Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Klasik anlatı sinemasında kadının konumu, psikanalizle çözümlenen görsel haz ve temsil rejimi
1975 yılında yayımlanan Visual Pleasure and Narrative Cinema –“Görsel Haz ve Anlatı Sineması”– başlıklı makalesiyle Laura Mulvey, sinema kuramında radikal bir kırılma yarattı. Klasik Hollywood sinemasının estetik yapısını, psikanalitik teoriyle birlikte çözümlemeye girişen bu yazı, yalnızca sinemayı değil, görsel kültürün tamamını etkileyen “erkek bakışı” (male gaze) kavramını gündeme taşıdı. Mulvey, sinemayı yalnızca bir anlatı ve eğlence biçimi olarak değil, ataerkil toplumun bilinçdışına içkin arzuların ve iktidar yapılaşmalarının görsel kodlarla üretildiği bir temsil aygıtı olarak ele aldı. Özellikle Freud ve Lacan’ın psikanalitik kuramlarıyla donatılmış bu çözümleme, sinemanın yalnızca “ne gösterdiğini” değil, “nasıl gösterdiğini” ve “kimin bakışıyla gösterdiğini” sorgulayan bir eleştirel düşünce çerçevesi sundu.
Bu yazı, Laura Mulvey’nin erkek bakışı kuramını, onun psikanalitik temellerini ve klasik anlatı sinemasındaki görsel temsil biçimleriyle ilişkisini kapsamlı biçimde tartışmayı amaçlamaktadır. Temsilin ideolojik doğası, öznenin sinematik inşası, arzunun görsel örgütlenmesi ve kadın figürünün sinemadaki işlevi, bu tartışmanın merkezindedir. Mulvey’nin yaklaşımı, feminist teori ile psikanalizi birleştiren ve sinemanın görsel haz yapısını cinsiyetli iktidar ilişkileri bağlamında deşifre eden öncü bir pozisyonu temsil eder.
Psikanaliz ve Temsil: Bilinçdışının Sinemasal İdeolojisi
Mulvey’nin çözümlemesinin kuramsal temelini, Sigmund Freud‘un psikanalizi ve Jacques Lacan’ın yapısalcı yeniden okumaları oluşturur. Her iki kuramcı da arzunun, özneleşmenin ve temsilin bilinçdışı süreçlerle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar. Freud için bilinçdışı, bastırılmış arzuların ve toplumsal olarak kabul edilemez dürtülerin mekânıdır. Lacan ise bu yapıyı dilin ve simgesel düzenin iç mantığıyla yeniden yapılandırır. Ona göre özne, bilinçdışının diliyle yapılandırılmıştır; arzunun hareketi, öznenin tamamlanmamışlığının bir sonucu olarak sürekli ertelenir.
Mulvey, bu teorik çerçeveyi sinemaya uygulayarak, film formunun da bilinçdışı arzulara göre yapılandığını ileri sürer. Sinema yalnızca gerçekliği temsil etmez; aynı zamanda onu yeniden üretir, biçimlendirir ve özneyle belirli bir bakış rejimi aracılığıyla ilişkilendirir. Görsel haz, yalnızca estetik bir tercih değil, ideolojik bir düzenlemenin sonucudur.
Fallus, Kastrasyon ve Kadın Temsili
Freud’un psikanalitik kuramı, özellikle fallus ve kastrasyon anksiyetesi kavramları etrafında şekillenir. Erkek çocuk, annenin penise sahip olmadığını fark ettiğinde, kendi penisini kaybetme korkusuyla yüzleşir. Bu farkındalık, kastrasyon anksiyetesi olarak adlandırılır ve çocuğun babayla özdeşleşerek fallosentrik düzene katılmasının önünü açar. Bu aşamada fallus, yalnızca biyolojik bir organ değil, simgesel bir iktidar göstergesi haline gelir. Lacan, bu yapıyı dil ve simgesel düzenle ilişkilendirerek daha soyut bir kavram haline getirir: Fallus, arzunun göstergesi, toplumsal olarak yapılandırılmış cinsiyetli öznenin oluştuğu eksendir.
Mulvey bu çerçevede, kadın figürünün sinemada fallusun yokluğu üzerinden temsil edildiğini, yani eksiklikle, sessizlikle ve edilgenlikle özdeşleştirildiğini ileri sürer. Kadın, erkek öznenin kastrasyon korkusunu uyandıran bir figürdür. Bu nedenle sinema, bu tehdidi denetim altına almak için iki ana stratejiye başvurur: kadının nesneleştirilmesi (objectification) ve fetişleştirilmesi (fetishization). Her iki strateji de, kadının arzu nesnesi olarak sabitlenmesine, ama özne konumundan dışlanmasına hizmet eder.
