Louis Althusser denildiğinde çoğu zaman akla önce yapılar, ideoloji, yeniden üretim, öznesiz süreçler ve katı bir teorik dil gelir. Bu görüntü kısmen doğrudur; ama eksiktir. Çünkü Althusser’in geç döneminde ortaya çıkan düşünce hattı, onun yalnızca yapıları düşünen bir kuramcı olmadığını, aynı zamanda yapıların nasıl ortaya çıktığını, nasıl “tuttuğunu” ve neden aslında önceden garanti edilmediğini de sorduğunu gösterir. Bu hattın adı çoğu zaman “karşılaşma materyalizmi” ya da “aleatory materialism”, yani olumsal materyalizmdir. Althusser’in 1982 sonrasında yazdığı ve daha sonra Philosophy of the Encounter başlığı altında toplanan metinlerde bu yön açık hale gelir. Stanford Encyclopedia of Philosophy de bu geç dönem yazılarını, onun daha eski metinlerinden üslup ve yöntem bakımından farklı ama onlarla süreklilik taşıyan bir alan olarak tanımlar; Verso’nun yayımladığı değerlendirme ise özellikle 1982 sonrasındaki bu metinlerin İngilizce dünyada Althusser algısını ciddi biçimde sarstığını vurgular.
Bu son dönem düşüncesinin kalbinde çok basit ama yıkıcı bir iddia vardır: Tarih, kendi sonuna doğru yürüyen kapalı bir süreç değildir. Toplumsal düzenler ezelden beri yazılmış biçimler değildir. Hiçbir siyasal yapı, hiçbir üretim tarzı, hiçbir egemenlik düzeni “olması gerektiği için” ortaya çıkmaz. Tam tersine, toplumsal biçimler çoğu zaman bir dizi öğenin karşılaşmasıyla belirir; ama bu karşılaşmanın kalıcı hale gelmesi baştan garanti değildir. Oxford’daki bir doktora çalışmasının özeti bu noktayı çok berrak koyar: Althusser’in olumsal materyalizmi, tarihi hem açık uçlu hem de araştırılabilir bir alan olarak düşünmeye çalışır; toplumsal biçimleri zorunlu değil, olumsal sonuçlar olarak ele alır ve hiçbir konfigürasyonun önceden yazgısal biçimde ortaya çıkmak ya da sonsuza dek sürmek üzere belirlenmediğini savunur.
Bu yüzden karşılaşma materyalizmi, yalnızca “rastlantı da vardır” diyen gevşek bir teori değildir. Althusser burada daha sert bir şeye saldırır: teleolojiye, yani tarihin gizli bir amaca doğru ilerlediği fikrine. Bu hedef bazen tanrısal olur, bazen akıl olur, bazen özgürlük, bazen ulus, bazen de belirli bir Marksist okumada komünizmin kaçınılmazlığı. Althusser’in geç dönemi, tam da bu zorunluluk dilini hedef alır. SEP’nin belirttiği gibi onun geç çalışmalarında reddedilen başlıca şeylerden biri “akıl ilkesi”dir; başka bir deyişle evrenin ya da tarihin bir başlangıç, bir öz ya da bir son doğrultusunda kurulmuş olduğu düşüncesi. Bu reddiye yalnız idealizme değil, mekanik ve diyalektik determinizmin kimi kapanmış versiyonlarına da yönelir.
Geç Althusser’in asıl kırılması
Althusser’in bu hattını anlamak için onu “geç dönemde rastlantıya döndü” diye basitleştirmek yeterli değildir. Çünkü mesele, zorunluluğun yerine rastlantıyı geçirmek değildir; zorunluluğun nasıl sonradan oluştuğunu göstermektir. Geç Althusser için asıl soru şudur: Bir düzen ne zaman ve nasıl düzen haline gelir? Bir yapı hangi anda “doğalmış” gibi görünmeye başlar? Bir tarihsel biçim neden bir süre sonra sarsılmaz ve zorunluymuş izlenimi verir?
