Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
“Kendinin tamamen karşıtı olan bir kendilik sanatı. Kendi varlığını bir sanat nesnesi haline getirmek; asıl zahmete değen iş budur.”
— Michel Foucault
Kendilik Bir Öz Değil, Bir Çalışmadır
Foucault’nun düşüncesinde insan, kendi içinde saklı duran değişmez bir hakikatin taşıyıcısı değildir. Modern özne anlayışı çoğu zaman insanı şöyle düşünür: Her bireyin içinde, keşfedilmeyi bekleyen gerçek bir benlik vardır; kişi kendini tanıdıkça, kendine döndükçe, kendi içindeki özü buldukça özgürleşir. Foucault bu fikre temkinli yaklaşır. Çünkü ona göre “kendilik” dediğimiz şey, yalnızca içsel bir derinlik ya da psikolojik bir çekirdek değildir. Kendilik, tarihsel olarak kurulan, iktidar ilişkileriyle biçimlenen, bilgi düzenleri tarafından adlandırılan ve aynı zamanda kişinin kendi üzerinde çalışmasıyla dönüştürülebilen bir alandır.
Bu yüzden Foucault’da kendini bilmek, yalnızca “ben kimim?” sorusuna cevap aramak değildir. Daha temel soru şudur: Beni ben yapan biçimler nasıl kuruldu? Hangi bilgi düzenleri, hangi ahlaki normlar, hangi toplumsal beklentiler ve hangi iktidar ilişkileri bana “kendim” dediğim şeyi verdi? Foucault’nun asıl ilgisi, insanın içindeki sabit özü bulmak değil; insanın nasıl özne haline getirildiğini ve buna karşı nasıl başka türlü bir özneleşme imkânı kurabileceğini anlamaktır.
Burada “kendilik sanatı” kavramı belirleyici hale gelir. Kendilik sanatı, insanın kendi yaşamını rastlantıya, alışkanlığa, norma ya da başkalarının ona verdiği kimliklere tamamen teslim etmemesi demektir. Kişi kendi üzerine çalışır; arzularını, korkularını, davranışlarını, düşünme biçimlerini, bedeniyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenler. Bu çalışma dışarıdan bakıldığında yalnızca ahlaki bir disiplin gibi görünebilir. Fakat Foucault için mesele basit bir ahlakçılık değildir. Kendilik sanatı, yaşamı bir biçim problemi olarak kavramaktır.
Yaşamın Sanat Nesnesine Dönüşmesi
“Kendi varlığını bir sanat nesnesi haline getirmek” ifadesi ilk bakışta tehlikeli biçimde estetik bir süsleme çağrıştırabilir. Sanki insanın hayatı güzel görünmeli, zarif biçimde sahnelenmeli, başkalarının bakışında etkileyici bir imgeye dönüşmelidir. Oysa Foucault’nun kastettiği şey bu değildir. Burada sanat, dekoratif bir dış görünüş değil; biçim verme eylemidir. Sanat nesnesi, gelişigüzel bırakılmış bir şey değildir. Üzerinde çalışılmış, dönüştürülmüş, belirli bir biçime kavuşturulmuş şeydir.
Foucault’nun ilgilendiği sorun şudur: İnsan neden yalnızca yaptığı eserleri sanat nesnesi olarak düşünür de kendi yaşamını bir biçimlendirme alanı olarak düşünmez? Bir heykeltıraş taşı yontar, bir ressam yüzeyi düzenler, bir yazar dili işler. Peki insan kendi varoluşunu, alışkanlıklarını, hazlarını, korkularını, ilişkilerini, konuşma biçimini, susma biçimini, arzularını ve sınırlarını neden aynı ciddiyetle işlemesin?
Bu soru Foucault’nun geç dönem düşüncesinde özellikle önem kazanır. Hapishane, klinik, delilik, disiplin ve iktidar analizlerinden sonra Foucault, öznenin yalnızca iktidar tarafından üretilen edilgin bir varlık olmadığını gösteren başka bir hatta yönelir. Bu hat, insanın kendi üzerinde uyguladığı pratiklere bakar. Antik Yunan ve Roma’daki kendilik kaygısı, ruhun eğitimi, bedenin terbiyesi, hazların ölçüsü, konuşmanın doğruluğu ve yaşamın biçimi bu nedenle Foucault için yalnızca tarihsel merak konusu değildir. Bunlar, modern insanın unutmuş olduğu bir soruyu yeniden açar: Yaşam yalnızca yaşanacak bir şey midir, yoksa biçim verilecek bir şey midir?
