Giriş: Mutlağı metafiziksiz nasıl düşünebiliriz?
Quentin Meillassoux, çağdaş kıta felsefesinde çok net bir soruya ısrarla döner: Mutlak hakkında konuşmak mümkünse, bunu klasik metafizik şemalara geri dönmeden, yani zorunlu bir varlık, yeter neden ilkesi veya değişmez öz zinciri kurmadan nasıl yaparız? Bu soru, yirminci yüzyılın sonundan beri kıta geleneğini belirleyen büyük yasakla çatışır. Çünkü Kant’tan itibaren yaygın hat, bilginin özneye özgü koşullara bağlı olduğu ve özne ile nesnenin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği fikrini merkez alır. Bu pozisyona Meillassoux “korelasyonculuk” der. Ona göre korelasyonculuk, felsefeyi gerçekliğin kendisine dair iddialardan sistematik biçimde uzaklaştırmış, mutlağı düşünmeyi ya imkânsızlaştırmış ya da etik-estetik bir öznel deneyime indirgemiştir. Meillassoux buna iki yerden karşı çıkar: Birincisi, modern bilimlerin dili ve pratik başarısı; ikincisi, aklın kendi iç zorunlulukları. Bilim, insandan önceki olaylar hakkında konuşabilmektedir; akıl ise, bu konuşmanın imkânını açıklayabilecek bir ilke kurabilir. Meillassoux’nun önerisi bu iki hattı birbirine bağlar: Mutlak vardır ama klasik anlamda bir “zorunlu varlık” olarak değil; olumsallığın kendisi zorunludur. Başka deyişle, ne varsa başka türlü olabilirdir ve bu bilgi, özneye içkin koşullardan bağımsız bir ilkedir.
Bu giriş cümlesi, ilk bakışta paradoksal görünür. Zorunlu olan nasıl olur da olumsallık olabilir? Meillassoux’nun yanıtı, metafizik bir varlık varsaymak yerine, aklın bir ilkeyi keşfetmesi üzerinedir. Bu ilke, doğa yasalarının ve her türlü düzenin değişebilirliğini, bir eksiklik ya da epistemolojik tökezleme olarak değil, bizzat gerçekliğin yapısı olarak okur. Dolayısıyla yazının kalanında Meillassoux’nun korelasyonculuk eleştirisini, “atal sözler” diye çevirebileceğimiz insandan önceki iddiaları, Hume problemine verdiği cevabı, Cantor’un rolünü, hiper-kaos fikrini, bilimin konumunu, etik ve siyaset için açtığı ufku, zihin-madde ilişkisine etkisini ve son olarak bu projeye yöneltilen belli başlı itirazları takip edeceğiz.
Korelasyonculuk eleştirisi: Kantçı yasaktan bilimin fiilî gerçekliğine
Korelasyonculuk kabaca şunu söyler: Düşünce ile varlık arasındaki ilişki aşılamaz; gerçeklik hakkında bildiğimiz her şey bize verilme tarzlarıyla, yani zihnin apriori formlarıyla, dilsel oyunlarla, tarihsel kavrayış ufuklarıyla belirlenir. Bu yüzden “kendinde şey” hakkında olumlu bilgi iddiası ya naiftir ya dogmatiktir. Meillassoux’ya göre burada iki sonuç doğar. Birincisi, akıl kendi kendini sınırlayan bir itikat üretir; felsefe “şu olur, bu olmaz” demekten çekinir, akıl bir tür fideizme bükülür. İkincisi, bilimlerin en güçlü iddiaları felsefi düzeyde tam karşılığını bulamaz. Oysa jeolojiden kozmolojiye, paleontolojiden radyometrik tarihlendirmeye kadar pek çok alan “insandan önceki” olaylar hakkında açık seçik önermeler kurar: Şu kaya oluşumu milyarlarca yıl önce meydana geldi, şu yıldız şu tarihte doğdu, şu izotop şu yarı ömür katsayısıyla dağılıyor. Meillassoux bu tür cümlelere “atal sözler” adını verir ve sorar: Bu önermelerin doğruluk değeri, öznenin koşullarına iade edilmeden, gerçekliğe ilişkin bir iddia olarak nasıl savunulur? Korelasyonculuğun sıkı yorumu bu önermeleri asla doğrudan kabul etmez; en fazla “bizim ölçümlerimize göre” gibi dolaylı bir düzleme çeker. Meillassoux, bilimin fiilî işleyişini ciddiye alarak bu tutumun kendisini problemleştirir: Eğer bilim işliyor ve insandan önceki hakikatleri güvenle kuruyorsa, o zaman felsefe, bu güvenin imkânını açıklamak zorundadır. Bu açıklama, klasik metafizik bir temel varlığa dönmeden de yapılabilir; yapılmalıdır.
