Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Sosyoloji, Felsefe ve Görsel Düşünce Arasında
Ulus Baker, Türkiye’de sosyolojiyi siyaset teorisi, felsefe, sinema ve yeni medya çalışmalarıyla buluşturan özgün düşünürlerden biridir. Akademik kimliği sosyolog olarak şekillenmiş olsa da çalışmalarını yerleşik disiplin sınırları içinde tutmamış; Spinoza’dan Marx’a, Gabriel Tarde’dan Gilles Deleuze’e, Dziga Vertov’dan modern video sanatına uzanan geniş bir düşünsel alanda ilerlemiştir. Onu farklı kılan, bu isimleri tanıtan bir yorumcu olması değil, onların kavramlarını sosyal bilimlerin yöntem sorunlarına müdahale edecek biçimde yeniden kullanmasıdır. Kanaat, duygu, imaj, toplumsal tip, dolaylı eylem ve video kavramları etrafında geliştirdiği araştırmalar, birey ile toplum, düşünce ile görüntü ve siyaset ile gündelik hayat arasındaki alışılmış ayrımları sorgular.
14 Temmuz 1960’ta doğan Baker, psikiyatr Sedat Baker ile Kıbrıslı Türk şair Pembe Marmara’nın oğluydu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğrenim gördü; yüksek lisans ve doktora çalışmalarını aynı bölümde tamamladı ve burada ders verdi. ODTÜ Görsel-İşitsel Sistemler Araştırma ve Üretim Merkezi’nde modern görsel sanatlar ile görsel düşünce üzerine seminerler yürüttü; farklı dönemlerde siyaset teorisi, iletişim sosyolojisi, sanat sosyolojisi ve sinema alanlarında çalıştı. Birikim, Toplum ve Bilim ve Virgül gibi dergilerde yayımlanan yazıları, üniversite dersleri, konferansları ve çevrimiçi tartışmalarıyla akademinin dışında da geniş bir düşünce çevresine ulaştı. 12 Temmuz 2007’de İstanbul’da öldü.
Baker’in düşünsel üretimi klasik akademik kariyer düzenine tam olarak yerleşmez. Metinlerinin önemli bir bölümü ders notlarından, seminerlerden, dergi yazılarından, çevirilerden ve elektronik yazışmalardan oluşur. Yaşamı sırasında yayımlanan Aşındırma Denemeleri ile Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme dışında, bugün onun adıyla okunan pek çok kitap ölümünden sonra yakın çalışma arkadaşları tarafından farklı kaynaklardan derlenmiştir. Bu yayın biçimi, eserlerini değerlendirirken önem taşır: Baker tamamlanmış ve kapalı bir sistem bırakmamış; belirli problemleri farklı metinlerde tekrar ele alan, onları yeni bağlantılarla genişleten açık bir düşünce alanı kurmuştur.
Kanaatin Egemenliğine Karşı Sosyoloji
Ulus Baker’in temel problemi, modern sosyal bilimlerin insanları yaşamları ve ilişkileri içinde incelemek yerine, giderek onların ne düşündüklerini bildiren kanaatlere yönelmesidir. Kamuoyu araştırmaları, anketler ve görüşmeler toplumsal dünyayı ölçülebilir cevaplar halinde düzenlerken insanların nasıl yaşadıkları, hangi ilişkiler içinde değiştikleri ve neler yapabildikleri arka planda kalır. Böylece kişi, karmaşık bir toplumsal varlık olmaktan çıkarak belirli konular hakkında olumlu ya da olumsuz görüş bildiren bir özneye dönüşür.
Baker’in “kanaat” eleştirisi, insanların fikir sahibi olmasına yönelmiş basit bir itiraz değildir. Kanaat, bilgi ile bilgisizlik arasında duran; kişinin yeterince araştırmadığı bir konu hakkında yine de hüküm vermesini sağlayan toplumsal bir biçimdir. Modern medya ve siyaset, insanlardan sürekli kanaat üretmelerini ister. Gündemdeki her olay karşısında bir taraf seçmek, kendi kimliğini belirli görüşlerle ifade etmek ve kamusal alanda görünür olabilmek için konuşmak zorunlu hale gelir. Kanaat böylece bireysel bir zihinsel durum olmaktan çıkar; kamuoyunu, siyasal temsili ve iletişim düzenini kuran başlıca araçlardan birine dönüşür.