Bu soruların cevabı, onun ünlü “karşılaşma” kavramında saklıdır. Althusser’e göre öğeler önce birbirlerinden bağımsız biçimde var olabilirler. Fakat bir an gelir, karşılaşırlar. Bu karşılaşma bazen dağılır, hiçbir dünya kurmaz. Bazen de “tutar”; yani yeni bir düzen oluşur. SEP bunu açık biçimde özetler: maddi öğeler çarpıştıklarında ya “take”, yani tutar ve yeni bir düzen kurulur, ya da tutmaz ve eski dünya sürer. Burada belirleyici olan şey, düzenin sonradan oluşmasıdır. Yasa önce değil, sonra gelir. Düzen önce değil, sonra gelir. Zorunluluk başlangıç ilkesi değil, yerleşmiş bir sonucun görünümüdür.
İşte bu nokta, Althusser’in tarih düşüncesindeki en güçlü katkılardan biridir. Tarih artık aşama aşama yürüyen bir kader şeması değildir. Toplumsal biçimler “özleri gereği” ortaya çıkmaz. Önce bir karşılaşma olur; ardından, eğer bu karşılaşma tutarsa, yasalar belirir, tekrarlar oluşur, kurumlar kurulur, ideolojiler yerleşir, yeniden üretim mekanizmaları çalışır. Yani zorunluluk, sonradan görünür hale gelen istikrardır. Bu nedenle karşılaşma materyalizmi, kaos teorisi değildir; istikrarın kökenini olumsallıkta arayan bir tarih ontolojisidir.
Karşılaşma ne demektir?
“Karşılaşma” sözcüğü burada romantik bir buluşmayı değil, ilişkiye giren maddi öğelerin birbirini yeni bir biçim altında bağlamasını anlatır. Althusser bu fikri antik atomculuktan, özellikle Epicurus ve Lucretius çizgisinden esinle yeniden kurar; ama onu yalnız doğa açıklaması olarak bırakmaz. Verso’nun değerlendirmesinde de belirtildiği gibi Althusser, bu hattı Epicurus’tan Derrida’ya uzanan “yeraltı” bir gelenek olarak okur ve materyalizmi kör yapısal zorunluluğa değil, karşılaşmanın olumsallığına dayandırır. Bu okuma, yapı fikrini iptal etmez; yapının önceden yazılmış değil, sonradan tutmuş bir bileşim olduğunu söyler.
Dolayısıyla karşılaşma, salt rastgele temas değildir. Rastgelelik, burada başlangıç koşulunu anlatır; ama asıl mesele karşılaşmanın süre kazanmasıdır. Bir kıvılcımın yangına dönüşmesi gibi, bazı tarihsel karşılaşmalar da yeni bir toplumsal form yaratır. Althusser’in önem verdiği şey bu “süreklileşme” anıdır. Çünkü tam da o anda, daha önce zorunlu olmayan bir şey, sanki hep öyle olmak zorundaymış gibi görünmeye başlar. Egemen ideoloji de çoğu zaman bu görünümü üretir: olmuş olanı olması gereken, yerleşmiş olanı doğal, tutmuş olanı kaçınılmaz gibi gösterir.
Bu nedenle karşılaşma materyalizmi yalnız başlangıç teorisi değildir; aynı zamanda doğallaştırma eleştirisidir. Toplumsal düzenler kendi kökensel olumsallıklarını gizleyerek sürerler. Kapitalizm, devlet, hukuk, sınıf düzeni, ulusal form ya da belirli kurumsal yapılar hep böyle işler: sanki başka türlüsü hiç mümkün değilmiş gibi görünürler. Oysa Althusser’in bakışı, onların aslında bir zamanlar karşılaşmaların tutmuş biçimleri olduğunu hatırlatır.
Teleolojinin çöküşü
Karşılaşma materyalizminin en sert yönü, tarih felsefesindeki “son” fikrini dağıtmasıdır. Teleolojik düşünce, tarihi daima geriye dönük olarak anlamlı bir çizgiye dönüştürür. Başlangıçtan sona kadar uzanan bu çizgide olan her şey, nihai sonuç tarafından aydınlatılır. Böylece tarih, sanki kendi hakikatini baştan beri biliyormuş gibi okunur. Althusser’e göre bu yaklaşım hem teorik hem siyasal olarak sakıncalıdır. Teorik olarak, çünkü sonucu neden gibi kullanır. Siyasal olarak, çünkü mevcut düzenleri kaçınılmaz ve doğal gösterir. Oxford tez özeti bu eleştiriyi açıkça dile getirir: teleolojik teoriler, belli tarihsel örüntüleri zamansız ilkeler gibi sunarak iktidar biçimlerini meşrulaştırır; onları kaçınılmaz sonuçlar gibi gösterir.
