Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Edebiyatın Sınır Konumu
Gadamer’in sanat eserinin varlık tarzına ilişkin çözümlemesi, sahne sanatı, müzik, resim, anıt ve mimari üzerinden ilerledikten sonra edebiyatla karşılaştığında yeni bir sınava girer. Drama ve müzikte eserin temsil ya da icra içinde gerçekleştiği açıktır. Resim ve mimari ise görünür mevcudiyetleri, yerleri ve dünyayla ilişkileri üzerinden ele alınabilir. Yazılı eser farklı görünür. Metin, icracıya ihtiyaç duymadan sayfa üzerinde varlığını sürdürüyor ve anlamını kendi içinde tamamlamış gibi durur. Edebiyatın sınır konumu tam olarak bu görünüşten doğar. Yazılı eser bir yandan maddi taşıyıcısı üzerinde korunur; diğer yandan yalnız yazılı işaretlerle özdeş değildir. Bir kitabın harfleri, sözcükleri ve cümleleri fiziksel olarak mevcut olabilir, fakat metnin söylediği şey yalnız bu işaretlerin nesnel varlığında bulunmaz. Yazılı eserin anlamı okunmayı gerektirir.
Bu nedenle edebiyat, sanat eserinin gerçekleşmeye ihtiyaç duyan varlık tarzına istisna oluşturmaz. Aksine, gerçekleşmenin yalnız sahnede, seste veya bedensel icrada meydana gelmediğini gösterir. Okuma da eserin mevcudiyet kazanmasının bir biçimidir. Gadamer burada yazılı eseri okuyucunun bilincinde yeniden üretilen öznel bir içeriğe dönüştürmez. Metin, okuyucu olmadan anlamlı biçimde konuşamaz; fakat anlamını okuyucunun keyfî faaliyetine de borçlu değildir. Okuma, metni yeniden yaratmak değil, onun dilsel talebini gerçekleştirmektir.
Edebiyat böylece sanat ile hermenötik arasındaki geçiş alanını açar. Sanat eserinin gerçekleşmesi ile metnin anlaşılması birbirinden bütünüyle ayrı olaylar değildir. Her ikisinde de daha önce tamamlanmış ve karşısındaki özne tarafından yalnızca alınan sabit bir nesne yoktur. Eser, kendisine yönelen kişinin katılımında mevcut olur; fakat bu katılım eserin kendi yapısıyla bağlıdır.
Okuma Bir Gerçekleştirmedir
Okuma yalnızca yazılı işaretleri tanımak veya sözcüklerin sözlük anlamlarını art arda çözmek değildir. Okuyucu metni okurken cümleler arasındaki yönü, vurguları, ritmi, anlam ağırlıklarını ve parçaların bütün içindeki yerini gerçekleştirir. Yazılı olan, okuma içinde yalnız seslendirilmez; anlamlı bir birlik hâline gelir. Bir cümlenin anlamı, onu oluşturan sözcüklerin bağımsız anlamlarının toplamına indirgenemez. Sözcükler cümlenin bütünü içinde birbirini belirler. Cümle de içinde bulunduğu daha geniş anlatım hareketinden ayrı düşünülemez. Okuyucu, parçaları bütünden ve bütünü parçalardan hareketle kavrarken metnin yönünü izler.
Sessiz okuma bile bu bakımdan salt görsel bir işlem değildir. Sözcüklerin ses değeri, ritmi ve vurgusu içsel olarak canlandırılır. Şiirde bu durum daha açık biçimde hissedilse de yalnız şiire özgü değildir. Felsefi veya anlatısal bir metinde de cümlelerin nasıl ilerlediği, nerede durduğu ve hangi sözcüğün ağırlık kazandığı anlamın gerçekleşmesine katılır. Bu nedenle okuma bir tür icradır. Fakat icra kavramı burada okuyucunun metne dışarıdan ifade eklemesi anlamına gelmez. Müzik icracısının eseri istediği biçime sokamaması gibi okuyucu da metnin dilsel yapısını keyfî biçimde değiştiremez. Metin, hangi vurguların, anlam bağlantılarının ve yorum yönlerinin mümkün olduğunu belirleyen bir talep taşır.
