Slavoj Žižek, “Žižek on Lars von Trier” başlıklı YouTube konuşmasında hem Danimarka’yı hem de Lars von Trier sinemasını kendine özgü ironik üslubuyla okur. Danimarka’ya duyduğu neredeyse aşırı hayranlığı gizlemez: 20’ler ve 30’larda sinemada bir “süper güç” olduğunu hatırlatır; Borgen, Lego, Kopenhag ve Niels Bohr gibi unsurları aynı nefeste sayar. Ama asıl uğraştığı şey, bu kültürel zeminin içinden yükselen, tuhaf, kışkırtıcı ve rahatsız edici bir figür olarak Lars von Trier’in filmleridir.
Žižek’in konuşması, yüzeyde bir “Trier seviyorum / sevmiyorum” listesi gibi görünse de, aslında melankoli, zekâ, provokasyon ve “mutlu son” üzerine felsefi bir tartışmaya açılır. Europa, Idioterne ve Melancholia üzerinden ilerleyen bu kısa ama yoğun okuma, hem modern sinemanın hem de çağdaş felsefi eleştirinin sınır çizgilerini yoklar.
Danimarka Sineması: Küçük Ülkeden Büyük Sinema
Žižek, Trier’e gelmeden önce coğrafyanın altını çizer: Danimarka, yüzölçümü küçük ama sinemada tarihsel ağırlığı büyük bir ülkedir. 1920’lerin sonu ve 1930’larda, dünyayı yönlendiren sinematografik merkezlerden biri olduğundan söz eder. Bu vurgu tesadüfi değildir: Trier’i yalnız başına, “deli bir auteur” gibi değil; uzun bir sinema geleneğinin geç, sapkın ama güçlü mirasçısı olarak okumamızı ister.
Aynı bağlamda Danimarka’nın bilimsel ve kültürel başka başarılarını da hatırlatır: Kopenhag Okulu, Niels Bohr, kuantum mekaniği tartışmaları, Borgen dizisi, Lego… Böylece Danimarka, Žižek’in gözünde yalnızca “sevimli bir İskandinav ülke” değil, düşünce ile imgeyi, bilim ile sanatı eşzamanlı üretebilen yoğun bir kültürel düğüm hâline gelir. Trier de bu düğümün sinemadaki en problemli düğümlerinden biridir.
Žižek’in Gözünden Lars von Trier: Hayranlık ve Rahatsızlık
Žižek, Lars von Trier’i açıkça “sevdiğini” söyler ama bu sevgi koşulsuz değildir. Trier’i büyük bir isim olarak kabul eder; fakat filmografisinin tamamına aynı yakınlıkla yaklaşmaz. Bir yanda Europa ve Melancholia gibi filmleri “muazzam” bulur, öte yanda Idioterne’yi neredeyse alenen aşağılar.
Bu ikili tavır, aslında Žižek’in genel eleştirmen konumunu da gösterir: Bir düşünür olarak Trier’in zekâsını, sinemasal risk alma kapasitesini ve melankoliyi sahneye koyma biçimini takdir eder; ama aynı zamanda, bu zekânın zaman zaman kendi üzerine kapanan, gösterişçi ve “kendi iyiliği için fazla zeki olma” riskini de taşımakta olduğunu düşünür. Trier’in filmlerindeki felsefi referansların ve entelektüel oyunların, kimi anlarda sinemanın ritmini bozan bir “fazlalık” gibi çalıştığını ima eder.
Europa: Hipnoz, Tarih ve Kıta Melankolisi
Žižek’in çok sevdiğini söylediği ilk büyük durak Europa’dır. Trier’in erken dönemiyle özdeşleşen bu film, savaş sonrası Avrupa’nın kabusunu hipnotik bir atmosferle birleştirir. Tren rayları, sesli hipnoz, siyah-beyaz görüntülerin içine sızan renk patlamaları… Tüm bunlar, yalnızca biçimsel deney değil; kıtanın tarihsel bilinçaltını sahneye çağıran bir melankoli estetiğidir.
