Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Georg Lukács’ın Genç Hegel üzerine çalışmasının önemi, Hegel felsefesine Marksist bir yorum getirmiş olmasından daha derinde aranmalıdır. Bu eser, Marksizmin kendi felsefi kimliğinin sınırlarını sınadığı bir karşılaşmadır. Hegel’e ne kadar yaklaşılabilir? Diyalektik Hegel’den alınırken idealizmden gerçekten ayrılabilir mi? Marx’ın düşüncesini Hegel’den koparmak onun özgünlüğünü korur mu, yoksa tam tersine Marx’ın düşünme biçiminin en temel hareketini görünmez mi kılar? Genç Hegel bu sorular nedeniyle yalnız Hegel üzerine bir kitap değil, Marksizmin kendi kökenleriyle hesaplaşmasının kritik metinlerinden biridir.
Marksizmin Hegel karşısındaki güçlüğü basit bir etkilenme probleminden doğmaz. Marx’ın Hegel’den yararlandığını kabul etmek kolaydır; daha zor olan, bu mirasın nerede sona erdiğini göstermektir. Eğer Hegel yalnız tersine çevrilmesi gereken bir idealistse, materyalist dönüşüm tamamlandığında onun felsefi işlevinin de sona ermesi gerekir. Fakat diyalektik, çelişki, tarihsel süreç, dolayım ve bütünlük gibi kategoriler Marx’ın düşüncesinin kuruluşunda merkezi kalıyorsa, Hegel geçmişte bırakılmış bir aşama değildir. Marksizm kendi düşünme biçimini açıklamak istediği anda yeniden Hegel’le karşılaşır.
Bu yüzden Hegel sorunu Marksist gelenekte sürekli geri dönmüştür. Hegel’e fazla yaklaşmak idealizme dönüş korkusu yaratmış, ondan fazla uzaklaşmak ise materyalizmi mekanik bir nedensellik öğretisine indirgeme tehlikesi doğurmuştur. Lukács’ın müdahalesinin ağırlığı, bu iki seçeneğin de yetersiz olduğunu göstermeye çalışmasında bulunur.
Hegel’i Soyut Sistem Filozofundan Tarihsel Düşünüre Dönüştürmek
Genç Hegel’in en önemli hamlelerinden biri, Hegel’in yalnız kendi kavramlarından kapalı bir sistem kuran spekülatif filozof olduğu imgesine karşı çıkmasıdır. Lukács, Hegel’in düşüncesini Fransız Devrimi, modern toplumun oluşumu ve İngiliz politik iktisadıyla ilişkisi içinde ele alarak diyalektiğin yalnız düşüncenin içinden doğmadığını göstermeye çalışır. Genç Hegel’in ilgilendiği sorunlar arasında toplumun parçalanması, emek, yabancılaşma, ekonomik ilişkiler ve modern insanın tarihsel konumu bulunur.
Bu okuma Hegel’in Marksizm açısından önemini değiştirir. Hegel artık Marx’ın daha sonra “maddeci hâle getireceği” soyut mantığın yaratıcısı olmaktan çıkar; Marx’ın karşılaşacağı modern toplumsal çelişkilerin bir bölümünü daha önce felsefi biçimde düşünmüş bir filozof hâline gelir. Lukács’ın Hegel’i bu nedenle kimi yorumlarda “Proto-Marx” sınırına kadar yaklaşır.
Fakat bu yakınlaştırmanın kendi tehlikesi vardır. Hegel yalnız Marx’a giden yolun hazırlayıcısı olarak okunursa, Hegel’in kendi felsefi projesi ortadan kaybolabilir. Onun din, bilinç, mutlak, uzlaşma ve felsefenin sistematik bütünlüğüyle ilgili sorunları, ileride Marx’a dönüşecek toplumsal ve ekonomik motiflerin erken biçimleri gibi değerlendirilmeye başlanabilir. Böyle bir okuma Hegel’i soyut idealist klişesinden kurtarırken bu kez başka bir indirgemeye, “henüz Marx olmamış Hegel” imgesine kapatır. Lukács’ın çalışmasının üretken gerilimi de burada bulunur. Hegel’i Marksizm için yeniden kazanması, aynı zamanda Hegel’i Marksizmin ölçüsüyle yeniden kurma riskini taşır.
Diyalektik Bir Miras mı, Yöntem mi?
