Sosyolojinin doğuşu neden “yer değiştirme” olarak okunur?
Sosyolojinin 19. yüzyılda bağımsız bir disiplin olarak ortaya çıkışı, yalnızca “toplum” hakkında konuşmanın başlaması değildir. Toplum üzerine konuşmak, antik dönemden itibaren zaten siyaset felsefesinin, ahlakın, hukuk düşüncesinin ve tarih yazımının içindeydi. Asıl kırılma, insan eylemlerine (fiillerine) ilişkin bilginin hangi çerçevede üretileceğinin değişmesidir. Kaynak metninizin temel iddiası burada kilitleniyor: 19. yüzyıla kadar “insan fiillerinin bilgisi” büyük ölçüde Aristotelesçi anlamda pratik felsefe başlığı altında; yani ahlak ve siyaset ufkunda düşünülürken, Comte’la birlikte sosyoloji, bu alanın bilgisini felsefeden bağımsız bir bilim olarak kurma iddiasıyla sahneye çıkar.
Bu iddia otomatik olarak şunu getirir: “İyi, adil, doğru” gibi normatif soruların merkezde olduğu bir gelenekten, “nasıl işler, hangi düzenliliklerle işler, hangi koşullarda değişir” sorularını merkeze alan bir disipline geçilir. Durkheim, bu geçişi metodolojik olarak sertleştirerek sosyolojiyi “bilim” statüsüne taşımaya çalışır. Weber ise Fransız sosyolojisinin açıklama tarzına eleştirel bir düzeltme getirerek, toplumsal dünyanın özünü oluşturan anlam boyutunu yöntemin merkezine çeker. Böylece sosyolojinin pratik felsefeden ayrılma süreci, aynı zamanda sosyolojinin kendi içindeki yöntem tartışmasının da zemini olur.
Bu yazının amacı, kaynak metninizin omurgasına sadık kalarak üç soruya sistematik yanıt vermek: (i) pratik felsefe neydi ve sosyoloji ona hangi iddiayla rakip oldu? (ii) Durkheim birey–toplum ilişkisini hangi mantıkla kurdu? (iii) Weber’in temel eleştirileri ve yeniden yorumlayıcı hamlesi neydi? Ardından (iv) pratik felsefeden kopuşun hangi aşamalardan geçtiğini “kavram ve yöntem” düzeyinde açıklamak.
Pratik felsefe: Aristotelesçi gelenekte eylem bilgisinin mantığı
Kaynak metninizin “pratik felsefe” tanımı klasik Aristotelesçi ayrımı izler: felsefe, teorik ve pratik olmak üzere iki ana alana ayrılır. Teorik alan (fizik, matematik, metafizik), varlığın daha genel ve zorunlu görülen düzenlerini kavramaya yönelirken; pratik alan, insan eylemini konu edinir. Bu nedenle pratik felsefede soru biçimi farklıdır: mesele yalnız “olan nedir?” değil; “insan nasıl yaşamalı, neye göre karar vermeli, ortak yaşam nasıl düzenlenmeli?” sorularıdır.
Buradaki kritik nokta şudur: Pratik felsefe, eylem alanında bilgi üretirken kaçınılmaz biçimde normatif bir dile yaslanır. Çünkü eylem, amaçlarla ve değerlerle yüklüdür. Ahlak felsefesi, “iyi yaşam”ın ölçütlerini; siyaset felsefesi, “meşru düzen”in ve “ortak iyi”nin ölçütlerini tartışır. Bu yüzden pratik felsefede “bilmek”, yalnız açıklamak değil; aynı zamanda yargılamak, tartmak, gerekçelendirmek anlamına gelir. Eylem bilgisinin taşıdığı bu normatif yük, pratik felsefenin zayıflığı değil, onu pratik yapan şeydir.
Kaynak metninizin iddiasına göre 19. yüzyıl öncesinde sosyolojiye karşılık gelen geleneksel çerçeve, işte bu pratik felsefedir: İnsan fiillerinden doğan alanın bilgisi, etik ve siyasetin ortak ufkunda düşünülür. Sosyolojinin doğuşu ise bu alanı “bilim” adına yeniden tanımlama hamlesidir: normatif muhakemenin yerini, disipliner bir açıklama rejimi almaya başlar. Burada “yerini alma” ifadesini kaba bir tasfiye gibi değil; soruların ve ölçütlerin değişmesi olarak okumak gerekir.