Bu eleştiri Marx okumalarına da uzanır. Althusser’in geç dönemi, kapitalizmi feodalizmin içinden zorunlu olarak çıkan evrensel bir aşama diye düşünmeye mesafelenir. Verso metninin özetlediği biçimiyle, Althusser burada Marx’ın Kapital sonundaki “ilkel birikim” tartışmasını, önceden yazılmış bir ilerleme yasası olarak değil, para sahipleri ile emek gücünden başka şeyi kalmamış insanların belirli tarihsel karşılaşması olarak yorumlar. Bu karşılaşma tutmuş, kurumsallaşmış ve ardından kapitalist üretim tarzının eğilimsel yasalarını üretmiştir; ama başka tarihsel bağlamlarda benzer öğeler bir araya gelse bile aynı sonucu vermek zorunda değildir.
Buradaki düşünce çok önemlidir: tarih yalnızca “ne oldu?” sorusuyla değil, “başka türlü de olabilir miydi?” sorusuyla anlaşılır. Karşılaşma materyalizmi, tam bu ikinci soruyu ciddiye alır. Çünkü olumsallık, tarihin gevşek ve önemsiz tarafı değil; onun gerçek yapısıdır. Tarih olmuş olandan ibaret değildir; olmamış ama mümkün olanların da gölgesini taşır.
Boşluk, eksik temel ve kurucu güvencesizlik
Althusser’in geç yazılarında sık geçen bir başka tema da boşluktur. SEP, onun geç döneminde felsefenin nesnesi varsa bunun “henüz olmayan ama olabilecek olan”, yani boşlukla ilişkili bir alan olduğunu söyler. Bu boşluk, fiziksel hiçlik değil; kurucu güvence eksikliğidir. Tarihin temelinde onu baştan sona taşıyan bir öz, bir merkez, bir son neden yoktur. Dünya bir plana göre işlemiyor; plan etkisi, sonradan tutmuş düzenlerin kendi kendini yorumlama biçimidir.
Bu yüzden karşılaşma materyalizmi, felsefeyi de alçaltır. Felsefe artık hakikati dışarıdan gören, tarihin anlamını bilen yüce bir bakış değildir. Althusser geç döneminde felsefeyi bilimlerin biliminden çıkarır; SEP’ye göre felsefenin evrensel ve aşkın bir doğruluk üretmediğini, tarihsel olarak oluşan malzemeyle düşündüğünü ve sunduğu doğruların da koşullu olduğunu vurgular. Bu alçaltma, düşünceyi zayıflatmaz; tam tersine onu daha dürüst hale getirir. Çünkü tarih üzerine konuşmak, artık tarihin garantörü gibi konuşmak değildir.
Bu güvencesizlik aynı zamanda siyasetin alanını açar. Eğer tarih önceden yazılmış bir zorunluluk olsaydı, siyaset ya yalnızca uygulama olurdu ya da boş bir gösteri. Oysa Althusser’de siyaset, karşılaşmaları kalıcılaştırma, dağılmakta olanı tutturma, öğeleri yeni bir bağ içinde birleştirme sanatına yaklaşır. Burada başarı garantili değildir; hatta çoğu durumda başarısızlık olasılığı daha yüksektir. Ama tam da bu nedenle siyaset gerçek bir eylem alanıdır.
Machiavelli, Marx ve kurucu an
SEP’nin işaret ettiği gibi Althusser, geç döneminde Hobbes ve Rousseau’dan söz etse de politik alandaki asıl örneklerini Machiavelli ve Marx’ta bulur. Machiavelli onda yalnız devlet teorisyeni değildir; kurucu ânın düşünürüdür. Yeni bir düzen, hazır bir özden değil, elverişli öğelerin belirli bir konjonktürde birleştirilmesinden doğar. Marx ise özellikle kapitalizmin kökenini, tarihsel zorunluluğun doğal aşaması olarak değil, belirli öğelerin tarihsel karşılaşması olarak okumaya imkân verir. SEP bunu şöyle özetler: politik düzenlerin kökeni ve sürmesi olumsaldır; bu olumsallık görülürse dönüşüm imkânı da düşünülebilir.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar: Althusser için devrim, tarihin içkin garantisi değildir. Aynı şekilde mevcut düzen de ebedi değildir. Her toplumsal form, tutmuş bir karşılaşmanın sonucudur; bu yüzden sürmesi için sürekli yeniden üretilmesi gerekir. Olumsallık yalnız başlangıçta değil, süreklilikte de çalışır. Kurumlar bu yüzden ideolojiye, hukuka, aygıtlara, örgütlenmeye ihtiyaç duyar. Çünkü hiçbir düzen kendi başına kalıcı değildir. Kalıcılık, sürekli emek isteyen bir başarıdır.