Marksizm ile Hegel arasındaki ilişkinin merkezinde diyalektik yer alır. Fakat “Marx Hegel’den diyalektiği aldı” cümlesi sorunu açıklamak yerine çoğu zaman gizler. Çünkü diyalektik yalnız kullanılabilir bir teknikse, Hegel’den çıkarılıp başka bir felsefi sisteme aktarılabilir. Fakat Hegel’de diyalektik, gerçekliğin ve düşüncenin kendi hareketine ilişkin bir kavrayışsa, onu idealizmden bütünüyle ayırmanın mümkün olup olmadığı daha zor bir soruya dönüşür.
Marksist geleneğin ünlü “mistik kabuk” ile “rasyonel çekirdek” ayrımı tam da bu güçlüğü çözmeye çalışır. Hegel’in idealist sistemi terk edilirken diyalektik hareket korunacaktır. Ancak hangi unsurun yalnız kabuk, hangisinin korunması gereken çekirdek olduğunu belirlemek kolay değildir. Hegel’in diyalektiği onun bütünlük, çelişki, dolayım ve Kavram anlayışından doğuyorsa, bunları yalnız yöntemsel araçlar olarak ayırmak Hegel’in düşüncesinin iç yapısını değiştirmek anlamına gelir.
Lukács açısından asıl mesele bu nedenle yalnız materyalizm ile idealizm arasındaki taraf seçimi değildir. Bir düşüncenin gerçeklikle nasıl ilişki kurduğu, karşıtlıkları nasıl kavradığı, tarihsel süreci nasıl düşündüğü ve tekil olguları bütünle hangi düzeyde ilişkilendirdiği daha belirleyici hâle gelir. Bu noktada materyalist olduğunu ilan eden fakat toplumsal dünyayı değişmez parçaların mekanik ilişkisi olarak açıklayan bir düşünce, idealist olmakla birlikte hareketi ve çelişkiyi kavrayan Hegel’den daha yetersiz olabilir. Lenin’in “zeki idealizm” ile kaba materyalizm arasında yaptığı karşılaştırmanın felsefi anlamı burada ortaya çıkar. Mesele idealizm ile materyalizm arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak değildir; “materyalist” adının tek başına düşünsel üstünlük sağlamadığını göstermektir. Bir felsefenin iç hareketi, yalnız kendisini hangi ontolojik kamp içinde tanımladığıyla ölçülemez.
Lenin’in Hegel’e Dönüşü
Lenin’in Hegel okuması, Marksist gelenekte bu problemi yeniden açan belirleyici uğraklardan biridir. Özellikle Mantık Bilimi üzerine tuttuğu notlar, Hegel’i yalnız Marx’ın aşılmış felsefi geçmişi olarak görmediğini gösterir. Lenin açısından Hegel’in önemi, Marx’ın Kapital’de uyguladığı düşünme biçimini anlamanın anahtarlarından birini sağlamasında yatar. Bu bağlantı dikkate değerdir. Çünkü Hegel’in en soyut görünen eseri olan Mantık Bilimi ile Marx’ın kapitalist üretim ilişkilerini çözümleyen Kapital arasında bir bağ kurulmaktadır. Bu bağ, içeriğin benzerliğine dayanmaz. Hegel sermaye çözümlemesi yapmaz; Marx da Kapital’de Hegel’in mantığını yeniden yazmaz. Yakınlık, düşüncenin hareket biçiminde aranır: kategorilerin birbirine dışarıdan eklenmemesi, bir belirlenimin kendi çelişkilerinden yeni belirlenimlere geçilmesi, görünürde bağımsız olan ilişkilerin daha geniş bir bütün içinde yeniden kavranması.
Bu açıdan Marx’ın Hegel’le ilişkisi “idealizmi tersine çevirip materyalizme dönüştürme” formülünden daha karmaşıktır. Bir yöntem, içeriğinden tamamen bağımsız biçimde devralınabilir bir araç değildir. Hegel’in mantığından Marx’ın ekonomi politiğine geçildiğinde diyalektik de dönüşür. Marx Hegel’i yalnız uygulamaz; onun kategorik hareketini farklı bir gerçeklik alanında yeniden kurar. Lenin’in Hegel’e dönüşü bu nedenle Marksizmin kendi teorik tarihini yeniden düşünmesini gerektirir. Hegel yalnız aşılmış geçmiş olsaydı, Kapital’i anlamak için ona geri dönmeye gerek kalmazdı.