Klasik Anlatı Sineması ve Erkek Özne
Mulvey’ye göre klasik Hollywood sineması, ataerkil ideolojinin görsel karşılığıdır. 1930’lardan 1950’lere uzanan bu dönem, belirli estetik ve anlatı normlarının standartlaştığı bir sinema evreni üretmiştir. Bu sinemanın temel özellikleri şunlardır:
- Anlatı, nedensellik üzerine kuruludur ve genellikle erkek karakterin eylemleri tarafından yönlendirilir.
- Kadın karakterler, anlatıyı ilerletmekten ziyade onun içine yerleştirilmiş erotik aralıklardır.
- Film yapısı, izleyiciyi erkek özneyle özdeşleşmeye zorlayan bir bakış ekonomisi üretir.
Bu yapıda erkek, özne konumunda iken; kadın, arzu nesnesi olarak düzenlenir. Bu yalnızca hikâyenin içeriğinde değil, kameranın konumlanışında, bakış eşleşmelerinde, mizansende ve kurgu yapısında da görülür. Kadın figür, hem anlatının dışsal bir bileşeni olarak erotik bir duraklama noktasıdır, hem de izleyiciyle özdeşleşmenin engellendiği bir simgesel boşluktur.
Erkek Bakışı: Sinemada Bakışın Yapılandırılması
Mulvey, sinemada bakışın üç katmanlı bir yapıya sahip olduğunu ileri sürer:
- Kameranın bakışı: Görüntüleri kaydeden ve çerçeveleyen teknik bakış, erkek özneye göre konumlandırılmıştır.
- Filmdeki karakterin bakışı: Erkek karakter, kadın karaktere bakar; bu bakış, arzunun sinematik motorudur.
- Seyircinin bakışı: İzleyici, bu erkek bakış pozisyonuna davet edilir ve onunla özdeşleşir.
Bu yapı, kadın figürü üzerinde bir denetim biçimi oluşturur. Kadın, bakılan; erkek ise bakan konumundadır. Kadın geri bakmaz, özneleşmez, arzusunu dile getirmez. Böylece bakışın yönü tek taraflıdır; temsil ilişkisi ise tahakküm içerir.
Nesneleştirme, Voyörizm ve Fetişleştirme
Mulvey‘nin çözümlemesinde kadın imgesinin nesneleştirilmesi, sinemanın temel görsel stratejilerinden biri olarak belirir. Kadın, yalnızca fiziksel olarak değil, yapısal olarak da pasif bir konumda yer alır. Sinema dili, bu pasifleştirmeyi şu yollarla gerçekleştirir:
- Nesneleştirme (Objectification): Kadın, yalnızca gösterilen değil, erotik olarak sunulan bir imgedir. Gösteri nesnesi haline getirilir.
- Röntgencilik (Voyeurism): Kadın karakterler, izleyicinin gözünden gizlice izlenir. Bu bakış, kontrol ve bilgi üretir; kadını tanımlayan, onu “anlayan” erkektir.
- Fetişleştirme (Fetishization): Kadın figür, erkek öznenin kastrasyon korkusunu bastırmak için idealize edilir. Kadın bir bütünlük, güzellik, ulaşılmazlık içinde yeniden kurularak tehdit olmaktan çıkarılır.
Bu stratejiler, hem anlatıdaki hem de izleyici deneyimindeki kadın figürünü edilgenleştirir. Kadın, özneleşmenin tüm yollarından sistematik olarak dışlanır.
Anlatının Duraklaması: Görsel Zevk ve Kadın Performansı
Mulvey, klasik sinemanın anlatı yapısında kadın figürünün sıklıkla “anlatının askıya alındığı” bir duruma neden olduğunu belirtir. Kadın, hikâyeye eklemlenen bir karakter değil, hikâyeye ara veren bir görsel haz nesnesidir. Kadın karakterin şarkı söylediği, dans ettiği ya da yalnızca bakışlara maruz bırakıldığı sahnelerde anlatı durur; sinemanın arzu ekonomisi devreye girer.
Bu duraksamalar, sinemanın fetişistik boyutunu açığa çıkarır: Kadın, arzunun nesnesi olarak estetikleştirilir; zaman yavaşlatılır, kamera sabitlenir, kostüm ve ışık idealleştirmeye hizmet eder. Böylece anlatının gereksinimleri askıya alınarak erkek bakışı görsel hazla doyurulur.