Okumanın doğruluğu tek ve değişmez bir tonlamanın yeniden üretilmesinde bulunmaz. Aynı metin farklı tarihsel durumlarda ve farklı okuyucular tarafından yeniden anlaşılabilir. Ancak bu farklılık, metnin sınırsız bir malzemeye dönüşmesi değildir. Okumalar metnin söylediği şeyle karşılaşmak ve ona cevap vermek zorundadır. Yazılı eser sayfa üzerinde tamamlanmış anlam değildir; fakat anlamı yalnız okuma anında ortaya çıkan geçici bir bilinç durumu da değildir. Metin, farklı okumalarda kendisini sürdüren ve hiçbir tekil okumayla tüketilemeyen bir anlam birliği taşır. Okumanın gerçekleştirme oluşu, eserin bağımsızlığını ortadan kaldırmaz; bu bağımsızlığın ancak aracılık içinde var olabildiğini gösterir.
Yazının Uzaklaştırması
Yazı, sözü ilk söylenme durumundan ayırır. Canlı konuşmada anlam, konuşanın sesi, vurgusu, jesti, muhatabı ve konuşmanın meydana geldiği durumla birlikte ortaya çıkar. Sözü söyleyen kişi karşısındadır; yanlış anlaşılmayı düzeltebilir, soruya cevap verebilir ve ne demek istediğini yeniden açıklayabilir. Yazılı metinde bu doğrudan durum ortadan kalkar. Yazar artık okuyucunun karşısında değildir. İlk muhatap, konuşmanın vesilesi ve ortak bağlam zaman içinde kaybolabilir. Metin, kendisini meydana getiren hayat durumundan uzaklaşır.
Bu uzaklaşma yazının eksikliği gibi görülebilir. Canlı sözde mevcut olan açıklayıcı ilişkilerin kaybı, anlamayı zorlaştırır. Okuyucu metni kendi başına anlamak zorundadır; yazara dönerek açıklama isteyemez. Metnin kendisi, söylediği şeyin sorumluluğunu üstlenir. Fakat Gadamer açısından yazının uzaklaştırıcı gücü yalnız kayıp değildir. Sözün ilk durumundan ayrılması, onun korunabilmesinin ve başka zamanlara ulaşabilmesinin koşuludur. Canlı konuşma söylendiği anda geçer; yazı ise sözü ilk muhatabın ve ilk durumun ötesine taşır.
Metin bu ayrılmayla birlikte yeni bir açıklık kazanır. Yazarın amaçladığı ilk kullanımın sınırlarını aşabilir, başka okuyuculara yönelir ve yeni tarihsel durumlarda yeniden anlaşılabilir. Yazı, sözü kökeninden koparırken onu keyfî hâle getirmez; dilsel içeriği sabitleyerek karşılaşılabilir kılar. Yazılı olanın yabancılaşması bu nedenle tarihsel aktarımın temelidir. Geçmişten gelen metin bize ilk söylenme anının dolaysızlığı içinde ulaşmaz. Kendi zamanından ayrılmış, korunmuş ve yabancılaşmış olarak gelir. Anlama, bu uzaklığı yok saymak değil, metnin bugünkü okuyucuya ulaşan talebiyle ilişki kurmaktır.
Yazının taşıdığı uzaklık hermenötiği zorunlu kılar. Canlı konuşmanın ilk bağlamına dönmek mümkün olmadığı için metin yorumlanmalıdır. Fakat yorumun amacı yalnız kayıp bağlamı tamamlamak değildir. Metnin ilk durumundan bağımsızlaşarak söyleyebildiği şeyi de işitmek gerekir.
Yazarın Niyeti ve Metnin Söylediği Şey
Yazılı metnin ilk üretim durumundan ayrılması, yazarın niyetinin bütünüyle önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bir metnin hangi soruya cevap verdiğini, hangi dilsel ve tarihsel ortam içinde yazıldığını bilmek, onun anlamını kavramak açısından belirleyici olabilir. Ancak metnin anlamı yazarın bilinçli olarak düşündüklerinin toplamıyla özdeş değildir. Yazarın niyeti, yazılı eserin ortaya çıkışına aittir; fakat metin yazıya geçtiğinde bu niyetin doğrudan denetiminden çıkar. Söylenen şey, söyleyen kişinin özel ruhsal durumundan ayrılır ve dilsel bir içerik olarak yeni muhataplara açılır.