Comte: Sosyolojinin kuruluş iddiası ve “pratik felsefenin yerine geçme” hamlesi
Kaynak metniniz Comte’u, sosyolojinin kurucusu olarak konumlandırıyor ve çok net bir iddia atfediyor: sosyoloji, 19. yüzyılda pratik felsefenin—yani ahlak ve siyaset merkezli eylem bilgisinin—yerini alma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu, sosyolojinin doğuşunu yalnız “yeni bir konu” değil, yeni bir meşruiyet dili olarak kavramamızı sağlar.
Comte’un kuruluş hamlesinin iki katmanı vardır. Birincisi, insan ve toplum alanının bilgisini “bilim”in prestijli ölçütleriyle uyumlu hale getirme arzusu: gözlemlenebilir düzenlilikler, sınıflandırma, genel ilkeler. Bu eğilim, pratik felsefede baskın olan “değer–amaç–erdem” dilinden farklıdır. İkincisi, bu bilginin toplumsal düzen için işlevsel olması fikridir: toplumun işleyişi anlaşılırsa, toplumsal düzen rasyonel biçimde kurulabilir ya da onarılabilir. Burada pratik felsefenin “nasıl yaşamalı?” sorusu, yerini “toplum nasıl işler ve nasıl düzenlenebilir?” sorusuna bırakır.
Bu noktada sosyolojinin pratik felsefeden ayrılmasının ilk adımı gerçekleşir: normatif merkez kayar. Ahlak ve siyaset felsefesi, eylemi değerlendirip yönlendiren gerekçeler üretmeye çalışırken; Comte’un sosyolojisi, eylemin ve kurumların düzenliliklerini açıklamayı, böylece toplumsal düzenin “bilimsel yönetim”e daha açık hale gelmesini hedefler. Buradaki “bilimsel yönetim” ifadesi, tek tek bireylerin ahlaki erdemine dayanan bir düzen tasavvurundan, “doğru bilgi + doğru kurum” ilişkisinin ağır bastığı bir düzene geçişi ima eder.
Ancak kuruluş iddiası tek başına bir disiplin yaratmaz. Sosyolojinin pratik felsefeden gerçekten ayrılması, yöntem bakımından “neye bakacağı”nı ve “nasıl bakacağı”nı belirlemesiyle mümkündür. Kaynak metninizin de altını çizdiği gibi, bu noktada Durkheim belirleyici olur.
Durkheim: Birey–toplum ilişkisini nasıl açıklar?
Durkheim, “birey yok, toplum var” tezini savunur; bu tez, Thatcher’ın “toplum yoktur, birey vardır” anlayışının tam karşısındadır. Burada “birey yok” ifadesi biyolojik varlığın inkârı değildir; bireyin düşünme ve eyleme kapasitesinin toplumsal ilişkiler tarafından kurulduğu iddiasıdır.
Durkheim’ın birey–toplum açıklaması üç düzeyde okunabilir:
(i) Ontolojik düzey: toplum ‘sui generis’ bir gerçekliktir.
Toplum, bireylerin basit toplamı değildir; bireylerin üstünde ve dışında işleyen kurumlar, normlar, kolektif değerler ve ortak sembolik düzenler üretir. Bu düzenler, birey üzerinde “dışsal” ve “zorlayıcı” bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle Durkheim, toplumsal olanı psikolojiye ya da bireysel niyetlere indirgeme eğilimine karşı çıkar: “toplumsal olgu” toplumsal düzeyde açıklanmalıdır.
(ii) Epistemik düzey: düşünmenin kategorileri bile toplumsal kökenlidir.
Durkheim’a göre teorik düşünce, doğa bilimleri, metafizik ve hatta mantık kategorilerinin temeli bile topluma ve toplumsal ilişkilere dayanır. Bu iddia, sosyolojiyi sıradan bir “kurumlar incelemesi” olmaktan çıkarır; onu bilmenin koşullarına kadar uzanan bir açıklama programına yaklaştırır. Bireyin zihni, saf içsel bir kaynak değil; toplumsal yaşamın içinde şekillenen bir düzenektir.
