Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
İnsan kendisine zarar verdiğini bildiği bir davranışı neden tekrarlar? Neden bazı ilişkiler her defasında başka kişilerle kurulmasına rağmen aynı hayal kırıklığıyla sonuçlanır? Neden kişi değiştirmek istediği alışkanlığı, verdiği bütün kararlara rağmen yeniden üretir? Bu sorulara çoğu zaman irade eksikliği, yanlış seçim veya geçmişten taşınan bir korku üzerinden cevap verilir. Böyle açıklamalar bütünüyle yanlış değildir; fakat tekrarı yüzeyde görünen davranışın içinde aradıkları için esas sorunu kaçırabilirler. Lacancı psikanaliz açısından tekrarlanan şey her zaman olayın kendisi değildir. İnsan aynı kişiyi, aynı mekânı veya aynı koşulu seçmeyebilir; fakat farklı olayların içinde kendisini yeniden aynı konuma yerleştirebilir. İlişkiler değişir ama terk edilen kişi olma konumu kalır; işler değişir ama değeri görülmeyen kişi olma biçimi sürer; sorunların konusu değişir ama öznenin onlarla kurduğu ilişki aynı örgü içinde yinelenir. Tekrar, geçmişte yaşanan bir olayın mekanik biçimde geri gelmesi değil, farklı olayların içinde aynı yapının yeniden kurulmasıdır.
J.-D. Nasio, Lacan’ın kuramını açıklarken semptomu yalnızca hastalığın belirtisi olarak ele almaz. Semptom, kişinin başına gelen ve dışarıdan incelenerek nedeni bulunacak bir arıza değildir. Kişinin ıstırabını anlatma biçimi, bu ıstırabın nedenine ilişkin geliştirdiği açıklama ve analiz sırasında kurduğu ilişki semptomun oluşumuna dâhildir. İnsan yalnızca acı çekmez; çektiği acıya bir hikâye verir, onu belirli kişilere, olaylara veya geçmişteki kırılmalara bağlar. Bu açıklama doğru olabilir, eksik olabilir ya da sonradan değişebilir. Fakat psikanaliz açısından önemli olan yalnızca açıklamanın doğruluğu değildir. Kişinin neden tam da bu açıklamaya ihtiyaç duyduğu, kendisini neden bu hikâyenin içinde belirli bir yere yerleştirdiği ve aynı anlatının farklı biçimlerde neden yeniden döndüğüdür.
Burada semptomun alışılmış anlamı tersine çevrilir. Semptom, öznenin içindeki bozukluğu dışarıya bildiren edilgin bir işaret değildir; konuşma sırasında kurulan, yinelenen ve dönüşen bir olaydır. Analist de bu olayın dışındaki tarafsız gözlemci olarak kalmaz. Analiz ilerledikçe hastanın sözleri, beklentileri, kuşkuları ve analiste yüklediği konum aktarımın içinde yeniden şekillenir. Analist, semptomun önceden hazır bulunan nedenini bulan kişi değildir; onun varlığı da semptomun analitik biçiminin bir parçası hâline gelir. Bu nedenle psikanalitik semptom, laboratuvarda incelenen sabit bir nesneye benzemez. Konuşan özneyle dinleyen kişi arasındaki ilişkide oluşur ve ancak bu ilişki içinde görünürlük kazanır.
Aynı olay değil, aynı yapı geri döner
Lacan’ın bilinçdışının bir dil gibi yapılanmış olduğu önermesi tam bu noktada anlam kazanır. Bu önerme, insan zihninin derinliklerinde gizlenmiş cümlelerin bulunduğu anlamına gelmez. Bilinçdışı, öznenin içinde saklanan ve doğru yöntem kullanıldığında açılacak kapalı bir arşiv değildir. Söz sürçmesinde, beklenmedik bir sözcükte, rüyadaki bir ayrıntıda, anlatının kesildiği yerde, kişinin istemeden tekrar ettiği ifadede ve hayatının farklı dönemlerinde yeniden kurduğu ilişkilerde işler. Özne konuşurken yalnızca anlatmak istediği şeyi söylemez. Sözü, niyetinin sınırlarını aşar; seçtiği sözcükler, duraksadığı noktalar ve sürekli döndüğü anlatılar, bildiğini bilmediği bir düzeni açığa çıkarır.