Bu nedenle metni anlamak, yazarın zihnindeki yaşantıyı yeniden üretmek değildir. Okuyucu, yazarın bilinç durumuna girmeye değil, metnin ne söylediğini kavramaya yönelir. Yazarın kendisi bile metninin bütün anlam imkânlarını önceden bilemeyebilir. Eser, tarihsel aktarım içinde ilk niyetin ötesinde ilişkiler kurabilir. Bu aşma, metne sınırsız anlamlar yükleme hakkı vermez. Yazarın niyetinin tek ölçü olmaktan çıkarılması, metnin ölçüsüzleşmesi değildir. Aksine anlamın merkezi, yazarın psikolojisinden metnin söylediği konuya geçer.
Okuyucu metni yalnız tarihsel bir öznenin ifadesi olarak değil, bir şey hakkında konuşan dilsel yapı olarak karşılar. Hermenötik sorun, “Yazarın zihninde ne vardı?” sorusuyla sınırlı kalamaz. Asıl soru, metnin hangi hakikat talebiyle bugünkü okuyucunun karşısına çıktığıdır.
Edebiyat Kavramının Genişliği
Gadamer’in edebiyat kavramı yalnız şiir, roman ve drama gibi güzel yazın türlerini kapsamaz. Dinî, hukuki, tarihsel, bilimsel ve felsefi metinler de yazılı geleneğin varlık yapısına katılır. Bunların her biri farklı bir hakikat iddiası taşır; fakat hepsi yazı aracılığıyla ilk üretim durumlarından ayrılır ve okuma içinde yeniden anlaşılır. Bir şiir ile yasa metni aynı biçimde okunmaz. Şiirin ritmi, sözcük düzeni ve çok anlamlılığı kendi bütünlüğüne aittir. Yasa metni ise belirli bir normatif talep taşır ve somut durumlarda uygulanmaya yönelir. Tarihsel belge geçmiş bir olaya tanıklık ederken felsefi metin belirli bir sorunu kavramsal olarak düşünür. Bu farklılıklar hermenötiğin ortadan kaldıracağı ayrımlar değildir. Genel hermenötik, bütün metinleri aynı yöntemle açıklamak anlamına gelmez. Ortak olan, her metnin kendine özgü hakikat talebi içinde anlaşılmaya ihtiyaç duymasıdır.
Edebiyat kavramının genişletilmesi, sanat hermenötiğinin neden yalnız estetik eserlerle sınırlı kalamayacağını gösterir. Yazılı sanat eseri ile başka yazılı metinler arasındaki farklar korunurken, hepsinin tarihsel aktarım içindeki dilsel varlığı ortak bir problem açar. Metin, geçmişten bugüne ulaşan anlam taşıyıcısıdır. Onu okumak, yalnız bilgi edinmek veya estetik haz yaşamak değildir. Okuyucu, kendisinden önce söylenmiş ve kendi tarihsel durumundan gelen bir iddiayla karşılaşır. Bu nedenle edebiyatın sınır konumu, sanatın özel alanından insanın tarihsel dünyasının bütününe açılır. Yazılı eser, anlamanın yalnız edebî bir teknik olmadığını, tarihsel varoluşun temel ilişkilerinden biri olduğunu gösterir.
Dünya Edebiyatı
Dünya edebiyatı, Gadamer’de farklı ülkelerden seçilmiş büyük eserlerin oluşturduğu sabit bir liste değildir. Bir eserin dünya edebiyatına ait olması, yalnız yaygın biçimde okunması veya kanonik kabul edilmesiyle belirlenmez. Asıl ölçü, eserin doğduğu ilk dünyayı aşarak başka tarihsel dünyalarda yeniden konuşabilmesidir. Eser ilk diline, dönemine ve tarihsel ortamına aittir. Bu aidiyet ortadan kalkmaz. Başka bir çağda okunduğunda kökenini bütünüyle terk etmiş evrensel bir nesneye dönüşmez. Fakat ilk dünyası da anlamını tüketmez. Eser, farklı dönemlerde yeni okuyucuların sorularına cevap verebildiği ölçüde tarihsel hayatını sürdürür.
