Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Slavoj Žižek, Adam Phillips’in psikanaliz üzerine düşüncelerinden hareketle, analizin ne işe yaradığına ilişkin iki yerleşik klişeyi hedef alır. Bunlardan ilki, psikanalizin Antik Yunan’daki “kendini bil” buyruğunun daha derin ve daha radikal bir biçimi olduğu düşüncesidir. İkincisi ise analizin travmaları açıklayarak acıyı azaltacağı, kişiyi rahatlatacağı ve yaşamdan daha fazla haz almasını sağlayacağı beklentisidir. Žižek’in aktardığı psikanaliz anlayışında bu iki amaç da tedavinin merkezinde değildir; hatta insanın sürekli kendisini anlamaya ve nasıl hissettiğini ölçmeye çalışması, çözülmesi gereken sorunun bir parçası olabilir. Kişi her davranışının gizli nedenini araştırdığında, her duygusunu geçmişindeki bir olayla açıklamaya çalıştığında ve kendisi hakkında eksiksiz bir hikâye kurmayı amaçladığında benliğinin dışına çıkmaz; tersine, benliği yaşamın tek konusu hâline getirir. Psikanaliz bu nedenle kişinin iç dünyasında saklı duran hakiki benliği ortaya çıkaran bir kazı çalışması değildir. Žižek’in Phillips’ten aktardığı düşünce çok daha serttir: Analiz, insanın sonunda “kendi denilen o saçmalığı” unutabildiği noktada başarılı olur. Buradaki unutma, geçmişin silinmesi ya da kişinin kendisine karşı bilinçsizleşmesi değil, kendisini durmadan açıklamak ve çözmek zorunda olmaktan kurtulmasıdır.
Kendini Bilme Arzusunun Patolojisi
Psikanaliz hakkındaki yaygın tasarım, insanın içinde yeterince dikkatli bakıldığında keşfedilebilecek bütünlüklü bir benlik bulunduğunu varsayar. Kişinin bugünkü korkuları, arzuları, başarısızlıkları ve ilişkileri geçmişindeki travmalarla bağlantılandırılır; analiz de bu bağlantıları görünür kılarak dağınık yaşam parçalarını tutarlı bir anlatı içinde birleştirir. Böylece kişi neden böyle davrandığını, gerçekte ne istediğini ve hangi olayların onu bugünkü hâline getirdiğini öğrenir. Žižek’in Phillips’ten hareketle karşı çıktığı şey, yalnızca bu anlatının doğruluğu değildir; insanın kendisi hakkında tamamlanmış bir bilgiye ulaşmasının iyileştirici olacağı düşüncesidir. Kişi kendi yaşam hikâyesini ne kadar ayrıntılı anlatırsa anlatsın, bu hikâyenin merkezinde yine kendisi bulunur. Her yeni açıklama, benliğin çevresinde kurulan yapıya başka bir kat ekleyebilir; insan kendisini anlamaya çalışırken kendisiyle uğraşmaktan vazgeçemez hâle gelebilir. “Ben kimim?”, “Gerçekte ne istiyorum?”, “Neden hep aynı şeyi yapıyorum?” soruları bir noktadan sonra açıklığa ulaşmanın değil, kendi çevresinde dönen saplantılı bir düşüncenin biçimine dönüşür. Žižek’in sözünü ettiği patoloji, insanın kendisi hakkında hiçbir şey bilmemesi değil, kendisini bilme arzusunun bütün yaşamı işgal etmesidir.
Bu nedenle Phillips’in psikanaliz ölçütü, kişinin sonunda kendi geçmişini eksiksiz biçimde açıklayabilmesi değildir. Analiz, benliğin çözülecek büyük bir sır olmaktan çıkmasını sağlamalıdır. İnsan kendisini tanımaya devam edebilir, davranışlarının nedenlerini düşünebilir ve geçmişinin bugünkü yaşamındaki izlerini görebilir; fakat bunların hiçbirini hayatının nihai amacı hâline getirmek zorunda değildir. Žižek’in kullandığı “kendini unutmak” ifadesi de tam burada önem kazanır. Kendini unutmak, kişinin kişiliğini kaybetmesi ya da başkalarının amaçları içinde erimesi anlamına gelmez; kendi ruh hâlini, acılarını ve arzularını her şeyin ölçüsü olmaktan çıkarmasıdır. İnsan ancak kendisi sürekli kendisi için bir mesele olmaktan çıktığında başka bir şeyle gerçekten ilgilenebilir. Sanat, bilim, siyaset ya da aşk, benliğin kendisini ifade etmesi için kullandığı aynalar olmaktan çıkarak kendi başlarına değer taşıyan alanlara dönüşür. Psikanalizin başarısı da kişinin kendisini nihayet bulmasında değil, kendisini her yerde aramaktan vazgeçebilmesinde ortaya çıkar.
