirci kaderin gücü karşısında kendi kırılganlığını, eylem ile sonuç arasındaki denetlenemez mesafeyi ve sonlu oluşunu tanır. Trajik acının aşırılığında herkese ait bir şey deneyimlenir; Gadamer bu deneyimi gerçek bir ortaklık olarak tanımlar.
Kierkegaard’ın modern Antigone’si ise ortak hakikatin bu temsil biçimini içsel sır lehine daraltır. Seyirci onun bölünmesini anlayabilir, acısına yaklaşabilir ve yalnızlığından etkilenebilir. Ancak kahramanın acısı, ortak bir varlık düzenini temsil etmekten çok, kendi bilincine kapanmış benzersiz bir bireyin sırrı olarak kaldığında trajik olumlamanın zemini eksilir.
Modern Öznenin Doğuşu Tragedyanın Sonu mudur?
Gadamer’in yaklaşımından modern öznenin doğuşunun zorunlu olarak tragedyanın sonu olduğu sonucu çıkarılamaz. Böyle bir hüküm, onun modern tragedya hakkındaki ayrımını fazla genişletir. Gadamer, modern eserlerde suçun ve sorumluluğun öznelleştiğini kabul eder; fakat tragedyanın devam edebilmesi için yazgının klasik kudretinden bir unsurun korunması gerektiğini savunur. Çözülme, içselliğin varlığından değil, bütün trajik yapının içselliğe indirgenmesinden doğar. Modern kahraman kendi eylemini sorgulayabilir, vicdanıyla çatışabilir ve suçunu kişisel biçimde üstlenebilir. Buna rağmen eyleminin sonuçları onun niyetini, bilgisini ve sorumluluğunu aşabiliyorsa tragedya hâlâ mümkündür. Trajik olan, özne ile yazgıdan birinin diğerini ortadan kaldırmasında değil, ikisinin birbirinden ayrılamadığı oransızlıkta ortaya çıkar.
Kierkegaard’ın Antigone’si bu dengenin sınırını gösterir. Antik yazgı hâlâ figürün geçmişinde bulunmaktadır; fakat trajik ağırlık giderek onun refleksif bilincinde toplanır. Böylece Antigone, tam bir modern tragedya kahramanı olmaktan çok, antik tragedyanın ortak dünyası ile modern bilincin yalnızlığı arasında kalmış bir ara figüre dönüşür.
Sonuç
Gadamer’in Kierkegaard eleştirisi, modern içselliğin küçümsenmesine dayanmaz. Kierkegaard, aile lanetinden doğan klasik keder ile kendisiyle uzlaşamayan bilincin modern acısı arasındaki farkı olağanüstü bir kesinlikle yakalamıştır. Gadamer’in itirazı, bu karşıtlığın tragedyanın özünü tek başına açıklayamayacağıdır. Acının içselleşmesi insanı daha yalnız, daha düşünceli ve daha derinden bölünmüş hâle getirebilir. Fakat acının derinliği ile tragedyanın gücü aynı şey değildir. Tragedya, bireysel bilincin yarılmasından daha fazlasını gerektirir: Suç ile sonuç arasındaki oransızlık, yazgının bireyi aşan kudreti, temsilin anlam bütünlüğü ve seyircinin kendi sonluluğunu tanıdığı ortak deneyim.
Kierkegaard’ın yeniden yazılmış Antigone’si trajik bir figürdür; çünkü geçmişin yükü ile kendi bilinci arasında parçalanır. Yine de Gadamer’e göre artık bir tragedyanın kahramanı değildir. Onun sırrı ortak dünyadan çekilmiş, çatışması içsel sahneye taşınmış ve acısı paylaşılabilen bir yazgıdan bireysel bilincin kapalı hakikatine dönüşmüştür. Bu nedenle Gadamer’in hükmü, modern acının trajik değerini reddetmez; tragedyanın sınırını belirler. Trajik olan insanın kendi içinde yaşanabilir. Tragedya ise ancak bu acı özel bir ruh durumunu aşarak seyircinin de katıldığı ortak bir hakikat hâline geldiğinde gerçekleşir.