Dünya edebiyatı bu bakımdan kökensiz bir evrensellik değildir. Farklı tarihsel dünyalar arasında gerçekleşen aktarımın adıdır. Eser, ilk bağlamından gelir ve yeni bir bağlamda yeniden anlaşılır. Tarihsel mesafe anlamın önündeki yalnızca olumsuz bir engel olmaktan çıkar; eserin yeni anlam ilişkileri kurabilmesinin zemini hâline gelir. Gadamer’in klasik eser anlayışı da bu ilişkiye dayanır. Klasik, yalnız geçmişten korunmuş veya tarihsel otorite kazanmış eser değildir. Her yeni çağda söyleyecek bir şeyi bulunan ve örnek olma gücünü koruyan eserdir. Klasik eserin kalıcılığı değişmez bir anlam taşımasından doğmaz. Tam tersine, tarihsel değişimler içinde yeniden anlaşılabilmesine dayanır. Eser her çağda aynı şeyi mekanik biçimde tekrarlamaz; kendi anlam talebini yeni sorular karşısında yeniden açar. Bu nedenle dünya edebiyatı, metnin ilk dünyasıyla sonraki okumaları arasında kurulan canlı aracılıktır. Eserin evrenselliği tarihselliğinin karşıtı değildir. Tarihsel kökenini taşıyarak başka dünyalara ulaşabilmesidir.
Estetik Hermenötiğin Genel Hermenötiğe Katılması
Sanat eseri anlaşılmaya ihtiyaç duyuyorsa hermenötik yalnız yazılı metinlerin açıklanmasına ayrılmış yardımcı bir teknik olarak kalamaz. Drama, müzik, resim, mimari ve edebiyat farklı biçimlerde gerçekleşir; fakat her biri bir anlam taşır, tarihsel dünyaya aittir ve karşılaşmada kendisine yönelen kişiden cevap bekler. Sanatın anlaşılması ile metnin anlaşılması arasında mutlak bir ayrım yoktur. Resim sözcüklerden oluşmaz; mimari cümleler kurmaz; müzik kavramsal bir önerme sunmaz. Buna rağmen bu eserler yalnız duyusal veriler değildir. Belirli bir anlam düzeni içinde kendilerini sunarlar.
Estetik hermenötiğin genel hermenötiğe katılması, bütün sanatların metin gibi okunması anlamına gelmez. Gadamer sanat biçimleri arasındaki farkları ortadan kaldırmaz. Onun ortaya çıkardığı ortaklık, anlama olayının sanatla sınırlı olmamasıdır. Sanat eseriyle karşılaşan kişi, anlamı dışarıdan üretmez. Eserin sunduğu şeye katılır ve kendi tarihsel konumundan ona cevap verir. Yazılı metni anlayan kişi de aynı şekilde geçmiş bir anlamı yalnız zihninde yeniden kurmaz; metnin bugünkü talebiyle karşılaşır.
Bu ortak yapı hermenötiğin alanını genişletir. Hermenötik artık yalnız anlaşılması zor metinleri açıklayan kurallar bütünü değildir. İnsan ile tarihsel olarak aktarılmış anlam arasındaki ilişkinin felsefi problemine dönüşür. Sanat çözümlemesi böylece kitabın genel hermenötik sorusuna hazırlık oluşturur. Eserin anlamı sanatçının bilincine, seyircinin yaşantısına veya ilk ortaya çıkış anına indirgenemiyorsa tarihsel anlamanın nasıl mümkün olduğu yeniden sorulmalıdır.
Schleiermacher’de Yeniden İnşa
Birinci cildin kapanışında Gadamer bu sorunu Schleiermacher’in yeniden inşa idealiyle karşılaştırır. Schleiermacher için hermenötik görevin temel yönlerinden biri, eserin doğduğu ilk şartları mümkün olduğu kadar yeniden kurmaktır. Yazarın dili, bireysel üretimi, tarihsel çevresi ve ilk muhatapların dünyası araştırılır. Bu yaklaşım önemli bir hakikati korur: Geçmişten gelen eseri kendi tarihsel farklılığını yok sayarak anlamak mümkün değildir. Metni veya sanat eserini yalnız bugünkü kavramların içine yerleştirmek, onun özgün anlam yönünü kaybettirebilir. Tarihsel araştırma, eserin hangi dünyada ve hangi sorular içinde ortaya çıktığını açığa çıkarmalıdır.
Fakat yeniden inşa ideali, anlama görevini eserin ilk oluş şartlarının geri getirilmesiyle özdeşleştirdiğinde sınırına ulaşır. Geçmiş bir dünya, bilgi yoluyla bütünüyle yeniden mevcut kılınamaz. Yorumcu ne kadar ayrıntılı tarihsel bilgi edinirse edinsin, artık ilk muhatapların yaşadığı dünyada bulunmaz. Gadamer’in verdiği sanat örnekleri bu imkânsızlığı belirginleştirir. Müzeye taşınmış bir sunak resmi eski kilisesine geri yerleştirilebilir. Tarihsel yapı dikkatli bir restorasyonla eski biçimine yaklaştırılabilir. Fakat bu fiziksel geri dönüş, ilk dinsel topluluğu, ilk kullanım biçimini ve kaybolmuş hayat dünyasını yeniden meydana getirmez.