Mekanik Materyalizmin Sorunu
Hegel’in Marksist gelenekte zaman zaman kuşkuyla karşılanmasının nedenlerinden biri idealizmin yeniden sisteme sızacağı korkusudur. Özellikle Sovyet düşüncesinin belirli dönemlerinde Hegelci diyalektiğe yönelmek, idealizm ve metafiziğe taviz vermek şeklinde değerlendirilebilmiştir. Bu ortamda materyalizm, felsefi doğruluğun önceden verilmiş ölçütüne dönüşme tehlikesi taşır. Fakat materyalizm yalnız dünyanın maddi olduğunu söylemekten ibaret kalırsa toplumsal gerçekliğin hareketini açıklamakta yetersiz olabilir. Toplum sabit unsurlardan oluşan mekanizma değildir; ekonomik, siyasal, tarihsel ve kültürel ilişkiler birbirlerini sürekli dönüştürür. Bir olgu ancak içinde bulunduğu ilişkiler ağı içinde belirli bir anlam kazanır. Diyalektik düşüncenin işlevi de bu ilişkisel ve süreçsel yapıyı kavramaktır.
Kaba mekanizm Hegel açısından sorunlu olan şeyi yeniden üretir: belirlenimleri dışsal biçimde yan yana getirir. Bir toplumsal olayı tek bir nedene indirger, ekonomik olanı diğer alanlardan bütünüyle ayırır veya tarihsel hareketi doğrusal neden-sonuç zincirine dönüştürür. Böyle bir materyalizm maddeyi savunabilir fakat diyalektiği kaybetmiştir. Bu nedenle Hegel tartışması Marksizm içinde yalnız felsefe tarihi tartışması değildir. Marksizmin dünyayı hangi düşünme biçimiyle kavrayacağı sorusudur.
Efendi–Köle İlişkisini Marx’a Yaklaştırmak
Lukács’ın Hegel yorumunun etkili yönlerinden biri, Ruhun Fenomenolojisi’ndeki efendi–köle ilişkisini toplumsal ve tarihsel bir çerçevede öne çıkarmasıdır. Bilincin kendisini başka bir bilinç aracılığıyla tanıdığı bu ilişki, Lukács’ın okumasında yalnız soyut tanınma problemi değildir; emek, tahakküm ve toplumsal ilişkilerle birlikte düşünülür. Bu yorum daha sonra Hegel’in Marx’a bağlanmasının en sık kullanılan yollarından biri hâline gelecektir. Köle çalışır, dünyayı dönüştürür ve bu dönüşüm aracılığıyla kendisini de dönüştürür. Efendinin bağımsızlığı ise kendi bağımlılığını saklar; çünkü yaşamının sürdürülmesi kölenin emeğine bağlıdır. Görünürde iktidar sahibi olan ile üretici etkinliği gerçekleştiren arasındaki ters ilişki, Marksist okuma için güçlü bir model sunar.
Fakat burada da aynı yöntemsel dikkat gerekir. Hegel’in efendi–köle diyalektiğini doğrudan sınıf mücadelesi teorisi olarak okumak, Fenomenolojinin bilinç ve tanınma problemini ekonomik sınıf ilişkilerine indirger. Lukács’ın yorumunun önemi, bu metnin toplumsal içeriğini açığa çıkarmasındadır; sınırı ise bu toplumsal içeriğin Hegel’in daha geniş felsefi problemini tamamen açıkladığı varsayımı olacaktır. Hegel ile Marx arasındaki ilişki tam da bu nedenle basit köken araştırmasına indirgenemez. Marx’ın Hegel’den aldığı motifler, Marx’ın düşüncesinde aynı anlamı korumaz.
Hegel Korkusu
Marksist düşüncede Hegel’e yönelik direnç yalnız idealizme karşı teorik bir itirazdan kaynaklanmamıştır. Hegel’in Marx üzerindeki ağırlığını kabul etmenin Marksizmin özgünlüğünü azaltacağı endişesi de bu direncin bir parçasıdır. Eğer diyalektik, tarihsel hareket, sınıf çatışmasının bazı kavramsal öncülleri, bütünlük düşüncesi ve hatta yabancılaşma probleminin belirli biçimleri Hegel’de bulunabiliyorsa, Marx’ın yeniliği nerede başlamaktadır? Bu soru, Hegel’i azaltarak çözülemez. Marx’ın büyüklüğünü göstermek için Hegel’i daha küçük bir filozof hâline getirmek, felsefe tarihini soy kütüğü rekabetine dönüştürür. Marx’ın özgünlüğü, Hegel’den hiçbir şey almamasında değil, aldığı kavramları başka bir teorik alanda dönüştürmesinde aranmalıdır.