Rahatlamak Psikanalizin Ölçüsü Değildir
Žižek’in ele aldığı ikinci klişe, psikanalizin acıyı azaltmayı ve hastayı rahatlatmayı amaçladığı düşüncesidir. Kişi travmasını anlatır, yaşadığı sıkıntının nedenini anlar ve bu bilgi sayesinde yükünden kurtulur; terapi de yaşamı daha katlanılır ve daha haz verici hâle getiren bir iyileştirme tekniği gibi görülür. Phillips ise iyi bir analitik seansın ardından hastanın kendisini hemen çok daha iyi hissetmesinin analisti huzursuz edebileceğini söyler. Bu söz, psikanalizin kişiye acı çektirmesi ya da rahatlamayı değersiz bulması anlamına gelmez. Sorun, tedavinin başarısının yalnızca hastanın seans sonrasında ne kadar huzurlu hissettiğiyle ölçülmesidir. Kişi sürekli “Acı çekiyor muyum?”, “Hayattan zevk alıyor muyum?”, “Kendimi iyi hissediyor muyum?” diye soruyorsa, acısı azalsa bile kendisini yaşamın merkezinde tutmaya devam eder. Her olay kendi ruh hâli üzerindeki etkisine göre değerlendirilir; ilişkiler, çalışmalar ve düşünceler kişiye ne kadar haz verdikleri ölçüsünde anlam kazanır. Böylece rahatlama, insanı benliğinin dışına çıkarmaz; yalnızca benlikle kurduğu ilişkinin daha konforlu hâle gelmesini sağlar.
Žižek ve Phillips’in karşı çıktığı şey acının önemsenmesi değil, yaşamın acı ile haz arasındaki kişisel hesaba indirgenmesidir. İnsanın acı çekip çekmediği kuşkusuz önemsiz değildir; fakat bu soru, neyin yapılmaya değer olduğunu tek başına belirleyemez. Bilimsel bir çalışmanın, siyasal bir mücadelenin, sanatsal üretimin ya da aşkın değeri, kişiye sürekli iyi hissettirmesinden kaynaklanmaz. Bunlar yorucu, huzursuz edici ve kimi zaman acı verici olabilir; yine de insanın kendi geçici duygusal durumundan daha büyük bir anlam taşıyabilir. Phillips’in “yüce” olarak adlandırdığı şeyler de insanın acısını sihirli biçimde ortadan kaldıran nesneler değildir. Onların önemi, kişinin kendi acısını ve hazzını yaşamın tek ölçüsü olmaktan çıkarmasına izin vermeleridir. Analiz kişiyi acısız bir varlığa dönüştürmez; acısını nasıl azaltacağını düşünmekten başka bir şey yapamayacak durumda olmaktan çıkarır. Kişi artık yalnızca kendisinin nasıl hissettiğine değil, karşısındaki işin, insanın ya da davanın ne talep ettiğine de bakabilir.
Benlikten Dışsal Bir Davaya
Žižek’in aktardığı psikanaliz anlayışında “dışsal dava” bu çıkışın adıdır. Dışsal dava, kişiye dışarıdan dayatılmış herhangi bir görev ya da bireyin kendisini feda etmesi gereken soyut bir otorite değildir. Sanat, bilim, bir icat, siyasal mücadele veya aşk gibi, insanın kendi ruh hâlinden daha önemli kabul ettiği bir amaçtır. Kişi bu amaçla yalnızca kendisini ifade etmek ya da daha iyi hissetmek için ilgilenmez; ona kendi başına değer verdiği için bağlanır. Sanatçının üretimi yalnızca iç dünyasını dışa vurmasının aracı değildir; yapıt, sanatçının kişisel durumunu aşan sorunlar ve biçimler taşır. Bilim insanının çalışması da yalnızca merakını gidermek veya başarı duygusu yaşamak için sürdürülmez; çözülmesi gereken sorun, araştırmacının kendi psikolojik tatmininden bağımsız bir ağırlık kazanır. Aşk ise yalnızca kişinin kendisini sevilmiş ve değerli hissetmesini sağlayan bir deneyim değildir; başka bir insanın varlığının, ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün benliğin merkezî konumunu bozmasıdır. Dışsal dava, benliğin ortadan kalkması değil, benliğin kendisinden başka bir şeye gerçek bir yer açmasıdır.