Bilinçdışına bu nedenle yalnızca gizli bilgi denemez. Daha doğru ifadeyle bilinçdışı, sahibi belirlenemeyen bir bilgidir. Kişi onu tümüyle bilmez; analist de onun hazır anlamına sahip değildir. Bilgi, sözün içinde, gösterenlerin birbirine bağlanma ve yeniden ortaya çıkma biçiminde üretilir. Bir kelimenin başka bir zamanda, başka bir olayın içinde geri dönmesi tesadüfi olmayabilir. Ancak bu dönüş, kelimenin her defasında aynı şeyi anlattığı anlamına da gelmez. Önemli olan sözcüğün sözlük anlamından çok, anlatı içinde açtığı yer ve özneyi hangi konuma taşıdığıdır.
Bir insan sürekli “kimse beni anlamıyor” diyebilir. Bu cümle ilk bakışta çevresindeki insanların yetersizliğini bildiren bir şikâyet gibi görünür. Fakat aynı ifade farklı ilişkilerde, farklı koşullarda ve farklı kişiler karşısında yeniden ortaya çıkıyorsa artık yalnızca dış dünyaya ilişkin bir tespit değildir. Kişinin kendisini anlaşılmayan biri olarak kurma biçimi hâline gelmiş olabilir. Burada psikanalizin sorusu “İnsanlar onu gerçekten anlıyor mu?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Kendisini neden sürekli anlaşılmayan kişinin yerine yerleştirdiğini, bu konumun hangi ilişki biçimini mümkün kıldığını ve ondan vazgeçmenin neden güç olduğunu da araştırır.
Bu yaklaşım semptomu çözülmesi gereken bir bilmeceye indirgemez. Semptomun anlamını bulmak, onun sona ermesi için yeterli değildir. İnsan, bir davranışın nedenini bildiği hâlde onu sürdürmeye devam edebilir. Aynı şekilde geçmişindeki bir olayla bugünkü davranışı arasındaki bağlantıyı kavraması da tekrarı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Çünkü semptom yalnızca bilmediğimiz bir anlamı taşımaz; aynı zamanda vazgeçemediğimiz bir tatmin biçimini de düzenler.
Acı veren şey nasıl tatmin sağlar?
Lacan’ın jouissance kavramı burada belirleyici hâle gelir. Türkçede çoğunlukla “zevk” olarak karşılanan bu kavram, sıradan haz veya keyif anlamına gelmez. Haz, genellikle gerilimin azalması, rahatlama ve dengelenmeyle ilişkilidir. Zevk ise gerilimin sürmesiyle, sınırın aşılmasıyla ve kimi zaman acıyla iç içe geçen bir yoğunlukla bağlantılıdır. İnsan haz veren şeyi istediğini düşünür; fakat hayatının belirli alanlarında kendisini huzura değil, yeniden gerilime götüren yolları seçebilir. Kendisini sürekli öfkelendiren tartışmalara dönmesi, başarıya ulaşacağı anda geri çekilmesi veya her seferinde aynı biçimde yaralandığı ilişkileri yeniden kurması yalnızca yanlış kararlarla açıklanamaz. Bu tekrarların içinde öznenin doğrudan mutluluk vermeyen ama vazgeçemediği bir zevk biçimi bulunabilir.
Bu düşünce kolayca yanlış anlaşılabilir. Semptomundan acı çeken kişinin aslında acı çekmek istediğini söylemek değildir. Psikanalitik zevk bilinçli bir seçim veya gizli bir hoşlanma değildir. Kişinin “Ben bunu istiyorum” diyerek sahiplendiği bir istekten çok, istemediğini söylediği hâlde tekrar tekrar içinde bulduğu bir işleyiştir. İnsan öfkesinden, kaygısından, başarısızlığından ya da yalnızlığından memnun olmayabilir; fakat bu durumların içinde tanıdığı bir konum, bildiği bir ilişki düzeni ve kendisini sürdürebildiği bir biçim bulunabilir. Semptom acı verirken aynı zamanda kişinin dünyasını düzenler. Neyin tehlikeli, kimin suçlu, kendisinin kim ve başkalarının nerede olduğunu belirler.