Aynı şekilde Hegel’i “Marx’tan önce Marx” hâline getirmek de Marx’ın müdahalesini anlamsızlaştırır. Eğer Hegel zaten ekonomi politik eleştirisini, sınıf teorisini ve materyalist tarih anlayışını içeriyorsa Marx’a yalnız birkaç terminolojik düzeltme kalmış olur. İki düşünür arasındaki ilişkinin gerçek gücü, ne mutlak kopuşta ne de özdeşlikte bulunur. Bu noktada Lukács’ın Genç Hegel çalışması bir Hegel biyografisinin sınırlarını aşar. Marksizme kendi geçmişini kolaylaştırmadan okuma zorunluluğu getirir.
İdealizm ile Materyalizm Arasında Yöntemin Sınırı
Hegel–Marksizm tartışmasının en üretken sonucu, “idealist mi, materyalist mi?” sorusunun tek başına yeterli olmadığını göstermesidir. Bu ayrım felsefi önemini kaybetmez; Hegel ile Marx arasında gerçek bir ontolojik farklılık vardır. Fakat düşüncenin niteliğini yalnız bu etiketten çıkarmak mümkün değildir. Bir materyalizm toplumsal gerçekliği donmuş kategorilerle kavrıyorsa, maddi dünyaya ontolojik öncelik vermesi onu kendiliğinden diyalektik yapmaz. Bir idealizm ise gerçekliği ilişkiler, karşıtlıklar ve tarihsel oluş içinde düşünüyorsa, yalnız “idealist” etiketi nedeniyle yöntemsel olarak değersiz sayılamaz.
Lukács’ın Hegel’e dönüşü tam bu noktada anlam kazanır. Hegel’i materyalist ilan etmek gerekmez. Onun düşüncesindeki diyalektik gücü görebilmek için idealist niteliğini inkâr etmek de gerekmez. Marksist düşüncenin görevi Hegel’i kendisine benzetmek değil, ondan aldığı şeyin ne olduğunu ve bu mirası hangi dönüşümden geçirdiğini açıkça gösterebilmektir. Bu yaklaşım Marksizmin özgünlüğünü zayıflatmaz; onu daha zor bir yerde kurar. Özgünlük saf kökensizlik değildir. Büyük düşünceler çoğu zaman kendilerinden önceki düşünceyi yok ederek değil, onun içindeki bir imkânı başka bir düzlemde yeniden kurarak doğar.
Hegel’i Kaybetmeden Marx’a Geçmek
Genç Hegel’in kalıcı felsefi önemi, Marx’ın Hegel’e ne kadar borçlu olduğunu hesaplamaktan ibaret değildir. Daha önemli olan, Marksist düşüncenin kendi yöntemini Hegel karşısında sınamak zorunda kalmasıdır. Hegel reddedildiğinde idealizm tehlikesi ortadan kalkabilir; fakat diyalektiğin ilişkisel, tarihsel ve çelişkili hareketi de kaybedilebilir. Hegel sorgulanmadan benimsendiğinde ise Marx’ın eleştirel dönüşümünün özgüllüğü silinebilir.
Lukács’ın açtığı alan bu iki kolay çözümü de engeller. Marx ne yalnız Hegel’in materyalist devamıdır ne de Hegel’den bütünüyle kurtulmuş bir başlangıçtır. Aralarındaki ilişki, felsefi düşüncenin en verimli biçimlerinden birini gösterir: bir düşünür başka bir düşünürü hem devralabilir hem dönüştürebilir, hem kullanabilir hem eleştirebilir.
Bu nedenle Marksizmin Hegel karşısındaki “sınavı”, hangi filozofun tarihsel olarak daha büyük olduğuna karar vermek değildir. Daha temel soru, diyalektiğin materyalist bir düşüncede neye dönüştüğüdür. Eğer diyalektik yalnız Hegel’den alınmış hazır bir yöntem değilse, Marx’ın yaptığı şey Hegelci yöntemi yeni içeriğe uygulamakla sınırlı kalamaz. Diyalektiğin kendisi, politik iktisadın, sınıf ilişkilerinin ve maddi üretimin çözümlemesi içinde yeniden biçimlenmiş olmalıdır.
Hegel ile Marx arasındaki gerçek süreklilik de gerçek kopuş da ancak burada aranabilir. Lukács’ın Genç Hegel’i önemli kılan, bu sorunu kapatması değil, Marksizmin kendisini Hegel’den bütünüyle bağımsız düşünemeyeceği bir yerde yeniden açmasıdır.
Kaynak: Eyüp Ali Kılıçaslan, Lukács’ın “Genç Hegel”i: Marksizm’in Hegel’le İlişkisinde Yeni Bir Aşama mı?, Bu metin, Kılıçaslan’ın konuşmada geliştirdiği Hegel–Lukács–Marx ilişkisine dair yorum ve tartışmalardan hareketle yeniden düzenlenerek hazırlanmıştır.
