Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Not:
Bu yazı, Dücane Cündioğlu’nun 25 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirdiği BI’E Felsefe Dersleri III – “Önce Buyruk Vardı: Yasa’nın Kökeni Üzerine” başlıklı konuşmasının kavramsal çözümlemesi ve tematik bir yorumudur. Konuşma boyunca ele alınan adalet, buyruk, yasa, vicdan, egemenlik, suç ve ceza gibi temel kavramlar; tarihsel, etik ve siyasal boyutlarıyla sistematik olarak incelenmiş, Cündioğlu’nun yorumları felsefi düzlemde yeniden yapılandırılarak akademik bir metne dönüştürülmüştür.
Yazı, konuşmanın literal bir transkripsiyonu değil; onun kavramsal çerçevesini koruyarak yeniden yorumlanmış, açıklanmış ve genişletilmiş bir versiyonudur.
Giriş: Hukukun Ötesinde Adaletin İzinde
Modern hukuk sistemleri, genellikle yazılı yasalarla tanımlanır; bu yasalar, devletin yürütme organları tarafından uygulanır ve yargı tarafından yorumlanır. Ancak yasa ile adalet arasında kurulan bu ilişki çoğu zaman gerilimlidir. Dücane Cündioğlu’nun felsefi söylemi bu gerilimin kökenine inmeyi, hukuku yalnızca normatif bir düzenleme biçimi olarak değil, aynı zamanda bir buyruğun taşıdığı tarihsel, etik ve metafizik anlamlarla birlikte kavramayı amaçlar. Bu yazı, Cündioğlu’nun düşüncesinden hareketle yasanın buyrukla olan ilişkisini, adaletin vicdanla nasıl temas ettiğini, suç ve cezanın tarihsel evrimini, modern hukukun sınırlarını ve merhamet kavramının adalet karşısındaki konumunu ele alacaktır.
Kanuni Olanla Hukuki Olan Arasındaki Uyuşmazlık
Adalet ve kanun arasındaki fark, yalnızca felsefi bir ayrım değildir; bu fark, tarihsel olarak büyük trajedilerin, katliamların ve meşruiyet krizlerinin de temelini oluşturur. Bu ayrımın en açık ifadesi, Gustav Radbruch tarafından formüle edilen ve “yasal haksızlık” (gesetzliches Unrecht) kavramı üzerinden ortaya konan formüldür. Radbruch, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Hitler Almanyası’nda yürürlükte olan ama son derece adaletsiz yasaların, sadece “kanuni” olmaları nedeniyle hukuki kabul edilemeyeceğini öne sürer. Aşırı derecede adaletsiz olan yasalar, geçerliliklerini yitirirler.
Bu yaklaşım, pozitif hukuk ile doğal hukuk arasında tarihsel bir kopuşu da gösterir. Pozitif hukuk, yasayı yürürlükte olup olmamasıyla değerlendirirken; doğal hukuk, yasayı adaletle uyum içinde olup olmaması üzerinden yargılar. Radbruch formülü bu ikisini uzlaştırmaya çalışırken, Cündioğlu bu tartışmayı daha derine çeker: Yasayı sadece uygulanabilirlik açısından değil, buyruk ve egemenlik ilişkileri bağlamında ele alır.
Yasa Olarak Buyruk: Egemenin Sözü
Cündioğlu’na göre yasa, özünde bir buyruktur. Buyruk, bir taleb-i fiildir; bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını istemektedir. Ancak bu istek, sıradan bir dilek değildir; içinde zorunluluk ve yaptırım barındırır. Buyruğun gerçekliği, “yapmazsam ne olur?” sorusunun yanıtında saklıdır. Bu yanıt, bizi yasaların arkasındaki cebr unsuruna yani yaptırıma götürür. Yaptırımın olmadığı yerde, buyruk da yasa olma niteliğini yitirir.
Buradan yola çıkarak Cündioğlu, hukukun her zaman bir egemene dayandığını vurgular: “Hukukun arkasında her zaman bir kılıç vardır.” Egemenin buyruk koyma yetkisi, onu yasa koyucunun merkezine yerleştirir. Bu da hukukun nötr bir normatif sistem değil, politik bir aygıt olduğunu gösterir. Yasa, rasyonel bir sistemin ürünü olmaktan çok, egemenin söylemidir.