Žižek açısından Europa, Trier’in “saf politik” ya da “saf estetik” bir çizgi izlemediğini, ikisini rahatsız edici bir biçimde iç içe geçirdiğini gösterir. Bu yüzden film, Danimarka sinemasının tarihsel gücünü çağırırken, aynı anda Avrupa’nın parçalanmış öznesini ve suçluluk duygusunu da bedenleştirir.
Idioterne: Provokasyonun Tıkandığı Yer
Tam bu noktada Žižek, ani bir kırılmayla Idioterne’ye gelir ve tavrı sertleşir. Filmi “nefret ettiğini” söyleyecek kadar ileri gider; hatta ironik biçimde, filmin başlığındaki “aptallar” için yapılmış bir film gibi gördüğünü ifade eder.
Idioterne, Dogma 95 manifestosunun sert estetiği, amatör oyunculuklar ve “aptallığı performe eden” bir grup insanın hikâyesi üzerinden burjuva normlarını yıkmaya çalışır. Ancak Žižek, bu yıkım jestinin gerçekten radikal olmadığını, daha çok güvenli bir skandala benzediğini ima eder.
Onun açısından film, provokasyon ile felsefi ciddiyet arasındaki çizgiyi kaybeder: Toplumsal normlara karşı çıkıyormuş gibi yapar, ama bu karşı çıkış, sonunda “şok edici görüntüler dizisi” olmaktan öteye geçmez. Burada Trier’in “kendi iyiliği için fazla zeki olma” arzusu, sahici bir politik ya da etik sorgulamanın yerine geçen gösterişli bir poz gibi görünür.
Melancholia: Kıyametin Mutlu Sonu
Žižek’in en çok sevdiği film ise kuşkusuz Melancholia’dır. Hatta onu “muazzam derecede sevdiğini” söyler ve şaşırtıcı bir şekilde “mutlu bir film” olarak nitelendirir. Bu ifade, kötü bir espri niyetiyle söylenmiş değildir; tam tersine, Žižek ciddiyetle bu filmin ona “Bu hayat boktur, kirli ve saçma; buna rağmen bir tür mutlu son mümkün” hissini verdiğini savunur.
Melancholia’da yaklaşmakta olan gezegen, yalnızca fiziksel bir yok oluş tehdidi değil; depresyon, felç edici melankoli ve modern öznenin dünya ile kurduğu bozulmuş ilişkinin kozmik alegorisine dönüşür. Justine karakteri, klasik anlamda “hayata tutunamayan” depresif biri gibi görünür; oysa Žižek’in okumasında, felaket anına en çok hazır olan kişidir.
Normal olmayı başaran, “hayata uyum sağlamış” karakterler panik ve inkâr içindeyken, Justine dünyanın sonunu neredeyse dinginlikle karşılar. Böylece film, melankoliyi pasif bir beğenmeyiş hali olmaktan çıkarır; dünyanın saçmalığını kabul eden ama tam da bu kabul sayesinde sahte tesellilerden vazgeçebilen radikal bir bakışa dönüştürür.
Žižek’in Melankoli Yorumu: Mutluluk, Umut Değil Hakikat
Žižek’in Melancholia’yı “mutlu film” olarak görmesi, alışıldık anlamda bir iyimserlik değildir. Film, dünyayı kurtarmaz; tersine, dünyayı gerçekten yok eder. Ne kahramanlık öyküsü ne de son anda gelen bir mucize vardır. O hâlde bu “mutluluk” nereden gelir?
Žižek için mutluluk, burada hakikatin kabulünden doğar. Sahte umutların, sahte uyum biçimlerinin ve “her şey düzelecek” yalanının çökmesiyle birlikte, özne ile dünya arasındaki ilişki çıplak hâliyle görünür. Melankoli, bu çıplaklık karşısında kaçmak yerine ona bakabilme cesaretidir.
Dolayısıyla filmdeki “mutlu son”, hayata yeniden bağlanma değil; hayatın yalan katmanlarından sıyrılmış hâlini sonuna kadar görmeyi göze alma cesaretidir. Žižek’in bakışında, Melancholia’nın derin tatmini buradan gelir: Kıyamet, aynı zamanda bütün sahte anlatıların da çöküşüdür.