(iii) Metodolojik düzey: sosyolojinin nesnesi birey değil, toplumsal olgudur.
Durkheim’ın sosyolojiyi bilim haline getiren “yöntem ve ilkeleri” saptaması, toplumsal olguyu nesneleştirmeye dayanır: normlar, hukuk, eğitim, ahlak, dinî pratikler, kurumlar… Birey bu olguların içinde oluşur; bu nedenle bireyin eylemini anlamak için önce onu mümkün kılan toplumsal düzeni çözmek gerekir.
Bu çerçeve, pratik felsefeden kopuşu radikalleştirir. Pratik felsefe, ahlakı “ne yapmalıyız?” sorusunun merkezinde tartışırken; Durkheim’da ahlak, toplumsal bir düzenleme biçimi olarak incelenir: “ahlak nasıl oluşur, nasıl işler, hangi yaptırımlarla sürer?” Böylece normatif olan, bilimsel analizin nesnesi haline gelir.
Weber: Sosyolojiye getirdiği temel eleştiriler nelerdir?
Weber Dilthey ve Rickert çizgisinin takipçisidir ve Fransız sosyolojisine tepki olarak sosyolojinin kurallarını yeniden yorumlar. Bu tepkinin merkezinde, sosyolojinin “doğa bilimleri gibi” kurulmasının sınırları vardır. Weber’in temel eleştirilerini üç başlıkta toplayabiliriz:
(i) Açıklama tek başına yetmez; toplumsal dünya anlam yüklüdür.
Weber, toplumsal gerçekliğin özünü oluşturan şeyi “anlamlı eylem” düzeyinde kavrar. İnsanlar yalnız davranmaz; davranışlarına anlam verir, başkalarının davranışlarını anlamlandırarak yönelir. Bu nedenle sosyoloji, yalnız düzenlilik arayan bir açıklama diliyle yetinirse, toplumsal dünyanın ana malzemesini—anlamı—kaybeder. Burada Weber’in müdahalesi, sosyolojiyi “yoruma kapalı” bir yasacılıktan uzaklaştırmaktır.
(ii) ‘Toplum’ kavramının şeyleştirilmesine (reifikasyon) itiraz.
Durkheim’ın toplum vurgusu güçlüdür ama Weber açısından riskli bir eğilim doğurur: “toplum” sanki tek bir özneymiş gibi konuşulmaya başlanabilir. Weber, analizin merkezine “toplumsal eylem”i alarak, kurumların ve yapıların bireylerin anlamlı pratikleri üzerinden nasıl sürdüğünü göstermeye çalışır. Bu, kaba bir bireycilik değildir; ama toplumsal olanın “aktörlerin anlam dünyasını” ezip geçmesini engelleyen bir yöntemsel ayardır.
(iii) Değer meselesi: bilimsel yargı ile normatif hükmün ayrımı.
Weber’in sosyolojiye en kalıcı katkılarından biri, sosyal bilimlerde değerlerin kaçınılmazlığıyla bilimsel iddianın sınırları arasındaki gerilimi ciddiye almasıdır. Araştırmacı hangi konuyu çalışacağını seçerken değer ilgileri taşıyabilir; fakat açıklama yaparken, kavram kurarken, nedensel ilişki önerirken normatif hükmü “bilim” diye sunmamalıdır. Bu ayrım, sosyolojinin pratik felsefeden kopuşunun “ahlakı yok saymak” değil, ahlakı inceleme nesnesi haline getirmek olduğunu daha rafine şekilde gösterir.
Bu üç eleştiri, Weber’in “kuralları yeniden yorumlama” hamlesinin çekirdeğidir: Sosyoloji, açıklama arar; ama toplumsal dünyanın anlam boyutunu, tarihsel bağlamını ve değer gerilimini dışarı atarak değil, bunları yöntemin içine alarak ilerlemelidir.