“Olumsallığın zorunluluğu”: Metafiziksiz mutlak
Meillassoux’nun önerdiği mutlak, zorunlu bir öz veya ilk neden değil; var olan her şeyin başka türlü olabileceği gerçeğinin zorunluluğudur. Bunu bazen “faktialite ilkesi” olarak da adlandırır. İlke şunu söyler: Düzen, yasa, neden ilişkisi, doğuş, sönüş, hatta bir düzenin büsbütün çökmesi bile ilkesel olarak mümkündür; hiçbir düzen kendi mevcudiyetini zorunlu kılamaz. Bu önerme skeptik değildir; “bilemiyoruz” demez. Tam tersine bir bilgi ileri sürer: Olumsallık zorunludur. Bu bilgi, öznenin koşullarına dayanmayan bir mutlak olarak tasarlanır. Böyle bir mutlak, klasik metafiziğin zorunlu varlık fikrinden iki şekilde ayrılır: Birincisi, hiçbir yeter neden zincirine yaslanmaz; ikincisi, yasaların devamına garanti vermez. Bu, bilimi iptal eden bir sonuç değildir; çünkü Meillassoux düzenin fiilî varlığını kabul eder, yalnızca bu varlığın ilkesel zorunluluğunu reddeder. Böylece metafiziksiz bir mutlak kurulur: zamanın mutlaklığı altında her şey başka türlü olabilirdir.
Hume problemi ve Kant’a itiraz: Olasılığın imkânsızlığı nereden gelir?
Hume’un meşhur problemine göre, neden-sonuç ilişkilerinin yarın da bugünkü gibi işleyeceğini zorunlu kılacak bir akıl yürütme yoktur. Deneyim yalnızca geçmişe şahitlik eder; “yarın da A’dan sonra B gelecek” beklentisi alışkanlıkla beslenir. Kant bu açığı öznenin apriori koşullarına başvurarak kapatmıştı: Eğer yasalar olumsal olsaydı tutarlı deneyim mümkün olmazdı, o hâlde yasalar zorunludur. Meillassoux, burada örtük bir olasılık muhasebesi yapıldığını söyler. Çünkü “olumsal yasalar istikrarsız bir dünya üretir, istikrarsız dünyada deneyim olmaz” çıkarımı, arka planda mümkün dünyalar kümesinin kapatılabilir olduğunu varsayar. Oysa Cantor’un transfinet kuramı, sonsuzluğun tek bir blok değil, karşılaştırılamaz derecelere ayrılan bir çokluk olduğunu gösterir; dolayısıyla mümkün dünyalar kümesi kapatılarak olasılık dağıtımı yapılamaz. Meillassoux’nun iddiası, Kant’ın transandantal güvence talebinin bu noktada düşmesidir: Zorunluluk kanıtlanamaz; yasa fikri ilkesel olarak olumsaldır. Dikkat edilmeli, bu sonuç yasaların fiilen sürekliliğini inkâr etmez; yalnızca onun zorunlu olmadığına hükmeder.
Hiper-kaos: Zamanın mutlaklığı ve kırılgan düzen
Meillassoux’nun ünlü kavramı hiper-kaos, zamanın hiçbir yasa ile sınırlanamayacağı öncülünden hareketle, her şeyin ve her yasanın başka türlü olabilmesi ihtimalini ifade eder. Bu, sıradan bir rastgelelik tasviri değildir. Rastgelelik dediğimizde aklımıza bir dağılım hesabı gelir ve bu, yine kapatılmış bir olasılıklar uzayını gerektirir. Hiper-kaos ise dağılım-dışı bir imkân ufkudur; başka türlü olma yetisi, herhangi bir istatistiksel modele indirgenemez. Buradan Meillassoux’nun meşhur “kırılgan düzen” fikri doğar: Dünya düzenli görünebilir, bilim bu düzen üzerine şaşılacak bir isabetle çalışabilir; fakat bu düzenin ilkesel garantisi yoktur. Zamanın mutlaklığı, her düzeni ve her yasayı kendi dışına açık, değişime maruz bir olgusal bağ olarak bırakır. Felsefi sonucu serttir: Aklın ihtiyacı olan mutlak, değişmez bir öz değil; değişebilirliğin bizzat kendisidir.
