Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: Sorun Nedensellik Değil, Güvencedir
Quentin Meillassoux’nun felsefesinde en çok yanlış anlaşılan noktalardan biri, onun doğa yasalarını basitçe reddettiği sanısıdır. Oysa Meillassoux’nun iddiası, evrende hiçbir düzen olmadığı ya da bilimsel yasaların geçersiz olduğu değildir. Daha keskin ve daha rahatsız edici bir iddia ortaya koyar: Doğa yasaları işliyor olabilir; fakat onların işlemeye devam etmesini zorunlu kılan hiçbir metafizik güvence yoktur.
Bu ayrım önemlidir. Bir yasanın fiilen geçerli olması ile zorunlu olarak geçerli olması aynı şey değildir. Yerçekimi şimdiye kadar belirli biçimde işlemiş olabilir. Fiziksel sabitler ölçülebilir, matematiksel modeller kurulabilir, deneyler tekrarlanabilir. Fakat bütün bunlar, bu yasaların başka türlü olamayacağını göstermez. Meillassoux’nun müdahalesi tam burada başlar. O, bilimin düzenliliğini değil, bu düzenliliğe yüklenen metafizik zorunluluğu hedef alır.
Bu yüzden Meillassoux’da “nedensizliğin ontolojisi” ifadesi, kaba bir düzensizlik felsefesi olarak anlaşılmamalıdır. Burada nedensizlik, her olayın rastgele gerçekleştiği anlamına gelmez. Daha çok, var olan hiçbir düzenin kendi zorunluluğunu kanıtlayamaması anlamına gelir. Dünya düzenlidir; ama düzenli olmak zorunda değildir. Yasalar vardır; ama yasa olmaları zorunlu değildir. Varlık kendisini belirli biçimlerde sunar; ama bu biçimlerin hiçbirinde mutlak bir güvence bulunmaz.
Yasa ile Zorunluluk Arasındaki Ayrım
Meillassoux’nun özgünlüğü, yasa ile zorunluluk arasındaki bağı koparmasında yatar. Geleneksel metafizik çoğu zaman doğadaki düzeni bir zorunluluk işareti olarak görmüştür. Eğer evrende tekrar eden yapılar, sabit ilişkiler ve hesaplanabilir süreçler varsa, bunların ardında daha temel bir ilke bulunduğu varsayılmıştır. Bu ilke bazen Tanrı, bazen töz, bazen doğa, bazen akıl, bazen de zorunlu nedensellik olarak adlandırılmıştır.
Meillassoux bu alışkanlığı tersine çevirir. Ona göre düzenin varlığı, zorunluluğun kanıtı değildir. Bir şeyin şimdiye kadar aynı biçimde gerçekleşmiş olması, onun başka türlü gerçekleşemeyeceği anlamına gelmez. Bu nedenle doğa yasaları metafizik olarak zorunlu değil, olgusaldır. Onlar vardır; ama var olmaları gerekmezdi. İşlerler; ama işlemeleri zorunlu değildir.
Burada Meillassoux’nun “olumsallık” kavramı belirleyici hâle gelir. Olumsallık, yalnızca tesadüf demek değildir. Bir şeyin olumsal olması, onun var olabileceği gibi var olmayabileceği, böyle olabileceği gibi başka türlü de olabileceği anlamına gelir. Meillassoux bu kavramı radikalleştirir. Ona göre yalnız tek tek varlıklar değil, yasalar da olumsaldır. Yasa bile başka türlü olabilir.
Bu düşünce, felsefede çok derin bir sonucu beraberinde getirir. Çünkü yasa artık dünyayı güvenceye alan şey olmaktan çıkar. Yasa, dünyanın geçici ve olgusal bir düzenlenme tarzı hâline gelir. Bilim bu düzenlenmeyi başarıyla ifade edebilir; ama felsefe bu düzenlenmenin mutlak zorunluluk olduğunu söyleyemez.
İlkesizliğin İlkesi
Meillassoux’nun düşüncesindeki en keskin formül, “ilkesizlik ilkesi” olarak adlandırılabilecek noktada belirir. Klasik metafizik, yeter sebep ilkesine dayanır: Var olan her şeyin bir nedeni, açıklaması ya da temeli olmalıdır. Hiçbir şey nedensiz değildir. Her şey bir gerekçeye bağlanabilir.
Meillassoux ise bu ilkeyi tersine çevirir. Ona göre var olanların nihai bir nedeni olmak zorunda değildir. Hatta daha ileri giderek, hiçbir şeyin zorunlu bir nedeni olmamasını mutlak ilke hâline getirir. Burada paradoksal bir yapı vardır: Zorunlu olan, zorunluluğun yokluğudur.
Bu düşünce dikkatli kurulmalıdır. Meillassoux “hiçbir şey açıklanamaz” demez. Bilimsel, tarihsel, fiziksel, biyolojik veya matematiksel açıklamalar geçersiz değildir. Fakat bu açıklamalar, nihai bir metafizik zorunluluk üretmez. Bir olay başka bir olayla açıklanabilir. Bir yasa başka bir kuram içinde yer bulabilir. Bir yapı başka bir yapıyla ilişkilendirilebilir. Fakat bütün bu açıklama zincirinin sonunda, varlığın neden böyle olmak zorunda olduğunu gösteren mutlak bir temel yoktur.
Bu nedenle Meillassoux’da ilkesizlik, düşüncenin yenilgisi değil, düşüncenin vardığı radikal sonuçtur. Felsefe, güvence arzusunu bırakmak zorundadır. Çünkü her güvence, kendisini temellendirecek daha derin bir güvence ister. Bu zincir ya dogmatik bir ilkede durur ya da sonsuza gider. Meillassoux üçüncü bir yol önerir: Nihai güvence yoktur; ama bu yokluk düşünülmez değildir. Tam tersine, felsefenin spekülatif görevi bu güvencesizliği düşünmektir.