Tarihsel kökenin maddi şartları kısmen kurulabilir; ancak geçmişin bütünlüğü geri getirilemez. Çünkü yalnız eser değişmemiş değildir; ona yönelen insanlar, kurumlar, inançlar ve hayat biçimleri de dönüşmüştür. Bu nedenle anlama, geçmişin eksiksiz tekrarı olamaz. Yorumcu bugünkü tarihsel konumunu terk ederek geçmişin çağdaşı hâline gelemez. Yeniden inşa, tarihsel bilginin değerini doğru görür; fakat anlamanın daima şimdiki zamandan gerçekleştiğini yeterince hesaba katmaz.
Hegel’de Entegrasyon
Gadamer’e göre Hegel, tarihsel kaybın geri döndürülemezliğini Schleiermacher’den daha açık biçimde kavrar. Geçmiş eser kendi ilk dünyasına fiziksel olarak geri götürülemez. Anlamanın görevi, kaybolmuş şartları aynen yeniden kurmak değil, geçmişten gelen eseri şimdiki tarihsel bilinçle ilişkiye sokmaktır. Gadamer bu hareketi entegrasyon kavramıyla ifade eder. Geçmiş eser yalnız ilk dünyasına ait bir kalıntı olarak bırakılmaz. Şimdiki bilinç onu kendi tarihsel hayatı içinde kavrar ve geçmiş ile şimdi arasında düşünsel bir aracılık kurar.
Hegel’in üstünlüğü, tarihsel farkı yalnız giderilecek eksiklik gibi görmemesidir. Geçmişin kaybı kabul edilir. Sanat eseri ilk işlevinden ve hayat bağlamından uzaklaşmıştır; fakat bu uzaklık onun artık konuşamayacağı anlamına gelmez. Eser çağdaş bilincin içinde yeni bir anlam kazanabilir. Bu nedenle Hegelci entegrasyon, geçmişin arkeolojik olarak yeniden üretilmesinden daha güçlü bir anlama modelidir. Tarihsel eser bugünkü dünyaya yalnız taşınmaz; düşünsel olarak içselleştirilir. Geçmiş, şimdiki bilincin kendi tarihini anlamasının parçası hâline gelir.
Fakat Gadamer Hegel’in ulaştığı sonuca katılmaz. Hegel’de tarihsel aracılık, mutlak bilginin bütünlüğü içinde tamamlanmaya yönelir. Geçmişin farklılığı, sonunda Geist’ın kendisini bilmesinin aşamalarından biri olarak kavranır. Tarihsel yabancılık daha yüksek bir düşünsel birlik içinde aşılır.
Gadamer için anlama böyle bir tamamlanmaya ulaşmaz. Geçmiş hiçbir zaman bütünüyle şimdiki bilincin içine eritilemez. Eserin bize söyleyebileceği şey, onu kendi tarihsel sistemimiz içinde tamamen yerli hâle getirdiğimiz anda sona ermez. Tarihsel karşılaşmanın açıklığı korunmalıdır. Geçmiş eser yalnız bizim sorularımıza verdiği cevaplardan ibaret değildir; sorularımızı değiştirebilir ve bugünkü kendilik anlayışımızı sınayabilir. Anlama, geçmişin şimdiki bilinç tarafından tüketildiği kapalı bir sentez değil, iki tarihsel konum arasında süren aracılıktır.
Yeniden İnşa ile Entegrasyon Arasında
Gadamer’in konumu, yeniden inşa ile entegrasyon arasında basit bir uzlaşma değildir. O, Schleiermacher’in tarihsel farklılığa gösterdiği dikkati korur; Hegel’in geçmişin bugünkü bilinçle aracılanması gerektiği görüşünü de kabul eder. Fakat her ikisinin tamamlanma iddiasından ayrılır. Yalnız yeniden inşa, bugünkü yorumcunun tarihsel konumunu unutma tehlikesi taşır. Yalnız entegrasyon ise geçmişi şimdiki bilincin içine bütünüyle özümseyebilir. Gadamer açısından anlama ne yorumcunun kendi zamanını terk ederek geçmişe dönmesi ne de geçmişi bugünün kavramlarında eritmesidir.