3. “Emir Emirdir”: Faillikten Araçsallığa
Modern totaliter rejimlerin en sık başvurduğu savunmalardan biri, “Emir emirdir” (Befehl ist Befehl) ilkesidir. Bu ilke, bireylerin yaptıkları eylemlerde kişisel sorumluluk taşımadıklarını, yalnızca emirleri uyguladıklarını öne sürer. Böylelikle failler, özne olmaktan çıkarak birer araç haline gelirler. Cündioğlu’nun ifadesiyle, bu durum bireyin mekanizmanın bir parçası haline gelmesidir.
Bu anlayış, hukuku yalnızca bir düzenleme mekanizmasına indirgerken, adaleti sistemin dışında bırakır. “Emir emirdir” ilkesi, bireyin vicdanını devre dışı bırakır ve hukukçuların ellerini kollarını bağlar. Bu nedenle bu ilke, hem hukuki hem etik düzeyde kabul edilemezdir.
Vicdan: Adaletin İçsel Mekanizması
Cündioğlu, adaletin yalnızca yasanın uygulanmasıyla sağlanamayacağını, aynı zamanda vicdanın harekete geçmesi gerektiğini savunur. Vicdan, bireysel bir mekanizma olmanın ötesinde, haksızlıkla karşılaşıldığında devreye giren kolektif bir duyarlılıktır. Bu nedenle vicdan, kişisel bir değer yargısı değil, adaletle temas eden bir tepki biçimidir.
Vicdanın bu işlevi, hukukun soyut normlar kümesi olmaktan çıkıp, somut insanlık halleriyle temas etmesini sağlar. Yasaya uymak her zaman adil davranmak anlamına gelmez. Gerçek adalet, vicdanın onayını da içermek zorundadır.
Suç ve Cezanın Tarihsel Dönüşümü
Cündioğlu’nun derslerinde sıkça üzerinde durduğu konulardan biri de suç ve ceza kavramlarının zaman içinde geçirdiği dönüşümdür. 17. yüzyılda suç, buyruğa karşı gelmek anlamına gelirken, 19. yüzyılda bu tanım yerini normdan sapmaya bırakır. Bu noktada Foucault’nun “Büyük Kapatılma” dönemine gönderme yapılır. Suç, artık yasa ihlali değil, normdan sapma olarak değerlendirilir. Ceza ise bir yok etme biçiminden ziyade, “tedavi” halini alır.
- yüzyıla gelindiğinde suç ve ceza, istatistiksel birer veri olarak ele alınmaya başlanır. Suçun tanımı bile “risk yönetimi” üzerinden yapılır. Suçlu, toplumsal bir tehdit değil, yönetilmesi gereken bir anomali halini alır. Bu dönüşüm, adaletin özünü – yani “hakkın yerini bulması” duygusunu – silikleştirir.
Belirsizlik Çağında Adaletin Yitimi
Cündioğlu’na göre içinde bulunduğumuz çağ, sınırların silindiği, kavramların flulaştığı bir belirsizlik çağıdır. Bu çağda hukuk, bilim, ahlak ve ekonomi gibi alanlarda kesin tanımlar ve kurallar yerini esnekliğe ve müzakereye bırakmıştır. Artık ne suç tam anlamıyla suçtur, ne de ceza cezadır. Her şey, bağlama ve istatistiğe göre yeniden değerlendirilmektedir.
Bu bağlamda adalet, ölçülebilir olmaktan çıkar ve yönetilebilirliğe indirgenir. Suç ve ceza, adalet duygusunu tatmin eden değil, sistemin sürekliliğini sağlayan araçlara dönüşür.
Eşitlik, Özgürlük ve Modern Yasa
Modern dünyanın temel değerleri olan eşitlik ve özgürlük, adaletin yerini almış gibidir. Ancak bu değerlerin dayandığı mantıksal yapı da sorgulanmalıdır. Eşitlik, klasik mantığın özdeşlik ilkesi olan “a = a” yerine, “x = y” önermesiyle tanımlanır. Bu dönüşüm, modern bilim tasavvurunun ve kapitalist sistemin temelinde yer alır.
Yasa da bu bağlamda, genelleştirilmiş ve zorunlu hale gelmiş bir buyruktur. Bu genellik ve zorunluluk, kapitalizmin öngörülebilirlik ihtiyacından kaynaklanır. Yasalar, yalnızca düzeni değil, piyasanın istikrarını da temin etmek üzere yapılandırılır.
