Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Julia Kristeva’nın düşüncesi çoğu zaman iğrençlik, annelik, semiyotik alan, melankoli ya da kadınlık tartışmalarıyla hatırlanır. Oysa onun sonraki dönem metinlerinde gittikçe belirginleşen başka bir düğüm vardır: insan neden nefret eder, neden yıkıma yönelir ve bu yıkıcılığın içinden bağışlama gibi bir imkân gerçekten doğabilir mi? Bu soru, yalnız etik ya da siyasal bir soru değildir; daha derinde, öznenin kendi iç yapısıyla ilgili bir sorudur. Kristeva için nefret, dışarıdaki düşmana yöneltilmiş tesadüfi bir saldırganlık değil, benliğin en kırılgan katmanlarında işleyen bir çatışmanın dışa vurumudur. Bu nedenle bağışlama da yalnızca ahlaki bir erdem ya da dinsel bir telkin olarak ele alınamaz. Bağışlama, nefretin köklerine dokunmadan kurulamaz.
Kristeva’nın Hatred and Forgiveness / Nefret ve Bağışlama başlıklı kitabı, bu düğümü doğrudan açar. Ancak kitap tek başına okununca eksik kalır; çünkü onun burada geliştirdiği çizgi, This Incredible Need to Believe / İnanma İhtiyacı, New Maladies of the Soul / Ruhun Yeni Hastalıkları, Intimate Revolt / Mahrem Başkaldırı ve Black Sun / Kara Güneş gibi metinlerle birlikte anlam kazanır. Başka bir deyişle Kristeva’da nefret, hiçbir zaman yalnız öfke patlaması değildir; o, anlam kaybı, içsel çöküş, melankoli, narsisistik yaralanma ve simgesel düzenin zayıflamasıyla birlikte düşünülmesi gereken bir kuvvettir. Bu yüzden onun sorduğu soru şudur: İnsan, içindeki yıkıcılığı yalnız bastırarak mı yaşar, yoksa onu dönüştürebilecek simgesel ve psişik yollar kurabilir mi?
Nefretin Psikanalitik Kökü
Kristeva’nın psikanalitik düşüncesinde nefret, basitçe sevginin zıddı değildir. Sevgi ile nefret çoğu zaman aynı bağın içinde birlikte dolaşır. İnsanın en yoğun sevgi ilişkilerinin aynı zamanda en güçlü saldırganlık potansiyelini taşıması tesadüf değildir. Çünkü sevgi, bizi kuran nesneye yönelir; nefret ise çoğu zaman o nesnenin bizde açtığı bağımlılık, eksiklik ve kırılganlığa tepki olarak doğar. Çocuk için bakım veren figür hem yaşamsal güvenin kaynağıdır hem de bağımlılığın, eksikliğin ve ayrılma sancısının ilk sahnesidir. Bu nedenle öznenin en eski duygulanımlarında sevgi ile saldırganlık birbirinden temizce ayrılmış değildir.
Kristeva burada Freud’un saldırganlık ve ölüm dürtüsü çözümlemelerine yaklaşır; ancak onun asıl ilgisi saldırganlığı biyolojik ya da doğal bir dürtü olarak tanımlamaktan çok, bunun öznenin simgesel ve duygusal tarihinde nasıl biçimlendiğini göstermektir. Nefret, yalnız “kötü niyet” değildir; çoğu zaman benliğin kendi sınırını koruma çabasıdır. Kişi bazen, kendisinde tanımak istemediği şeyi başkasına atar; başkasında gördüğü şey, aslında kendi içindeki kırılganlığın, aşağılanmanın, korkunun ya da eksikliğin aynasıdır. O zaman nefret, dışarıdaki nesneyi yok etme isteği kadar, içerideki dayanılmaz çatlağı dışsallaştırma hareketi olur.
Bu yüzden Kristeva’da nefret, ahlaki dilin kolayca mahkûm ettiği bir tutumdan daha karmaşık bir yapıdadır. O, öznenin kendi dağılmasına karşı ürettiği sert bir savunma biçimi olabilir. Ne var ki savunma olarak başlayan şey, çok hızlı biçimde yıkıcı bir rejime dönüşür. İnsan kendini korumak için nefret ettiğini sanırken, çoğu zaman kendi iç alanını daha da daraltır. Nefret, özneyi dışarıya saldırganlaştırdığı kadar içeride de fakirleştirir; dilini, hayal gücünü, bağ kurma kapasitesini ve karmaşıklığa dayanma gücünü zayıflatır.