Kendilik Kaygısı ve Kendini Bilme
Batı düşüncesi çoğu zaman “kendini bil” buyruğunu merkeze almıştır. Delphi tapınağındaki bu ifade, felsefe tarihinde insanın kendine dönmesinin en güçlü formüllerinden biri haline gelir. Foucault ise bu buyruğun yanında çoğu zaman unutulan başka bir kavrama dikkat çeker: Kendilik kaygısı. Antik dünyada insanın kendini bilmesi, soyut bir iç gözlemden ibaret değildir. Kendini bilmek, kendine bakmakla, kendine özen göstermekle, kendini dönüştürmekle birlikte düşünülür.
Kendilik kaygısı, kişinin kendisine kapanması değildir. Tam tersine, kendisiyle kurduğu ilişkiyi düzenleyerek dünyayla ve başkalarıyla daha doğru bir ilişki kurmasıdır. İnsan kendi üzerinde çalışmadığında, yalnızca dış etkilerin, tutkuların, korkuların, beklentilerin ve iktidar biçimlerinin taşıyıcısı olur. Kendilik kaygısı, bu edilginliği kırmaya yöneliktir. Kişi kendi düşüncesini denetler, davranışlarını sınar, konuşmasının sonuçlarını tartar, hazlarıyla ilişkisinde ölçü arar, kendini başkalarının bakışına tamamen teslim etmemeye çalışır.
Bu noktada Foucault’nun kendilik sanatı, basit bir bireycilik değildir. Modern bireycilik çoğu zaman “kendin ol” cümlesiyle özetlenir. Fakat bu cümle, çoğu zaman piyasanın, tüketimin ve görünürlüğün diline kolayca dönüşür. “Kendin ol” denildiğinde insanın kendini sergilemesi, farklı görünmesi, ayırt edilebilir bir kimlik üretmesi istenir. Foucault’nun kendilik sanatı bundan farklıdır. Burada mesele kendini pazarlamak değil, kendini dönüştürmektir. Mesele görünür bir kişilik üretmek değil, yaşama biçimi üzerinde düşünsel ve etik bir emek harcamaktır.
İktidarın Ürettiği Özneye Karşı Başka Bir Özneleşme
Foucault’nun bütün düşüncesinde özne sorunu merkezi bir yerde durur. İnsan, yalnızca özgür iradesiyle kendini kuran bağımsız bir varlık değildir. Okul, hastane, hapishane, ordu, aile, psikiyatri, cinsellik söylemleri, hukuk ve bilimsel bilgi biçimleri insanı sürekli sınıflandırır. Ona ad verir, onu ölçer, değerlendirir, normal ya da anormal ilan eder. Böylece birey kendini çoğu zaman başkalarının kurduğu dilin içinden tanır.
Bu nedenle Foucault için özgürlük, iktidarın tamamen dışında saf bir alan bulmak değildir. Böyle bir dışarısı yoktur. İnsan her zaman ilişkiler, normlar ve söylemler içinde yaşar. Fakat bu, özgürlüğün imkânsız olduğu anlamına gelmez. Özgürlük, tam da bu ilişkilerin içinde başka türlü davranabilme, başka türlü düşünme ve kendisiyle başka bir ilişki kurabilme imkânıdır.
Kendilik sanatı burada devreye girer. İktidar insanı belirli bir özneye dönüştürür; fakat kişi kendi üzerinde çalışarak bu özneleşme biçimlerini sorgulayabilir. Kendisine verilen kimlikleri mutlak hakikat gibi kabul etmek zorunda değildir. “Ben buyum” demeden önce, “Bana bu benlik nasıl verildi?” diye sorabilir. Foucault’nun düşüncesindeki özgürleştirici güç tam da buradadır. Özgürlük, kendi içindeki saf özü bulmak değil; kendini belirleyen biçimleri görerek onlarla başka türlü ilişki kurmaktır.
Bu anlamda kendilik sanatı, iktidara karşı doğrudan bir kaçış değil, iktidarın ürettiği özne biçimlerine karşı bir dönüştürme pratiğidir. İnsan kendini tamamen yeniden yaratamaz; fakat kendisine verilmiş biçimleri aynen sürdürmek zorunda da değildir. Yaşam, bu aralıkta şekillenir.