ODTÜ Sosyoloji Bölümüne 2002’de sunduğu From Opinions to Images: Towards a Sociology of Affects başlıklı doktora tezi, Türkçede Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru adıyla yayımlandı. Çalışma, kanaatleri ölçmeye dayanan sosyolojinin karşısına duyguları, toplumsal tipleri ve imajları yerleştirir. Buradaki amaç, sözlü ifadeleri tümüyle değersizleştirmek değil, toplumsal deneyimin söylenmiş görüşlerden daha geniş olduğunu göstermektir. İnsanlar her zaman ne hissettiklerini, bir durumdan nasıl etkilendiklerini veya başkalarıyla ilişkilerinin onları nasıl değiştirdiğini doğrudan anlatamaz. Sosyoloji yalnız söylenenlere bağlandığında, bedenlerde, jestlerde, mekânlarda ve gündelik ilişkilerde işleyen bu alanı kaçırır.
Kanaatin yerine imajın geçirilmesi, görüntünün söze üstün sayılması anlamına gelmez. Baker, imajı toplumsal ilişkileri kaydedebilen ve düşünce üretebilen bir araç olarak ele alır. Bir belgesel görüntüsü, insanları önceden hazırlanmış sorulara cevap vermeye zorlamadan onların hareketlerini, duraksamalarını, çalışma biçimlerini ve çevreleriyle ilişkilerini yakalayabilir. Görüşme kişiden kendisini açıklamasını isterken kamera, kişinin henüz bir görüşe dönüştürmediği deneyimleri de kaydedebilir. Böylece toplumsal araştırma, insanların söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi gözlemleme imkânı kazanır.
Spinoza, Deleuze ve Duygular Sosyolojisi
Baker’in duygular sosyolojisi tasarısının felsefi zemini büyük ölçüde Spinoza’ya dayanır. Spinoza’da beden, dış dünyadan yalıtılmış ve kendi başına tanımlanmış bir töz değildir; başka bedenlerle kurduğu ilişkiler içinde sürekli etkileyen ve etkilenen bir varlıktır. Duygulanış, bir karşılaşmanın bedende meydana getirdiği değişimdir. Sevinç, keder, arzu, umut ve korku, yalnız iç dünyada yaşanan psikolojik haller sayılmaz; insanın hareket etme, düşünme ve ilişki kurma gücündeki artışlarla azalışları ifade eder.
Bu bakış, sosyolojinin temel birimini hazır kimliklerden ilişkisel süreçlere taşır. İnsanlar yalnız sınıf, cinsiyet, meslek, millet veya siyasal görüş gibi kategorilerle açıklanamaz. Bu kategorilerin toplumsal önemi vardır; fakat kişinin hangi karşılaşmalarda güç kazandığını, hangi durumlarda edilginleştiğini ve başkalarıyla nasıl ortaklaşabildiğini tek başlarına göstermezler. Duygular sosyolojisi, toplumu önceden belirlenmiş grupların toplamı olarak değil, karşılaşmaların, etkilenmelerin ve güç ilişkilerinin hareketli alanı olarak araştırmaya yönelir.
Gilles Deleuze’ün Spinoza yorumları, sinema felsefesi ve çokluk kavrayışı Baker’in bu araştırmayı genişletmesine yardım etmiştir. Baker, Deleuze’ü Türkiye’de tanıtan ilk çeviri ve ders çalışmalarına katılmış; Kant, Spinoza ve Leibniz üzerine seminerlerini Türkçeye aktarmış, Spinoza: Pratik Felsefe ile yaratma eylemi ve müzikal zaman üzerine metinlerinin çevirisini yapmıştır. Ancak onun Deleuze’le ilişkisi bir terminoloji aktarımından ibaret kalmaz. Kavramları Türkiye’deki sosyal bilim, siyaset ve görsel kültür meseleleriyle karşılaştırarak çalıştırır.
Bu ilişkisel yaklaşım, Baker’in “toplumsal tip” kavramına verdiği önemi de açıklar. Toplumsal tip, kişileri değişmez kimliklere yerleştiren sınıflandırma değildir. Belirli bir tarihsel ortamda ortaya çıkan yaşama, düşünme ve davranma biçimini yoğunlaştırır. Flâneur, işçi, göçmen, bürokrat veya militan gibi tipler, tek tek bireyleri bütünüyle açıklamaz; toplumdaki belirli ilişkilerin insanlar üzerinde nasıl biçim kazandığını araştırmaya yardım eder. Gabriel Tarde’ın taklit, farklılaşma ve küçük etkileşimler üzerine geliştirdiği sosyoloji, Baker’e toplumsal hayatı yalnız büyük kurumlar ve kolektif temsiller üzerinden değil, gündelik ilişkilerdeki mikro değişimler aracılığıyla da okuma imkânı vermiştir. Doktora tezindeki kanaat, toplumsal tip ve duygulanış çizgisi, sosyal bilimleri durağan kategorilerden çıkararak hareket halindeki ilişkileri izlemeye çalışır.