Narsisistik Yaralanma ve Yıkıcılık
Kristeva’nın nefret düşüncesi narsisizm olmadan anlaşılamaz. İnsan benliği kendini bütünüyle sağlam, kapalı ve eksiksiz deneyimlemez; tersine, her özne bir kırılganlık taşıyarak kurulur. Bu kırılganlık yaralanınca nefret devreye girer. Özellikle aşağılanma, değersizleştirilme, sevilmeme, görülmeme ya da terk edilme deneyimleri, benliği dışarıya karşı sertleştirebilir. Nefret böyle anlarda yalnızca bir başkasına yönelen olumsuz duygu değil, yaralanmış benliğin kendini yeniden toplamaya çalıştığı sert bir kabuk hâline gelir.
Kristeva’nın çizgisi burada çok önemlidir; çünkü o, nefreti yalnız siyasal fanatizm ya da toplumsal şiddet düzeyinde değil, gündelik öznel yaşamın içinde de arar. Aşağılanan kişi yalnız üzülmez; intikam kurar. Kırılan özne yalnız yas tutmaz; suçlu arar. Anlam kaybı yaşayan kişi yalnız boşluğa düşmez; çoğu zaman o boşluğu dolduracak bir düşman üretir. Demek ki nefret, öznenin dağılmasını geçici olarak toparlayan bir sahte bütünlük işlevi görebilir. İnsan, sevmediği şeyi işaret ederek kendini daha tutarlı hissetmeye başlayabilir. Fakat bu tutarlılık sahicilik üretmez; yalnızca sertleşme üretir.
İşte Kristeva’nın düşüncesinde yıkıcılığın esas tehlikesi burada başlar. Nefret, özneyi kendi çatlağıyla yüzleşmekten kurtardığı için çekicidir. Başkasını suçlamak, kendi boşluğunu tanımaktan daha kolaydır. Bir topluluğun, bir inancın, bir kimliğin ya da bir ideolojinin içine yerleşip tüm karmaşıklığı dışarıdaki düşmana yüklemek, psikanalitik bakımdan son derece anlaşılır bir savunmadır. Fakat tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü nefret, düşünmeyi durdurur; başka bir özneyi karmaşık ve çelişkili bir varlık olarak görmek yerine onu sadeleştirilmiş bir hedefe indirger.
Suç, Yaralanma ve Hafıza
Kristeva’nın “bağışlama”ya geçişi de burada başlar. Bağışlama, onun düşüncesinde olup biteni unutmak ya da önemsizleştirmek değildir. Tam tersine, gerçek bağışlama ancak yarayı, suçu ve hafızayı ciddiye alan bir düzlemde mümkündür. Hafızasız bağışlama, çoğu zaman yalnızca inkârın kibar adıdır. İnsan incinmişse incinmiştir; aşağılanmışsa aşağılanmıştır; zarar görmüşse zarar görmüştür. Bağışlama bu gerçeği silerek kurulmaz.
Bu noktada Kristeva, dinî ve psikanalitik iki dili birbirine yaklaştırır. Dinsel geleneklerde bağışlama çoğu zaman merhamet, tevazu ve yeniden başlangıç fikriyle ilişkilendirilir. Psikanalitik dilde ise insan, ancak kendi içindeki çatışmayı çalışabildiğinde yıkıcı döngüyü dönüştürebilir. Kristeva için bağışlama bu iki hattın kesişiminde duran zor bir pratiktir: ne suçun yok sayılmasıdır ne de sonsuz intikamın sürdürülmesi. O, suçun tanınmasını, yaralanmanın adlandırılmasını ve yine de öznenin bu yarayla özdeşleşmeden yaşayabilmesini gerektirir.
Çünkü insan bazen kendisine yapılan kötülükten daha fazla, o kötülüğün çevresinde kurduğu kimlikle yaşar. Yaralanmış özne, kendini yalnızca mağduriyet üzerinden tanımlamaya başladığında, yara artık geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar; benliğin merkezine yerleşmiş bir kimlik motoruna dönüşür. Kristeva’nın dikkat çektiği tehlike budur. Bağışlama, mağduriyeti inkâr etmek değil; mağduriyetin benliği sonsuza dek belirlemesine direnmek anlamına gelebilir. Bu anlamda bağışlama, başkasını serbest bırakmaktan önce, öznenin kendini nefretin döngüsünden çekip çıkarabilmesiyle ilgilidir.