Ahlak Değil, Etik Bir Biçim Sorunu
Foucault’nun geç döneminde ahlak ile etik arasında önemli bir ayrım vardır. Ahlak, çoğu zaman dışarıdan gelen kurallar bütünüdür: Ne yapılmalı, ne yapılmamalı, hangi davranış doğru, hangisi yanlış, hangi arzu meşru, hangisi yasak? Etik ise kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin biçimidir. Bir insan yalnızca kurallara uyduğu için etik bir varlık olmaz. Asıl mesele, kişinin kendi arzularıyla, bedeniyle, hazlarıyla, düşünceleriyle ve eylemleriyle nasıl ilişki kurduğudur.
Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü Foucault, insanı baskılayan ahlaki yasaların yerine sınırsız bir özgürlük savunmaz. Onun ilgisi, yasa ile başıboşluk arasındaki basit karşıtlığı aşar. Kendilik sanatı, insanın kendini ölçüsüzce salması değildir. Tam tersine, kişi kendi üzerinde bir biçim çalışması yapar. Arzularını bastırmak yerine onları tanır; hazlarını inkâr etmek yerine onlarla nasıl ilişki kuracağını düşünür; bedeni küçümsemek yerine bedenin yaşam içindeki yerini kavrar.
Foucault’nun antik etikle ilgilenmesinin nedeni de budur. Antik dünyada etik, yalnızca yasaklar üzerinden değil, yaşam tarzı üzerinden düşünülür. Nasıl yaşamalı? Hangi hazlara nasıl yaklaşmalı? Dostluk nasıl kurulmalı? Hakikat nasıl söylenmeli? İnsan kendisini hangi pratiklerle dönüştürmeli? Bu sorular, Foucault için modern ahlakın daralttığı alanı yeniden açar.
Kendini Bir Sanat Eseri Gibi Kurmanın Tehlikesi
Foucault’nun “yaşamı sanat eseri haline getirmek” düşüncesi yanlış anlaşılmaya çok açıktır. Bu düşünce, yüzeysel bir estetikçilik olarak okunursa, kişi kendi hayatını yalnızca gösterişli bir imgeye dönüştürmeye çalışır. Bu durumda kendilik sanatı, sosyal görünürlük, kişisel marka, özgünlük gösterisi ya da narsistik bir öz-tasarım haline gelir. Modern çağın tehlikesi tam da buradadır: İnsan kendini dönüştürdüğünü sanırken, aslında yalnızca daha pazarlanabilir bir benlik üretir.
Foucault’nun düşüncesini bu tür bir gösteri estetiğinden ayırmak gerekir. Kendilik sanatı, başkalarının gözünde etkileyici görünme sanatı değildir. Bir insanın yaşamı sanat nesnesi haline geliyorsa, bu öncelikle onun kendi üzerinde ciddi bir çalışma yapması anlamına gelir. Bu çalışma dışarıdan fark edilmeyebilir. Sessizlikte, düşüncede, gündelik alışkanlıklarda, korkularla yüzleşmede, hakikati söyleme cesaretinde, arzularla kurulan ölçülü ilişkide gerçekleşebilir.
Bu yüzden Foucault’daki estetik, gösteriye değil biçime bağlıdır. Yaşamın biçimi, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin toplamında ortaya çıkar. Kişi neyi seçtiği kadar, neyi reddettiğiyle de biçim kazanır. Hangi sözleri söylemediği, hangi iktidar oyunlarına katılmadığı, hangi arzuların peşinden gitmediği, hangi hakikati söylemeyi göze aldığı da bu biçimin parçasıdır.
Hakikat Söyleme Cesareti
Foucault’nun geç döneminde “parrhesia” yani hakikati söyleme cesareti de kendilik sanatıyla yakından ilişkilidir. Hakikat, yalnızca bilinen bir şeyi ifade etmek değildir. Hakikati söylemek, kişinin kendisini de riske attığı bir eylemdir. İnsan, bedel ödemeden, kendi konumunu tehlikeye atmadan, yalnızca güvenli alanlarda konuştuğunda hakikatle ilişkisi sınırlı kalır.
Parrhesia, insanın kendisiyle kurduğu etik ilişkinin kamusal yüzüdür. Kişi yalnızca kendi iç dünyasında dönüşmez; hakikatle ilişkisi, sözünde ve eyleminde görünür hale gelir. Bu nedenle kendilik sanatı sessiz bir içe kapanma değildir. Hakikat karşısındaki tutum, yaşamın biçimini belirler. Kişi neye tanıklık eder, neye itiraz eder, ne zaman susar, ne zaman konuşur, hangi bedeli göze alır? Bunlar kendilik sanatının parçasıdır.