“Fazla Zeki” Olmak: Trier’e Yönelik Žižekçi Eleştiri
Žižek, tüm bu övgülerin yanında Trier’e dönük temel bir eleştiri de getirir: Trier’in bazen “kendi iyiliği için fazla zeki” davranmak istediğini söyler. Bu, sadece filmlerine felsefi göndermeler yerleştirmesi anlamına gelmez; daha derin bir meseleye işaret eder.
Trier, kimi filmlerinde, özellikle de sevmediği Idioterne örneğinde, seyircinin şok olma arzusunu besleyen türden “entel provokasyonlar” üretir. Žižek’e göre bu türden bir provokasyon, gerçek bir radikal sorgulamanın yerine geçmeye başladığında, zekâ kendini iptal eder.
Amerikalıların entelektüeller hakkında kullandığı “maniac” tabirini hatırlatması da bu yüzden: Trier, kimi anlarda, zekâsını gerçekten riskli ve sahici sorulara yöneltmek yerine, zekâsının gösterisini yapmayı seçiyor gibi görünür. Žižek’in asıl takdir ettiği, bu gösterinin zayıfladığı değil, askıya alındığı anlar: Europa’daki tarihsel bilinçaltı ve Melancholia’daki kozmik melankoli gibi.
Kopenhag Okulu, Niels Bohr ve Danimarka’nın Düşünsel İklimi
Žižek’in konuşmasında kısa ama anlamlı bir sapma da Kopenhag Okulu ve Niels Bohr’a ayrılmıştır. Bohr’un Einstein’a karşı “kazandığını” düşünmesi, onun gözünde Danimarka’yı yalnızca sinemada değil, düşüncenin başka alanlarında da bir tür “laboratuvar” hâline getirir.
Kopenhag yorumu, belirsizlik, olasılık ve gözlemcinin rolü gibi kavramlarla yüklü bir fizik kuramı olmakla kalmaz; modern öznenin dünya ile ilişkisi hakkında da güçlü metaforlar sunar. Lars von Trier’in sineması, özellikle de Melancholia gibi filmler, bu belirsizlik ve kararsızlık duygusunu görsel düzeyde yeniden üretir.
Bu açıdan bakıldığında, Bohr ile Trier arasında doğrudan bir bağ kurmak gerekmez; ama Žižek’in Danimarka’ya dair vurguları, ülkeyi felsefe, bilim ve sanatın tuhaf bir bileşim mekânı olarak kodlar. Melankoli, bu mekânda yalnızca duygusal bir durum değil, düşünsel bir iklimin adı hâline gelir.
Sonuç: Melankoli, Sinema ve Žižek’in Bakışı
“Žižek ve Lars von Trier: Melankoli ve Sinema” başlığı altında toplanabilecek bu konuşma, aslında üç temel hattı birleştirir:
- Danimarka: Küçük ama sinemada ve düşüncede tarihsel olarak etkili bir ülke.
- Trier: Bu ülkenin en tartışmalı sinemacısı; büyük filmler ile tartışmalı provokasyonlar arasında gidip gelen bir auteur.
- Žižek: Hem hayranlık duyan hem de sertçe eleştiren, melankoliyi karanlık bir depresyon değil, hakikate açılan bir pencere olarak okuyan filozof.
Europa, Idioterne ve Melancholia üzerinden yapılan bu okuma, yalnızca birkaç filmin değerlendirmesi değildir. Žižek, Trier’in sinemasını kullanarak daha geniş bir soru sorar: Sinema, melankoliyi sadece estetize eden bir duygu rejimi mi kurar, yoksa dünyayı ve kendimizi düşünmenin radikal biçimlerinden birine de kapı aralayabilir mi?
Žižek’in Melancholia’ya dair “mutlu film” ifadesi, tam da bu sorunun etrafında anlam kazanır. Mutluluk, burada “iyi biten hikâye” değil; dünyanın saçmalığına rağmen, sahici bir bakışın mümkün olduğunu görmenin tuhaf ve rahatsız edici sevincidir.