Hiper-Kaos: Kaostan Daha Radikal Bir Kavram
Meillassoux’nun hiper-kaos kavramı, bu güvencesizliğin adıdır. Ancak hiper-kaos, sıradan kaos anlamına gelmez. Kaos dediğimizde çoğu zaman düzensizlik, karışıklık veya öngörülemezlik düşünürüz. Fakat bu tür bir kaos bile belirli bir düzen varsayabilir. Sürekli düzensizlik de bir tür düzen hâline gelebilir.
Hiper-kaos bundan daha radikaldir. Hiper-kaos, düzenin de düzensizliğin de zorunlu olmamasıdır. Evren uzun süre düzenli kalabilir. Yasalar milyarlarca yıl aynı biçimde işleyebilir. Fiziksel süreçler istikrarlı görünebilir. Fakat bu istikrarın devam etmesini garanti eden hiçbir mutlak ilke yoktur. Hiper-kaos, dünyanın her an parçalanacağı iddiası değildir; dünyanın parçalanmamasının da zorunlu olmadığı iddiasıdır.
Bu yüzden Meillassoux’nun hiper-kaosu kıyametçi bir düşünce değildir. O, dünyanın sürekli felakete açık olduğunu söylemekten çok, dünyanın hiçbir nihai yasaya kapatılamayacağını söyler. Gerçeklik, belirli bir düzen içinde görünebilir; fakat kendisini bu düzene zorunlu olarak bağlamaz. Yasanın kendisi de olgudur. Düzen de olgudur. Süreklilik de olgudur.
Bu kavram, Meillassoux’nun felsefesini basit bir rastlantı felsefesinden ayırır. Rastlantı genellikle düzenin içinde beklenmedik bir sapma olarak düşünülür. Hiper-kaos ise düzenin kendisinin de sapma kadar olumsal olduğunu gösterir. Burada artık rastlantı ile düzen karşıtlığı yeterli değildir. İkisi de daha temel bir olumsallık alanı içinde yer alır.
Bilim Neyi Gösterir, Felsefe Neyi Sorar?
Meillassoux’nun pozisyonu bilim karşıtı değildir. Bu özellikle vurgulanmalıdır. O, bilimsel yasaların işlediğini, bilimsel modellerin açıklayıcı gücünü ya da matematiksel doğa tasvirinin önemini reddetmez. Tam tersine, insan düşüncesinden bağımsız gerçeklik hakkında konuşabilme cesaretini büyük ölçüde bilimsel ifadelerde bulur.
Fakat bilim ile felsefenin sorusu aynı değildir. Bilim, doğa yasalarının nasıl işlediğini araştırır. Felsefe ise bu yasaların zorunlu olup olmadığını sorar. Bilim, düzeni formüle eder. Felsefe, bu düzenin metafizik statüsünü sorgular. Bilimsel başarı, yasanın işlediğini gösterir; ama yasanın zorunlu olduğunu göstermez.
Meillassoux’nun açtığı boşluk burada ortaya çıkar. Modern düşünce çoğu zaman iki seçenek arasında sıkışmıştır: Ya doğa yasaları zorunludur ya da yalnızca bizim bilme biçimimizin ürünüdür. Meillassoux bu ikiliği kırar. Doğa yasaları ne yalnızca öznenin kurduğu yapılardır ne de metafizik olarak zorunludur. Onlar düşünceden bağımsız gerçekliğe aittir; fakat olumsaldırlar.
Bu, bilimsel gerçekçilik ile mutlak olumsallık arasında gerilimli ama verimli bir ilişki kurar. Gerçeklik bizden bağımsızdır. Fakat bu bağımsız gerçeklik sabit bir zorunluluk düzeni değildir. Bilim gerçekliği tanımlar; ama gerçekliğin başka türlü olamayacağını garanti edemez.
Sonuç: Güvencesiz Gerçeklik
Meillassoux’da nedensizliğin ontolojisi, dünyanın anlamsız bir karmaşaya bırakılması değildir. Daha incelikli bir düşünce söz konusudur: Dünya düzenli olabilir, yasalar işleyebilir, bilimsel açıklamalar güçlü olabilir; fakat bütün bunların üzerinde onları zorunlu kılan bir nihai güvence yoktur.
Bu nedenle Meillassoux’nun asıl sorusu “nedenler var mı?” değildir. Asıl soru şudur: Nedenlerin, yasaların ve düzenlerin zorunlu olduğunu söylemeye hakkımız var mı? Onun cevabı olumsuzdur. Nedensellik işler; ama mutlak değildir. Yasa vardır; ama zorunlu değildir. Düzen görünür; ama güvence altında değildir.
Bu düşünce, felsefeyi iki uçtan da uzaklaştırır. Bir yanda klasik metafiziğin güvenli temel arayışı vardır. Diğer yanda her şeyi insan deneyimi, dil veya yorum içinde eriten korelasyoncu kapanma bulunur. Meillassoux, bu iki yolun dışında, güvencesiz ama düşünülür bir gerçeklik fikri kurar.
Onun felsefi önemi burada yatar. Meillassoux, varlığı bir ilkeye bağlayarak sakinleştirmez. Tam tersine, ilkenin yokluğunu düşüncenin konusu hâline getirir. Dünya vardır; bizden bağımsızdır; bilimsel olarak kavranabilir. Ama bu dünya, hiçbir zorunlu yasa tarafından sonsuza kadar teminat altına alınmış değildir. Gerçekliğin en derin özelliği, güvence değil açıklıktır.