Geçmişten gelen eser ile bugünkü yorumcu birbirlerinden tamamen bağımsız değildir. Yorumcu, tarihsel aktarımın dışında duran nötr özne değildir. Kendi dili, kavramları ve soruları geçmişten devralınmış ilişkiler içinde oluşmuştur. Eser de geçmişte kapanmış ve şimdiki hayata yalnız dışarıdan getirilen nesne değildir. Aktarım içinde bugüne ulaşmıştır. Anlama bu ortak tarihsel alanda gerçekleşir. Yorumcu geçmiş esere kendi sorularıyla yönelir; fakat karşılaştığı şey onun sorularını değiştirebilir. Eser bugünde anlaşılır; ancak yalnız bugünün ölçüsüne indirgenmez. Böylece tarihsel mesafe ne tamamen kapatılabilir ne de yorumcuyla eser arasındaki aşılmaz uçurumdur. Mesafe, anlamanın içinde işleyen ilişkidir. Geçmişin farklılığını korurken onun bugün konuşabilmesini mümkün kılar.
Genel Hermenötiğin Eşiği
Sanattan hermenötiğe geçişin ulaştığı temel soru şudur: Tarihsel olarak belirlenmiş bir insan, kendisinden önce gelen anlamı nasıl anlayabilir? Bu soru artık yalnız sanat eserlerine veya edebî metinlere ait değildir. Tarih, hukuk, gelenek, din ve dil içinde karşılaşılan bütün anlam ilişkilerini kapsar.
Birinci cilt bu sorunun bütün kavramlarını henüz ayrıntılı biçimde kurmaz. Gelenek, önyargı, tarihsel mesafe, uygulama ve etkili tarih, sonraki hareketin merkezi olacaktır. Ancak bu kavramların üzerine kurulacağı ontolojik zemin sanat tecrübesi içinde hazırlanmıştır. Sanat eseri, anlamanın öznenin karşısında duran nesneye uyguladığı teknik bir işlem olmadığını göstermiştir. Eserle karşılaşan kişi, yalnız onu açıklamaz; kendisi de bu karşılaşma içinde değişebilir. Metin veya eser, yorumcunun önceden bildiği şeylerin örneği değildir. Ona bir talepte bulunur. Bu nedenle genel hermenötik doğru yorum yöntemlerini sıralayan bir disiplin olarak kurulamaz. Yöntemsel kurallar belirli alanlarda gerekli olabilir; fakat anlamanın meydana gelişini bütünüyle açıklayamaz. Hermenötiğin felsefi görevi, insanın tarihsel aktarım içinde anlamla nasıl karşılaştığını açığa çıkarmaktır.
Birinci cildin sanatla başlayan hareketi burada kendi sınırını aşar. Sanat, ayrıcalıklı fakat yalıtılmış bir hakikat alanı değildir. Sanat eserinde belirginleşen yapı, insanın tarihsel dünyadaki varlığına aittir: Kendimizden önce gelen anlamlar içinde bulunur, onları bugünden anlar ve bu karşılaşmalarda kendi anlayışımızı yeniden kurarız.
Sonuç
Sanat tecrübesinden genel hermenötiğe geçiş, sanatın başka bir disipline teslim edilmesi değildir. Tam tersine sanat eserinin açtığı problem, estetiğin sınırlarını aşacak kadar geniştir. Eserin geçmişten bugüne ulaşması, farklı gerçekleşmelerde kendisini koruması ve karşılaştığı kişiye söyleyecek bir şeyi bulunması, insanın tarihselliğine ilişkin genel bir yapı ortaya çıkarır. Gadamer’in birinci cilt sonunda ulaştığı eşik, geçmişin nasıl geri getirileceği sorusundan geçmişin bugün nasıl konuşabildiği sorusuna geçiştir. Bu değişimle hermenötik, kayıp anlamı restore eden bir teknik olmaktan çıkar. Geçmiş ile şimdi arasında hiçbir zaman tamamlanmayan tarihsel aracılığın felsefesine dönüşür.
İkinci cildin problemi artık hazırdır: Anlayan kişi, anlamaya çalıştığı şeyin dışında değilse bu tarihsel aidiyet nasıl işler? Gelenek bizi nasıl belirler, tarihsel mesafe anlamı nasıl üretir ve geçmişten gelen söz bugünkü durumda nasıl uygulanır?
Sanat eseri bu sorulara verilmiş son cevap değil, onların açıldığı ilk hakikat tecrübesidir.