Burada Foucault’nun düşüncesi, yaşamı estetikleştirirken onu politik ve etik alandan koparmaz. Tam tersine, insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarıyla ve hakikatle kurduğu ilişki içinde sınanır. Kendilik sanatı yalnızca özel hayatın meselesi değildir; öznenin dünyadaki duruşudur.
Modern İnsanın Zorluğu
Modern insan kendisi hakkında çok fazla bilgiye sahiptir. Psikoloji, sosyoloji, tıp, cinsellik söylemleri, kişisel gelişim dili, dijital izler ve toplumsal kimlik kategorileri insanı sürekli açıklamaktadır. Fakat bu bilgi bolluğu, kendilik sanatını otomatik olarak güçlendirmez. Hatta bazen tam tersine, insan kendi hakkında ne kadar çok şey öğrenirse, o kadar çok tanımlanmış, sınıflandırılmış ve yönetilebilir hale gelir.
Foucault’nun önemi burada belirginleşir. Kendini bilmek yeterli değildir; insan kendisi hakkında üretilen bilginin nasıl çalıştığını da sorgulamalıdır. “Ben kaygılıyım”, “ben başarısızım”, “ben normal değilim”, “ben böyleyim”, “benim kimliğim budur” gibi cümleler yalnızca kişisel ifadeler değildir. Bunların arkasında bilgi rejimleri, normlar ve iktidar biçimleri vardır. Kişi bu cümleleri sorgulamadan kabul ettiğinde, kendilik sandığı şeyin içinde başkalarının düzenini taşır.
Kendilik sanatı, bu nedenle modern çağda daha da zorlaşır. Çünkü insan artık yalnızca geleneksel ahlakla değil, sürekli ölçen, izleyen, tanımlayan ve karşılaştıran sistemlerle de karşı karşıyadır. Böyle bir çağda kendi varlığını sanat nesnesi haline getirmek, daha güzel görünmek değil; kendini tanımlayan mekanizmaları fark ederek kendi yaşamına yeniden biçim vermektir.
Sonuç: Zahmete Değer Olan İş
Foucault’nun “asıl zahmete değen iş budur” dediği yer, insanın kendi yaşamıyla kurduğu ilişkinin en zor alanıdır. Çünkü dış dünyayı eleştirmek çoğu zaman kendi üzerinde çalışmaktan daha kolaydır. Kurumları, normları, iktidarı, toplumu ve başkalarını çözümlemek mümkündür; fakat insanın kendi varoluşunu dönüştürmesi daha derin bir emek ister. Bu emek, hazır bir kurtuluş reçetesi sunmaz. Foucault’nun düşüncesinde insanı bir anda özgürleştirecek saf bir hakikat yoktur. Özgürlük, sürekli uygulanan bir pratik olarak vardır.
Kendilik sanatı, insanın kendini bir proje gibi tüketmesi değildir. Kişisel gelişim dilinin vaat ettiği hızlı dönüşüm, başarı, mutluluk ve görünürlük idealiyle karıştırılmamalıdır. Foucault’nun açtığı alan daha sert ve daha ciddidir. İnsan kendi üzerine çalışır; kendisine verilen kimlikleri sorgular; arzularıyla, korkularıyla, bedeniyle, sözüyle ve hakikatle ilişkisini yeniden düzenler. Böylece yaşam, yalnızca yaşanıp tüketilen bir süre olmaktan çıkar; biçim verilen, sınanan, dönüştürülen bir varoluş alanına dönüşür.
Kendi varlığını bir sanat nesnesi haline getirmek, insanın kendisini güzel bir imgeye çevirmesi değil; kendisiyle ilişkisinde başka bir biçim icat etmesidir. Foucault’nun düşüncesinde asıl özgürlük de burada belirir: İnsan, kendisine verilmiş olanı mutlak kader olarak kabul etmediğinde; kendini kuran normları gördüğünde; kendi üzerinde çalışmayı bir etik görev, bir düşünce disiplini ve bir yaşam biçimi olarak üstlendiğinde.
Bu yüzden kendilik sanatı, modern insan için hâlâ en güç sorulardan biridir. Çünkü insanın en zor dönüştürdüğü şey, çoğu zaman kendi hakkında doğru sandığı şeydir.