Semptomun dirençli oluşu da buradan kaynaklanır. Ortadan kalktığında yalnızca acı kaybolmaz; kişinin yaşamını düzenleyen bir yapı da sarsılır. Sürekli başarısızlıktan yakınan biri başarıya ulaştığında artık kendisini hangi anlatı içinde tanımlayacaktır? Bütün ilişkilerinde terk edilmekten korkan biri gerçekten terk edilmeyeceği bir ilişkiyle karşılaştığında ne yapacaktır? Sürekli başkalarının kendisini engellediğine inanan biri bu engeller ortadan kalktığında kendi arzusunun sorumluluğunu nasıl taşıyacaktır? İnsan bazen sorununu çözemediği için değil, sorun ortadan kalktığında açılacak boşluğu henüz kuramadığı için tekrara dönebilir.
Bu nedenle semptom yalnızca yara değildir. Aynı zamanda yaranın etrafında örülmüş bir savunmadır. Özneyi rahatsız eder ama daha sınırsız, daha belirsiz ve daha yıkıcı bir zevkle karşılaşmaktan da koruyabilir. Kaygı, başarısızlık veya takıntı kişinin hayatını daraltırken ona tanıdık bir sınır da sunar. Semptom bu sınırın bedelidir. Onu yalnızca ortadan kaldırılması gereken gereksiz bir yük olarak görmek, öznenin hayatında yaptığı işi gözden kaçırır.
Lacan’ın “cinsel ilişki yoktur” önermesi de bu bağlamda biyolojik birleşmenin veya insanlar arasında ilişkinin bulunmadığını söylemez. Zevkin iki kişi arasında bütünüyle uyumlu ve tamamlayıcı bir düzen kuramayacağını belirtir. İnsan karşısındaki kişiye doğrudan ulaşmaz; onu kendi arzusu, korkusu, fantazisi ve gösterenleri aracılığıyla deneyimler. İki beden karşılaşabilir, fakat her beden kendi zevk sınırları içinde kalır. İlişki vardır; ancak iki özneyi eksiksiz biçimde birbirine uyduran hazır bir formül yoktur. Aşk, arzu ve cinsellik bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmaz; onun çevresinde biçim kazanır.
Semptom da tam bu imkânsız uyumun bulunduğu yerde ortaya çıkar. Özne, kendisiyle, başkalarıyla ve kendi bedeniyle tam bir bütünlük kuramaz. Bu eksikliği kapatmak için anlatılar, tekrarlar ve savunmalar üretir. Fakat onları yalnızca eksikliği örten yanılsamalar olarak görmek yetersizdir. Bunlar aynı zamanda kişinin yaşayabilmesini sağlayan yapılardır. Psikanalizin amacı bu yapıları dışarıdan parçalamak değil, öznenin kendi tekrarındaki yerini görmesini sağlamaktır.
İnsan çoğu zaman kimliğinin ne istediğinde bulunduğunu düşünür. Ne olmak istediğini, kimi sevdiğini ve hangi hedefe ulaşmayı amaçladığını anlatarak kendisini tanımlar. Oysa belki de öznenin daha kararlı tarafı, ne istediğini söylediği yerde değil, neyi tekrar tekrar yaptığı yerde görünür. Arzularımız değişebilir, hedeflerimiz yenilenebilir, insanlarla ve şehirlerle ilişkimiz dönüşebilir. Fakat farklı hayat parçaları içinde yeniden kurduğumuz aynı konum, bilinçli tercihlerimizden daha ısrarlı olabilir.
Semptom bu nedenle hayatın önüne çıkan rastlantısal bir engel değildir. Öznenin söyleyemediği şeyi söyleme, düzenleyemediği zevke sınır çizme ve karşılaşamadığı eksikliği yaşanabilir hâle getirme biçimidir. Ondan kurtulmayı istemek anlaşılırdır; fakat semptomu yalnızca sökülüp atılacak yabancı bir parça saymak, onun özne adına yaptığı işi görmemektir. Belki de ilk soru “Bu semptomu nasıl yok ederim?” değil, “Bu tekrar benim için hangi düzeni ayakta tutuyor?” olmalıdır. Çünkü insanın acısını anlaması, yalnızca acının nedenini bulmasıyla değil, o acının kendisine hangi yeri sağladığını fark etmesiyle başlar.