Hitchcock Üzerinden Örnek Analiz: Vertigo ve Rear Window

Başlık: Rear Window film posteri
Film: Rear Window (1954), yönetmen: Alfred Hitchcock
Wikimedia Commons sayfası: commons.wikimedia.org/wiki/File:Rear_Window_film_poster.jpg
Lisans Durumu:
Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve yazarın telif hakkı uygulamalarının geçerli olduğu diğer ülkelerde kamu malı (public domain) statüsündedir. Bu nedenle kaynak göstererek veya göstermeksizin yasal olarak kullanılabilir.
Mulvey’nin çözümlemesinde Alfred Hitchcock’un filmleri özel bir yer tutar. Özellikle Rear Window (1954) ve Vertigo (1958), erkek bakışının nasıl yapılandırıldığını göstermek için çarpıcı örnekler sunar.
Rear Window
Jeff karakteri, pencere kenarında oturup komşularını gözetler. Kamera, onun bakış pozisyonuyla özdeşleşir. Lisa karakteri, Jeff’in nesnesi haline gelir. Kadının gecelik giymesi, sahnenin erotik anlamını yoğunlaştırır. Lisa’nın çığlığı, bu gösteriyi kesintiye uğratan tek özneleşme anıdır.

Bu sahne, Laura Mulvey’nin “fetişleştirme” ve “kadın figürünün erkek arzusu doğrultusunda yeniden inşası” kavramlarını örnekleyen ikonik karelerden biridir. Kamera, kadın karakteri idealize ederken anlatı duraksar ve görsel haz öne çıkar.
Not: Görsel, adil kullanım kapsamında yalnızca analiz ve eğitim amaçlıdır.
Vertigo
Scottie’nin Madeleine’i kalabalıkta izlediği sahne, kameranın yavaş hareketi ve renk kodlarıyla bakışı erotik bir ritüele dönüştürür. Madeleine’in yeşil kıyafeti, platin sarı saçları, yavaş çekim geçişleri onu bir fetiş nesnesine dönüştürür. Scottie’nin onu sudan kurtardığı sahnede, kadının bedenine kamera aracılığıyla hükmedilir. Bu, erkek bakışının kadın bedeni üzerindeki denetimini sahneler.
Mulvey’nin Teorisinin Eleştirisi: Sınırlar ve Tartışmalar
Laura Mulvey’nin erkek bakışı teorisi, feminist sinema kuramında devrim niteliğinde bir müdahale olarak kabul edilse de, zaman içinde çeşitli eleştirilere de konu olmuştur. Bu eleştiriler, büyük ölçüde onun 1975 tarihli makalesinin tarihsel bağlamından kaynaklanan sınırlılıklarıyla ilgilidir.
Evrensel Erkek Bakışı Varsayımı
Mulvey’nin analizinin temel varsayımı, seyircinin erkek olduğudur. Sinema, izleyiciyi erkek özne pozisyonuna yerleştirir ve kadın figürü onun görsel hazzına hizmet eder. Ancak feminist kuramın sonraki aşamalarında, kadın izleyicinin bu bakış rejimi içindeki konumu sorgulanmıştır. Kadınlar, yalnızca nesneleştirilen figürlerle özdeşleşmek zorunda mıdır? Arzuları, bakışları, özneleşme talepleri bu yapı içinde tamamen işlevsiz midir?
Bu sorular, kadın izleyicinin yalnızca edilgin değil, aynı zamanda çelişkili ve karmaşık bir özne olabileceğini göstermiştir. Seyircinin toplumsal cinsiyeti, cinsel yönelimi, sınıfı ve kültürel bağlamı gibi birçok etken, özdeşleşme süreçlerini belirleyebilir.
Female Gaze ve Alternatif Bakış Rejimleri
Mulvey’nin erkek bakışı kavramına karşılık olarak geliştirilen “female gaze” (kadın bakışı), sinemada arzunun yalnızca erkek özneye ait olmadığını ileri sürer. Kadınlar da arzulayan, bakabilen ve özneleşebilen varlıklardır. Özellikle 1980’lerden itibaren ortaya çıkan feminist sinema örnekleri – örneğin Chantal Akerman, Sally Potter, Jane Campion gibi yönetmenlerin işleri – kadın öznenin bakışını yeniden kurmayı amaçlamıştır.