Sosyolojinin pratik felsefeden ayrılma süreci nasıl gerçekleşti?
Kaynak metninizin izinden giderek bu süreci “teknik yöntemler” (anket, gözlem vb.) yerine, metodolojik ilke ve epistemik hedef düzeyinde üç aşamada açıklamak daha doğru olur:
Aşama 1: Alanın yeniden tanımlanması (Comte).
İnsan fiillerinin bilgisi, ahlak ve siyasetin normatif çerçevesinden çıkarılıp “toplum bilimi”nin konusu olarak yeniden adlandırılır. Bu, pratik felsefenin sorusunu ortadan kaldırmaz; ama bilimsel bilgi üretiminin merkezine koymaz. Merkezde artık “toplumun işleyişi” vardır.
Aşama 2: Nesnenin ve yöntemin sertleştirilmesi (Durkheim).
Sosyoloji, pratik felsefeden ayrılışını metodolojik bir programla pekiştirir: toplumsal olguların dışsallığı ve zorlayıcılığı; toplumun birey üzerindeki kurucu önceliği; toplumsal olanın toplumsal olanla açıklanması. Bu hamle, sosyolojiyi bir “felsefi tartışma alt türü” olmaktan çıkarıp bağımsız bir disipline dönüştürür.
Aşama 3: Yorumlayıcı düzeltme ve sınır bilinci (Weber).
Sosyolojinin bilim olma iddiası korunur; fakat bu bilimin doğa bilimlerine benzemek zorunda olmadığı savunulur. Toplumsal gerçeklik anlamlı eylemlerden örülüdür; bu nedenle açıklama, anlama ile birlikte yürümelidir. Ayrıca değer meselesi, disiplinin “felsefeden tam kopuş” iddiasını basitleştirmeden ele alır: Sosyoloji normatif hüküm vermeyi askıya alabilir; ama değer yüklü bir dünyayı incelerken kendi sınırlarının farkında olmak zorundadır.
Bu süreçte “kopuş” kelimesini dikkatle kullanmak gerekir. Daha doğru tanım şudur: Sosyoloji, pratik felsefenin alanını tasfiye etmez; onu yeniden kodlar. Etik ve siyaset felsefesinde normatif olarak tartışılan şeyler (ahlak, adalet, meşruiyet), sosyolojide kurumlar, normlar, değerler, iktidar ilişkileri ve anlam dünyaları olarak analiz edilir. Böylece pratik felsefenin soruları bütünüyle kaybolmaz; fakat sosyolojinin kurucu hamlesi bu soruları “bilim” adına farklı bir biçimde ele almayı mümkün kılar.
Sonuç: Üç kurucu figür, üç metodolojik yönelim
Kaynak metninizin çizdiği harita, sosyolojinin pratik felsefeden ayrılmasını, aynı anda bir “kuruluş–kurumsallaşma–yeniden yorum” süreci olarak okumamızı sağlıyor. Comte, sosyolojiyi pratik felsefenin yerine geçme iddiasıyla kurar ve disiplinin meşruiyetini bilim fikrine yaslar. Durkheim, toplumun birey üzerindeki önceliğini metodolojik bir eksene dönüştürerek sosyolojiyi bilim olarak inşa eder; hatta düşünmenin kategorilerini bile toplumsal zeminde temellendirecek kadar geniş bir program önerir. Weber ise bu programın indirgemeci risklerine karşı uyarır: toplumsal dünyayı anlamdan koparan bir yasacılık eksik kalır; ayrıca değer sorunu, sosyolojinin felsefeden “tam bağımsızlık” iddiasını daima sınar.
Bu tablo, sosyolojinin pratik felsefeden ayrılmasının düz bir çizgi olmadığını gösterir: Sosyoloji, bir yandan normatif soruları paranteze alarak disipliner açıklama gücü kazanır; öte yandan incelenen dünyanın değer yüklü yapısı nedeniyle felsefi sorunlarla komşuluğunu hiçbir zaman tamamen kaybetmez. Tam da bu yüzden Comte–Durkheim–Weber hattı, sosyolojinin yalnız tarihini değil, hâlâ süren yöntem gerilimini de anlatır.