Bilim ve matematik: Neden ayrıcalıklı bir dil?
Meillassoux, bilimleri korelasyonculuğa terk etmemek için matematiğin statüsünü yeniden düşünür. Ona göre matematik, nitel anlam katmanlarını askıya alarak, anlamdan görece arınmış işaretlerle çalışır; bu yüzden genelleştirilebilirlik gücü benzersizdir. Matematiksel formülasyonlar, öznenin tarihsel-dilsel konumundan bağımsızlaşıp doğanın nicel düzenliliklerine ilişebilecek en soyut ama en işler dildir. Bu, bilimlerin başarılarını garantilemek için değil, onların fiilî başarısını felsefî düzlemde kavramak içindir. Yani bilimin “neden” çalıştığını açıklamak için yeni bir metafizik değil, metafiziksiz bir mutlak gerekir; Meillassoux bunu olumsallığın zorunluluğu ile sağlar. Bilim, fiilî düzen sürdükçe son derece güçlüdür; fakat bu güç, bir ilkesel garantiye değil, düzenin fiiliyatına dayanır.
Etik ufuk: Umut, adalet ve “gelecek Tanrı” tasarısı
Meillassoux, projesinin etik sonuçlarını es geçmez. Eğer yasalar ve düzenler ilkesel olarak değişebilir ise, adaletin makina gibi işlediği kaderci bir evren tasvirine mahkûm değilizdir. Onun spekülatif önerilerinden biri “gelecek Tanrı” fikridir. Klasik teolojinin zorunlu Tanrısı değildir bu; olumsallığın ufkunda ortaya çıkabilecek, geçmiş adaletsizlikleri telafi edebilecek bir olası varlık düşüncesidir. Burada amaç, dogmatik bir inancı felsefeye sokmak değil; olumsallık ufku altında etik bir umudu rasyonel biçimde düşünmenin yolunu açmaktır. Eğer hiper-kaos ilkesi doğruysa, adaletin bütünüyle imkânsız olmadığını söylemek rasyonel olarak yasaklanamaz. Bu, garantici bir iyimserlik değil, “kırılgan düzen” ile uyumlu bir umut ilkesidir. Siyasî düzlemde bu, zorunlu tarih yasaları beklemek yerine eylemin açıklığını, dayanışmanın anlamını ve etik taahhüdün ciddiyetini güçlendirir.
Zihin ve madde: İndirgemecilik baskısına alternatif
Olumsallığın zorunluluğu, katı indirgemeci materyalizme karşı yeni imkânlar açar. Eğer varlık düzenleri ilkesel olarak başka nitelikler kazanabilir ise, bilinç ile nöral süreçler arasında sıkı bir özdeşlik önermeden düşünmek mümkündür. Meillassoux’nun işaret ettiği yön, tekçi bir madde tasarımının yanına, birbirine indirgenemeyen nitel düzenlerin bir aradalığına kapı aralar. Bu, kolay bir dualizme düşmek anlamına gelmez; yalnızca “tek açıklama çizgisi” zorunluluğunu gevşetir. Böylece bilinç hallerinin fenomenal içeriği ile fiziksel süreçler arasındaki ilişkiyi, tek yönlü zorunlu indirgemeye kapatılmamış bir sahada tartışabiliriz. Bu bakış, çağdaş zihin felsefesindeki sert antitezleri yumuşatan, ama bilimi dışlamayan bir esneklik kazandırır.
Edebiyat ve sanat: Olumsallığı anlatmanın yolları
Meillassoux’nun edebiyatla teması iki yönden dikkate değerdir. Birincisi, şiir ve romanın anlam örüntülerini, rastlantının üretici gücüyle birlikte düşünme girişimidir. İkincisi, bilimkurgunun çoğunlukla değişmeyen doğa yasaları altında “teknik yeni”ler hayal ettiğini fark etmesidir. O, doğa yasalarının kendisinin değişebildiği dünyaları tahayyül eden bir “bilim-dışı kurmaca” çağrısı yapar. Buradaki dert, felsefî bir sezgi yaratmak değildir; olumsallığın zorunluluğu ilkesinin kültürel imgeleme nasıl aktarılabileceğini yoklamaktır. Yasaların ansızın farklılaştığı dünyalar, etiğin, hukukun, siyasetin, sanatın nasıl dönüştüğüne dair düşünme denek taşları sağlar. Böyle bir edebî alan, hiper-kaosu “kaos romantizmi”ne indirgemeden, kırılgan düzen ve umut ilişkisinin estetiğini araştırabilir.