Bu filmler, bakışı yalnızca görsel hazla sınırlamayan, deneyime, belleğe, zamanın akışına ve arzunun karmaşıklığına açılan bir estetik üretmişlerdir. Bu üretim, sinemayı yalnızca bir temsil sahnesi değil, özneleşmenin yeniden kurulabileceği bir alan haline getirmiştir.
Queer Bakış ve Heteronormatif Eleştiri
Mulvey’nin teorisi, heteroseksüel erkek bakışına odaklandığı için queer kuram açısından da eleştirilmiştir. Judith Butler, Teresa de Lauretis ve Jackie Stacey gibi kuramcılar, izleyici pozisyonlarının çok daha akışkan olduğunu ve cinsiyet ile arzunun sinemada sabitlenemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Özellikle eşcinsel izleyicilerin sinemadaki özdeşleşme biçimleri, Mulvey’nin dikotomik özne/nesne ayrımına uymamaktadır.
Queer sinema, bakış ilişkilerini ters yüz eden, sabit kimliklere meydan okuyan ve arzunun çoklu yollarını açığa çıkaran estetik biçimler geliştirmiştir. Bu gelişmeler, sinemanın yalnızca erkek bakışının yeniden üretildiği bir araç olmadığını; aynı zamanda direnişin, yeniden kurmanın ve alternatif özneleşme biçimlerinin mekânı olabileceğini göstermektedir.
Mulvey Sonrası: Feminist Film Kuramında Dönüşümler
Mulvey’nin 1975 tarihli makalesi, yalnızca sinema kuramında değil, genel olarak görsel kültür analizinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilir. Onun ardından feminist film kuramı üç ana eksende gelişmiştir:
- Temsilin İdeolojik Eleştirisi: Sinemanın yalnızca neyi gösterdiği değil, nasıl gösterdiği, hangi bakışa öncelik verdiği, hangi özneleri dışladığı sorgulanmıştır.
- Kadın Özne Kuramı: Kadının yalnızca temsil edilen değil, temsil eden, arzulayan ve deneyimleyen bir özne olarak kurulabileceği imkânlar araştırılmıştır.
- Yeni Sinemasal Biçimler: Deneysel sinema, belgesel, otomatik anlatılar, queer sinema ve sanat sineması gibi türlerde yeni görsel diller geliştirilmiş ve bakış yapısı çoğullaştırılmıştır.
Mulvey’nin kendisi de 1980’li yıllarda bu gelişmelere paralel olarak teorik pozisyonunu yeniden değerlendirmiştir. Afterthoughts on “Visual Pleasure” (1981) başlıklı yazısında, kadın izleyicinin özdeşleşme süreçlerinin çok daha karmaşık olduğunu kabul etmiş; 2006’da yayımlanan Death 24x a Second adlı kitabında ise klasik sinema ile dijital görüntü arasındaki farkları psikanalitik çerçevede analiz etmiştir.

© IVAM – Institut Valencià d’Art Modern, 2022.
“Lecture by Laura Mulvey, organized by the Chair of Artistic Studies (20th–21st centuries)”.
Kaynak: https://ivam.es/en/actividades/lecture-by-laura-mulvey-organized-by-the-chair-of-artistic-studies-20th-21st-centuries/
Sonuç: Erkek Bakışının Ötesine Geçmek
Laura Mulvey’nin sinema teorisine getirdiği en büyük katkı, bakışı bir temsil meselesi olmaktan çıkarıp bir iktidar meselesi haline getirmiş olmasıdır. Erkek bakışı, yalnızca görsel bir pozisyon değil, özneyi kuran, arzuyu yönlendiren, cinsiyeti düzenleyen bir iktidar mekanizmasıdır. Sinema, bu mekanizmanın işlerliğini en yoğun biçimde sürdüren alanlardan biridir.
Ancak aynı zamanda sinema, bu mekanizmaları sorgulamak, dönüştürmek ve alternatif görsel diller üretmek için de kullanılabilir. Mulvey’nin teorisi, bu nedenle hem bir eleştiri hem de bir davettir: Sinemayı yalnızca seyretmek için değil, onu dönüştürmek için düşünmeye çağırır.
Bu bağlamda erkek bakışı, yalnızca bir teşhis kavramı değil, aynı zamanda görsel kültürün yapısal şemalarını ifşa eden kuramsal bir anahtardır. Onun çözümlenmesi, yalnızca sinemanın değil, tüm temsil rejimlerinin, toplumsal cinsiyetin ve arzunun nasıl örgütlendiğini kavramak için vazgeçilmezdir.