İmaj, Video ve Düşüncenin Görsel Biçimi
Ulus Baker’in sinema ve video üzerine çalışmaları, görsel kültürü sosyolojinin ikincil bir araştırma konusu saymaz. Görüntü, mevcut gerçekliği temsil eden bir belge olmanın yanında, gerçeklikle yeni bir ilişki kuran düşünme biçimidir. Sinema olayları yalnız anlatmaz; kadraj, süre, montaj, tekrar ve kesinti yoluyla olaylar arasında daha önce kurulmamış ilişkiler üretir. Görüntünün düşünmesi, soyut kavramların görsel örneklerle açıklanması değil, görsel düzenlemenin kendi başına bir problem ortaya koyabilmesidir.
Dziga Vertov’un “sine-göz” anlayışı bu araştırmada özel bir yer tutar. Vertov, kamerayı insan gözünün basit uzantısı olarak kullanmaz; gündelik algının yakalayamadığı hareketleri kaydedebilen, farklı zamanları montajla bir araya getiren ve toplumsal süreçleri yeni biçimde düzenleyen bir makine olarak düşünür. Baker de videonun değerini dünyayı olduğu gibi yansıtmasında değil, gözden kaçan ilişkileri yakalayabilmesinde bulur. Kamera, önceden oluşturulmuş kanaatleri doğrulamak yerine, araştırmacının henüz adlandıramadığı bir deneyimi kayda geçirebilir. Bu yaklaşım, sosyal bilim ile belgesel sinema arasında kurmak istediği ilişkinin temelidir. Yazılı araştırma olayları kavramlaştırır, sınıflandırır ve açıklayıcı bir düzen içine yerleştirir. Video ise jestleri, sesleri, beklemeleri, ritimleri ve mekânsal ilişkileri birlikte korur. Bir çalışma ortamı hakkında yalnızca işçilerin görüşlerini toplamak başka, çalışma sürecinin bedenlerde ve makinelerle kurulan ilişkilerde nasıl gerçekleştiğini görüntülemek başkadır. Baker’in önerisi, kamerayı araştırmanın sonunda bulguları sergileyen yardımcı araç olmaktan çıkarıp araştırma sürecinin içine yerleştirmektir.
Beyin Ekran adıyla derlenen sinema yazılarında Godard, Bresson, Tarkovski, Eisenstein, Yılmaz Güney, Claude Lanzmann ve Vertov gibi yönetmenler üzerinden imajın düşünme imkânlarını araştırır. İlgi duyduğu nokta filmlerin öyküleri veya temsil ettikleri toplumsal konular değildir; montajın, zamanın, aralığın ve şokun seyirci düşüncesini nasıl harekete geçirdiğidir. Sinema, Baker için hazır mesajları kitlelere ileten bir ideoloji aygıtı olabileceği gibi, alışılmış algı kalıplarını bozan ve başka ilişkileri düşünmeye açan bir üretim alanı da olabilir. İletişim Yayınları’nın kitap tanıtımı da Beyin Ekran’ı Baker’in “düşünce-imajı” ve “montaj-düşünce” araştırmalarının bir araya getirildiği bir çalışma olarak tanımlar.
Sanatla ilişkisinin merkezinde temsil kadar arzu ve üretim bulunur. 1998’de ODTÜ Görsel-İşitsel Sistemler Araştırma ve Üretim Merkezi’nde verdiği seminerlerin kitaplaştırılmasıyla oluşan Sanat ve Arzu, modern öznenin kuruluşunu Spinoza, Descartes, Leibniz, Kant ve Deleuze üzerinden izlerken sanatın arzuyla nasıl ilişkilendiğini tartışır. Sanat burada tamamlanmış bir nesnenin estetik değerlendirmesine indirgenmez; bedenleri, algıları ve düşünme biçimlerini dönüştüren üretici bir etkinlik olarak ele alınır.