Spekülatif realizm bağlamı: Ortak zemin ve farklı yollar
“Spekülatif realizm” etiketi, 2007 sonrasında farklı yönelimli düşünürleri gevşek bir başlık altında buluşturdu. Ortak zemin, korelasyonculuğun aşılması ihtiyacıydı. Meillassoux bu küme içinde özellikle spekülatif materyalizm hattını temsil eder. Onun ayırt edici katkısı, mutlağı metafiziksiz kurma ısrarıdır. Realizm burada, öznenin koşullarına indirgenmeyen bir gerçeklik hakkında konuşmanın yeniden meşrulaştırılması anlamına gelir. Spekülasyon ise keyfîlik değil; matematik, mantık ve argümantasyonla sınanan, ama yine de öznenin iç koşullarına kapatılmayan bir düşünme cesaretidir. Bu bağlam, Meillassoux’nun projesine itiraz edenler için de verimli oldu; zira argümanlar bir merkez etrafında yoğunlaştıkça, felsefî ölçütler de keskinleşti.
İtirazlar ve cevabın çizgileri
Bu projeye yöneltilen eleştirilerin başlıcaları üç grupta toplanabilir. Birincisi, “olumsallığın zorunluluğu” ifadesinin kendi içinde dairesel olduğu iddiasıdır. Zorunluluk ilan ettiğiniz anda metafiziğe geri dönmez misiniz? Meillassoux burada, kurduğu şeyin bir varlık zorunluluğu değil, ilkesel bir zorunluluk olduğunu, yani yeter neden zinciri kurmadığını vurgular. İkincisi, Cantor’a yüklenen rolün abartıldığı ve modal mantığın başka inşalarıyla bu sonucun bağlanamayacağı itirazıdır. Meillassoux’nun hamlesi, matematiksel bir içgörü ile olasılık muhasebesinin ilkesel bir sınırını göstermek içindir; burada tartışma açıktır ve verimlidir, fakat Kantçı güvenceyi geri getirmek için tek başına yeterli değildir. Üçüncüsü, hiper-kaosun etik ve siyaset için fazla belirsiz bir zemin sunduğu, istikrar olmadan kurumların inşa edilemeyeceği yönündedir. Meillassoux’nun yorumu, tam aksine, garantinin olmamasının eylemi anlamsızlaştırmadığı, bilakis sorumluluğu ve umudu rasyonel kıldığıdır. Düzen fiilen vardır, fakat ilkesel olarak teminatlı değildir; bu tam da düşünce ve eylemin gerekçesidir.
Sonuç: Aklın yeni cesareti
Meillassoux’nun asıl katkısı, aklın cesaretini geri çağırmasıdır. O, mutlağı geri getirmez; mutlak fikrini değiştirir. Mutlak artık değişmeyen bir öz veya neden değildir; değişebilirliğin bizzat zorunluluğudur. Bu hamle, bilimin fiilî başarısını felsefî düzlemde düşünmeye, etik ile siyaset alanında garantici teleolojiler yerine kırılgan umutları rasyonelleştirmeye, zihin–madde ilişkisinde tek çizgili indirgemecilik yerine çoğul nitel düzenleri denemeye imkân verir. Korelasyonculuk, modern felsefeyi haklı bir dogmatizm korkusuyla disipline etmişti; Meillassoux, bu korkunun felsefeyi gereğinden fazla daralttığını ve bilimin fiilî hakikat söylemiyle çatıştığını gösterir. Onun önerisi, hiçbir fideizme düşmeden, hiçbir zorunlu öz ilan etmeden, aklın bir ilke keşfiyle mutlağı yeniden düşünmektir. Bu nedenle Meillassoux, yalnızca bir “akım”ın temsilcisi değil, felsefenin risk almadan konuşamayacağı gerçeğini hatırlatan bir eşiğin adıdır: Zorunlu olan şey, başka türlü olabilme ihtimalinin asla kapanmamasıdır.