Bağışlama Bir Saflık Değildir
Kristeva’da bağışlama asla temiz, yumuşak, kolay bir duygu olarak görünmez. O, neredeyse her zaman bir iç mücadele gerektirir. Çünkü bağışlamak, yalnız öfkeyi bırakmak demek değildir; aynı zamanda intikamın sağladığı sahte bütünlükten vazgeçmek demektir. Nefret, kişiye belli bir enerji verir. Yaralanmış özne, nefret ettiği sürece kendini diri, haklı ve bütün hissedebilir. Bağışlama ise bu enerji kaynağını terk etmeyi gerektirir. Bu nedenle bağışlama çoğu zaman zayıflık değil, tam tersine son derece zor bir iç çalışmadır.
Kristeva için affetmek, suçun üzerini örtmek olmadığı gibi, suçluyu kolayca aklamak da değildir. Bazı suçlar onarılamaz; bazı yaralar geri alınamaz; bazı kayıplar telafi edilemez. O hâlde bağışlama, onarımı garanti eden mucizevi bir çözüm değildir. Onun daha sınırlı ama daha gerçek bir gücü vardır: nefretin özne üzerindeki mutlak egemenliğini kırmak. İnsan bağışladığında geçmişi geri almaz; fakat geçmişin bugünü sonsuzca zehirleme yetkisini sınırlar.
Bu nedenle bağışlama, Kristeva’da etik bir romantizm değil, psişik bir emek biçimidir. İnsan kendi yaralanmasını dilde taşıyabildiği, ona anlam verebildiği ve onu tek kimliği hâline getirmediği ölçüde bağışlamaya yaklaşabilir. Burada psikanaliz ile edebiyat arasındaki bağlantı da önemlidir. Kristeva’nın yazılarında anlatı, şiir ve düşünce yalnız estetik uğraşlar değildir; onlar, içsel yıkıcılığın dönüştürülmesi için gerekli simgesel alanlardır. Söze kavuşmayan yara çoğu zaman nefret olarak geri döner. Dil bulabilen yara ise en azından dönüşüm imkânı kazanır.
Modern Dünyada Nefretin Yeni Biçimleri
New Maladies of the Soul / Ruhun Yeni Hastalıkları hattı burada devreye girer. Kristeva modern dünyada öznenin giderek daha parçalı, daha aceleci ve daha yüzeysel hâle geldiğini düşünür. Simgesel bağların zayıflaması, ortak anlam dünyalarının incelmesi ve içsel yaşamın fakirleşmesi, nefretin yeni biçimlerini doğurur. Bugün nefret yalnız büyük ideolojik sistemlerin içinde değil; hızın, teşhirin, kırılgan narsisizmin ve sürekli karşılaştırmanın içinden de üretilmektedir. İnsan kendini ne kadar az taşıyabiliyorsa, başkasına yönelttiği yıkıcılık o kadar kolaylaşır.
Modern özne çoğu zaman kendi boşluğuna katlanamayan bir özne olarak görünür. Bu boşlukla yaratıcı biçimde yaşayamadığında, onu çok hızlı biçimde dışarıya fırlatır. Sosyal alan bu yüzden yalnız iletişim alanı değil, aynı zamanda projeksiyon alanıdır. Kişi kendi küçülme korkusunu başkasının üzerine yıkar; kendi eksikliğini bir düşman figürü icat ederek düzenler. Kristeva’nın düşüncesi bu modern nefret ekonomisini doğrudan adlandırmasa da, onun psikanalitik mantığını çok önceden görünür hâle getirir.
Bu koşullarda bağışlama daha da zorlaşır. Çünkü bağışlama zaman, iç mesafe ve düşünsel işleme gerektirir; modern hayat ise tepkiyi, hızla yargılamayı ve duygunun anında boşaltımını teşvik eder. Kristeva’nın metinlerini bugün değerli kılan şeylerden biri, işte bu hız çağında öznenin iç yaşamını yeniden ciddiye almasıdır. Nefretin yalnız dışsal şiddet değil, içsel çoraklaşma olduğunu hatırlatır.
Mahrem Başkaldırı ve İçsel Dönüşüm
Intimate Revolt / Mahrem Başkaldırı kavramı, Kristeva’nın bağışlama fikrini anlamak için kritik önemdedir. Çünkü onun gözünde gerçek dönüşüm dışarıyı suçlamakla değil, öznenin kendi iç alanında başlattığı bir çalışma ile mümkündür. Mahrem başkaldırı, insanın kendi iç dogmalarına, kendi sertleşmelerine, kendi yıkıcı tekrarlarına karşı koyabilmesidir. Nefret çoğu zaman tekrar üretir; aynı yarayı, aynı hakaret duygusunu, aynı düşman imgesini durmadan yeniden kurar. Bağışlama ise bu tekrarın iç ritmini bozabilir.