Bu fikir, siyaseti hem daha sert hem daha gerçek kılar. Serttir, çünkü zafer garantisi yoktur. Gerçektir, çünkü değişimi mucizeye ya da tarih yasasına bırakmaz. Yeni olan, ancak öğeler yeni biçimde bağlanırsa doğar. Bunun için teori gerekir, strateji gerekir, örgüt gerekir, konjonktür bilgisi gerekir; ama yine de sonuç önceden verilmiş değildir.
Neden bugün hâlâ önemli?
Karşılaşma materyalizmi bugün özellikle önemlidir, çünkü çağımız kendini sürekli zorunluluk diliyle meşrulaştırır. Ekonomik düzen “başka türlü olamaz” denir. Devlet biçimi “doğal sonuç” gibi sunulur. Teknolojik yönelim “kaçınılmaz ilerleme” diye anlatılır. Hatta krizler bile bazen tarihin zorunlu bedelleriymiş gibi estetize edilir. Althusser’in geç dönemi bu bütün söylemlere karşı güçlü bir itirazdır: olmuş olan şey, zorunlu olduğu için değil, bir karşılaşma tuttuğu için olmuş olabilir.
Bu itiraz düşünceyi gevşetmez; tersine daha sorumlu hale getirir. Çünkü olumsallık fikri, “her şey mümkündür” demek değildir. Tam tersine, her düzenin kurulmuş, sürdürülmüş ve bu nedenle de değiştirilebilir olduğunu kavramaktır. Tarihin açık uçluluğu, keyfîlik değil; müdahalenin gerçek koşuludur. Bu yüzden Althusser’in geç dönemi, kaderci tarih felsefesi ile romantik iradeciliğin ortasında üçüncü bir yol açar. Ne her şey kendiliğinden olacaktır, ne de salt irade her şeyi yaratacaktır. Belirleyici olan, hangi öğelerin hangi anda nasıl karşılaştığı ve o karşılaşmanın tutup tutmadığıdır.
Sonuç
Karşılaşma materyalizmi, Althusser’in geç döneminde geliştirdiği en güçlü düşünsel müdahalelerden biridir. Bu yaklaşım tarihi bir amaç doğrultusunda ilerleyen kapalı süreç olarak değil, tutan ve tutmayan karşılaşmaların alanı olarak kavrar. Burada düzenler gökten inmez, özlerinden türemez, tarihin büyük yasaları tarafından garanti edilmez. Önce karşılaşmalar vardır; sonra bazıları kurumsallaşır, yasalaşır, doğal görünür ve kendi olumsal kökenlerini gizler.
Althusser’in büyük katkısı tam da bu gizlenmiş kökeni görünür kılmasında yatar. Kapitalizm, devlet, hukuk, ideoloji ya da başka herhangi bir toplumsal form, “olması gerektiği için” orada değildir. Oradadır; çünkü bir karşılaşma tutmuştur, ardından o karşılaşmanın ürünü olan düzen kendi zorunluluk mitolojisini üretmiştir. Karşılaşma materyalizmi bu miti bozar.
Bu yüzden bu felsefe yalnız tarih üzerine bir teori değildir; aynı zamanda düşünme cesaretidir. Bize, mevcut olanın kaçınılmaz olmadığını; ama değişimin de otomatik gelmeyeceğini hatırlatır. Tarih açıktır, fakat bu açıklık soyut bir umut değil, maddi karşılaşmaların sert alanıdır. Belki de Althusser’in geç döneminden bugün için çıkarılabilecek en güçlü ders budur: Dünyayı değiştirmek istiyorsak, önce onun nasıl “tuttuğunu” anlamamız gerekir.