Metinleri, Dersleri ve Türk Düşüncesindeki Yeri
Ulus Baker’in eserleri arasında yaşamı sırasında yayımlanan Aşındırma Denemeleri ile 2005’te kitaplaşan Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme ayrı bir konuma sahiptir. İlk kitap, siyaset, felsefe, kültür ve gündelik hayat üzerine farklı dönemlerde yazdığı metinleri bir araya getirir. İkinci çalışma, siyasetin yalnız devlet kurumları, temsil mekanizmaları ve örgütlü hareketler üzerinden kavranamayacağını; protesto, terör, dolaylı eylem, ifade ve gündelik karşılaşmaların da siyasal alanın kuruluşuna katıldığını araştırır. Metnin ilk biçimi 1994’te Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanmış, daha sonra kitap haline getirilmiştir.
Ölümünden sonra yayımlanan Yüzeybilim: Fragmanlar, Kanaatlerden İmajlara, Beyin Ekran, Dolaylı Eylem, Sanat ve Arzu, Siyasal Dilde Huzur Söylemi ve Makine-Dil, yazılarının, tezinin, ders kayıtlarının ve çalışma notlarının farklı temalar çevresinde düzenlenmesiyle oluşmuştur. 2025’te yayımlanan Makine-Dil, kitle iletişim sosyolojisi, bilgi sosyolojisi, sosyoloji tarihi, sanat sosyolojisi ve söylem çözümlemesi derslerinden kalan metinleri; doktora tezine alınmamış bölümleri ve elektronik yazışmaları bir araya getirir. Bu bibliyografik özellik, Baker’in düşüncesini tek tek kitaplardan çok, metinler ve dersler arasında dolaşan problem kümeleri üzerinden okumayı gerektirir.
Baker’in yazı üslubu akademik makalenin düzenli kanıtlama biçimiyle serbest konuşmanın çağrışımsal hareketi arasında yer alır. Bir kavramdan filme, siyasal olaydan filozofa, gündelik bir gözlemden sosyoloji tarihine hızla geçebilir. Bu hareketlilik kimi metinlerde düşünce çizgisini izlemeyi güçleştirse de rastlantısal değildir. Birbiriyle ayrı görünen alanlar arasında bağlantı kurmak, onun yönteminin esas parçalarından biridir. Sosyal bilimleri uzmanlık dallarına ayrılmış kapalı bölmeler halinde değil, ortak sorunlar üzerinde çalışan bir düşünce alanı olarak görür.
Türk düşünce tarihindeki konumu da burada belirginleşir. Ulus Baker, Spinoza ve Deleuze üzerine çalışan bir felsefe yorumcusu, medyayı inceleyen bir sosyolog veya sinema yazarı olarak ayrı ayrı tanımlanabilir; fakat bu tanımların hiçbiri çalışmalarının bütününü tek başına karşılamaz. Asıl katkısı, sosyal bilimin hangi araçlarla bilgi ürettiğini sorgulaması ve araştırmanın yalnız metne, ankete ve kanaate bağlı kalmak zorunda olmadığını göstermesidir. Duygular, imajlar, bedenler, videolar ve gündelik karşılaşmalar da toplumsal bilginin kaynaklarıdır.
Sonuç
Ulus Baker’in düşünsel çalışması, sosyal bilimlerin insanı önceden tanımlanmış kimlikler ve ölçülebilir görüşler içinde sabitlemesine karşı gelişmiştir. Kanaatleri toplamak yerine ilişkileri, etkilenmeleri ve hareketleri izleyen bir sosyoloji aramış; Spinoza’nın duygulanış kavramını toplumsal araştırmayla, Deleuze’ün imaj düşüncesini sinema ve videoyla, Tarde’ın mikro ilişkiler yaklaşımını gündelik hayatla birleştirmiştir.
Bu arayış tamamlanmış bir sosyoloji sistemi ortaya koymaz. Baker’in mirası, sosyal bilimlerin nesnesini ve araçlarını yeniden düşünmeye açan bir araştırma programıdır. İnsanın söyledikleri kadar bedeninin ne yaptığına, siyasal kimliği kadar hangi ilişkiler içinde değiştiğine, görüntünün temsil ettiği şey kadar hangi düşünceyi ürettiğine yönelir. Türk Felsefe ve Düşünce Tarihi içindeki yeri, disiplinler arasında dolaşan sıra dışı kişiliğinden önce, sosyolojiyi kanaatlerin yönetiminden çıkarıp duyguların, imajların ve karşılaşmaların alanına taşıma girişimiyle belirlenir.