Burada bağışlama, edilgen bir boyun eğme değil, aksine içsel başkaldırının bir biçimi olarak görünür. Kişi nefrete teslim olmayarak, intikamın kolay enerjisini reddederek ve yarasını düşüncenin alanına taşıyarak başka bir öznelik kurmaya başlar. Bu, ne saf iyilik ne de ahlakçı yücelik demektir. Daha çok, öznenin kendi karanlığıyla hesaplaşma cesaretidir. Kristeva’nın bağışlama anlayışı tam da bu yüzden derindir: o, bağışlamayı duygusal bir rahatlama değil, zor bir özneleşme hareketi olarak düşünür.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Julia-Kristeva-Island-Of-Re-2005.jpg
Din, Merhamet ve Affın Sınırı
Kristeva’nın dinle ilişkisi bu noktada tekrar belirir. O, özellikle Hıristiyan mirasın suç, itiraf, merhamet ve affetme üzerine geliştirdiği dili önemser; fakat bunu doktriner bir savunu olarak değil, insan ruhunun tarihsel işlenişi olarak okur. Dinsel gelenekler, insanın suçluluk, kırılganlık ve bağışlama meselelerini uzun yüzyıllar boyunca işlemiş sembolik yapılardır. Kristeva bu mirası basitçe geri çağırmaz; onun içindeki psişik doğruluğu çözmeye çalışır.
Bu nedenle affın sınırı meselesi onda çok önemlidir. Her şey affedilebilir mi? Hayır. En azından kolayca ve soyut biçimde affedilemez. Çünkü bağışlama, suçun ağırlığını hafife alan soyut bir hümanizm olamaz. Bazı eylemler öyle bir yara açar ki onları yalnız güzel sözlerle aşmak mümkün değildir. Kristeva’nın gücü burada ortaya çıkar: o, bağıșlamayı sınırsız bir uzlaşma ideolojisine çevirmeden savunur. Bağışlama mümkündür, ama ancak suçun ve yaranın ciddiyetini kabul eden bir çalışma olarak.
Dolayısıyla Kristeva’da affın sınırı, bağışlamanın imkânsızlığı değil; onun kolaycılığa indirgenemeyeceğidir. Affetmek, unutmak değildir. Affetmek, suçun hukukî ya da tarihsel sonuçlarını ortadan kaldırmak da değildir. Affetmek, nefreti öznenin mutlak efendisi olmaktan çıkarmaya çalışmaktır. Bunun başarısı hiçbir zaman garanti değildir; fakat bağışlamanın etiği tam da bu belirsiz ve zor alanda doğar.
Sonuç
Julia Kristeva’nın Hatred and Forgiveness / Nefret ve Bağışlama etrafında kurduğu düşünce, nefreti basitçe mahkûm edip bağışlamayı yüceltmekten ibaret değildir. Onun asıl katkısı, nefreti öznenin kırılganlığı, narsisistik yaralanması, anlam kaybı ve iç çoraklaşmasıyla birlikte düşünmesidir. Bu nedenle nefret, yalnız başkalarına yöneltilmiş bir kötülük değil; çoğu zaman öznenin kendi iç çatışmasını taşıyamamasının şiddetli sonucudur. Bağışlama da bu yüzden kolay bir ahlaki erdem değil, nefretten beslenen sahte bütünlükten vazgeçmeyi gerektiren zorlu bir psişik emektir.
Kristeva bize şunu hatırlatır: İnsan yalnız seven bir varlık değildir; aynı zamanda nefret eden, yıkmak isteyen, yaralanan, saldırganlaşan ve sonra da kendi yıkıcılığıyla baş etmeye çalışan bir varlıktır. Bu karanlık katmanı görmeden kurulan etik, yüzeyde kalır. Fakat insanın içindeki yıkıcılığı tek hakikat sayan görüş de eksiktir. Çünkü dil, düşünce, anlatı, merhamet ve bağışlama gibi imkânlar, tam da bu karanlığın içinden doğar. Kristeva’nın önemi, insanı ne saf iyi ne de düpedüz kötü saymasıdır. O, insanı kırılgan, çatışmalı ve yine de dönüşebilir bir varlık olarak düşünür. Nefret ile bağışlama arasındaki alan, işte bu dönüşebilirliğin en zor ve en hakiki sınavlarından biridir.