Bu nedenle dışarıya yönelmek, iç dünyayı inkâr etmek anlamına gelmez. Žižek, kişinin travmalarını konuşmasını, arzularını araştırmasını ya da kendisi üzerine düşünmesini bütünüyle gereksiz ilan etmez. Eleştirilen şey, içebakışın sonu olmayan bir uğraşa dönüşmesidir. İnsan kendisini tanıma görevini tamamlamadan hiçbir şeye başlayamayacağını düşündüğünde, yaşamı sürekli ertelenir: Önce geçmişini çözmesi, gerçek arzusunu bulması, duygularını düzene koyması ve kim olduğunu anlaması gerekir. Oysa benlik hiçbir zaman bütünüyle şeffaf hâle gelmez; insan kendisi hakkındaki son açıklamaya ulaşamaz. Analiz bu eksiksiz bilgiyi vaat etmek yerine, kişinin bu bilgiye sahip olmadan da yaşayabileceği ve eyleyebileceği bir mesafe yaratır. İnsan kendisini bütünüyle çözmeden sevebilir, üretebilir, düşünebilir ve mücadele edebilir. Böylece psikanaliz kişinin dünyaya çıkmadan önce tamamlaması gereken içsel bir hazırlık değil, kendi üzerine kapanmış düşüncenin dışarıya açılmasını sağlayan bir süreç hâline gelir.
İçerisi, Dışarısı ve İğrenme
Žižek’in iğrenme kavramına başvurması da içe bakış eleştirisinin başka bir yönünü gösterir. Ona göre iğrenme, iç ile dış arasındaki sınır bozulduğunda, içeride kalması gereken şey dışarı çıktığında ortaya çıkar. Beden dışarıdan bütünlüklü ve tanınabilir bir biçim taşırken, iç organların, dokuların ve salgıların görünür hâle gelmesi bu bütünlüğü bozar. Kolonoskopi örneğinin rahatsız edici gücü de kişinin kendi bedensel içini, normalde görülmemesi gereken bir alanı, ekranda dışsal bir görüntü olarak izlemesinden gelir. Žižek bu bedensel örneği psikolojik içebakışla yan yana getirir. İnsan kendi ruhsal içinin de açıldığında saf, uyumlu ve anlamlı bir hakikat göstereceğini varsayar. Oysa iç dünyada karşılaşılan arzular, çelişkiler, fanteziler ve dürtüler bütünlüklü bir benlik portresi meydana getirmeyebilir. İçerisi, dışarıdan görünen kişiliğin arkasında saklanan daha hakiki ve daha temiz bir öz değildir; kimi zaman parçalı, tutarsız ve rahatsız edici bir alandır.
Psikanalizin görevi bu içeriği tamamen dışarı çıkarmak ve kişiye kendi ruhsal iç organlarını sergilemek değildir. Analiz her belirtinin son anlamını bulmaz, her arzuyu tek bir nedene bağlamaz ve insanın kimliğini tamamlanmış bir anlatıya dönüştürmez. Kişinin içinde bilinmeyen, çelişkili ve kendisine yabancı kalan bir şey bulunabileceğini kabul etmesine imkân verir. İnsan kendisiyle bütünüyle örtüşmek zorunda olmadığını gördüğünde, iç dünyasını sürekli denetleme ihtiyacı da zayıflayabilir. “Gerçek benliğini” bulmak için daha derine inmek yerine, kendi içindeki boşluk ve tutarsızlıkla birlikte yaşamayı öğrenebilir. Bu noktada dışsal dava bir kaçış değil, insanın kendi üzerine kapanmamasının biçimidir. Kişi içindeki bütün çatışmaları çözmüş olduğu için değil, bu çatışmaların çözülmesini beklemeden dünyayla ilişki kurabildiği için dışarıya yönelir.
Žižek’in Adam Phillips’ten aktardığı psikanaliz anlayışı, benliğin bütün sırlarını açığa çıkaran bir özbilgi öğretisi sunmaz. İnsanı daha rahat, daha mutlu ve daha uyumlu hâle getiren basit bir tedavi vaadi de taşımaz. Analizin başarısı, kişinin kendisi hakkında anlatabileceği hikâyenin kusursuzluğuyla veya acısındaki anlık azalmayla ölçülmez. Kişi kendisini sürekli izlemeyi, her eylemini kendi ruh hâline göre değerlendirmeyi ve yaşamı acı ile haz arasındaki özel hesabına indirgemeyi bırakabildiğinde başka bir alan açılır. Bu alanda sanat, bilim, aşk ve siyaset, benliğin ihtiyaçlarını karşılayan araçlar değil, insanın kendisini unutarak katılabileceği dışsal gerçeklikler hâline gelir. Psikanaliz kişiyi kendi içine götürür; fakat orada sonsuza kadar kalması için değil. Kişinin kendisini bütünüyle bilmeden yaşayabilmesi, kendi acısından daha önemli bir şeye bağlanabilmesi ve sonunda kendisini hayatın tek meselesi olmaktan çıkarabilmesi için.
Kaynak: Slavoj Žižek, What Everyone Gets Wrong About Psychoanalysis.