Adalet Dairesi: Geleneksel Nizamın Döngüsü
Cündioğlu’nun derslerinde sıkça başvurduğu klasik kaynaklardan biri, İslam siyaset felsefesinde geçen Adalet Dairesi‘dir. Bu daire, toplumsal düzenin unsurları arasında karşılıklı bağımlılığı gösterir. Şeriat devleti tanzim eder, devlet cihanın duvarıdır, mülk devleti, leşker mülkü, mal leşkeri, reaya malı cem eder ve adalet reayayı kul eder. Bu döngü, adaletin nizam sağlayıcı rolünü ortaya koyar.
Modern devlet yapılarında bu döngü kaybolmuştur. Yasalar artık nizam için değil, veri üretmek, istatistik tutmak ve risk hesaplamak içindir. Adalet dairesinin anlamı bu sistemde silinir.
Devlet: Talih mi Sayım mı?
“Devlet” kavramı da tarihsel bir dönüşüm geçirmiştir. Geleneksel devlette devlet bir nasip, bir talih iken; modern “state”, kelime kökeniyle “istatistik”ten türemiştir. Yani devlet artık bir sayım aygıtıdır, bireyi rakamlaştıran, yönetime dahil eden, istatistiksel analizlerle yöneten bir mekanizmadır.
Bu değişim, sadece terminolojik değil, ontolojik bir dönüşümdür. Devletin insanla, toplumla, hakikatle ilişkisi tümüyle araçsallaşmıştır.
Çoban/Sürü ve Kaptan/Gemi: Yönetim Metaforları
Doğu siyaset felsefesinde yöneticilik çoban/sürü metaforuyla açıklanırken, Batı’da bu görev kaptan/gemi metaforuyla betimlenir. Çoban, sürüsünü güder; nesep ve soy bağlılığı ön plandadır. Kaptan ise gemiyi yönlendirir; daha işlevsel ve değişebilir bir liderlik söz konusudur. Bu fark, Doğu ve Batı siyaset düşüncesindeki yöneten/yönetilen ilişkisine dair temel bir ayrımı da ortaya koyar.
Soy, İnanç ve Düşünce: Bağlılık Biçimleri
Toplumun birey üzerindeki bağlayıcılığı üç düzeyde incelenebilir: soy, inanç ve düşünce. Soy, doğuştan gelen bir bağımlılıktır. İnanç, kişinin tercihiyle şekillense de çoğu zaman kültürel aktarım yoluyla alınır. Düşünce ise bireysel gayretin ürünüdür.
Cündioğlu’na göre düşünce, inançtan üstündür. İnanç, sırf var olduğu için değerli değildir; sahih olup olmamasına göre değerlendirilmelidir. Düşünce ise evrensel bir düzleme ulaşma imkânı taşıdığı için en rafine bağlılık biçimidir.
Adalet Yerine Merhamet: İlahi Denge
İslam geleneğinde hesap gününde adaletle değil, merhametle muamele edilmesi arzulanır. Çünkü adalet, “ne eksik ne fazla” anlamına gelir. Bu ise insanın zayıflığı karşısında son derece katı bir ölçüdür. Merhamet ise adaleti yumuşatan, ilahi rahmetin tecellisidir.
Cündioğlu, Efendimiz’in “kimse adaletle muamele görmek istemesin” hadisini anımsatır. Bu ifade, ilahi düzenin temeline adaletten önce merhametin konduğunu gösterir.
Sonuç: Hukukun Şekli Değil, Ruhuyla Yüzleşmek
Dücane Cündioğlu’nun ortaya koyduğu perspektif, hukuku yalnızca kurallar bütünü olarak değil, tarihsel, etik ve metafizik bir olay olarak ele alır. Yasaların arkasında bir egemen, buyruğun arkasında bir cebr, adaletin arkasında bir vicdan, cezanın arkasında bir norm, devletin arkasında bir sayım mantığı olduğunu görmeden hukuk anlaşılamaz.
Adalet, yalnızca normlara uygunlukla değil, haksızlıkla temas eden bir vicdanla mümkündür. Modern hukuk sistemleri, bu vicdanı kaybettiği ölçüde yalnızlaşır. Ve belki de en önemlisi, hukukun en yüksek mertebesinde bile merhametin varlığına muhtacız. Çünkü adaletin hükmü keskin olabilir; ama insanın zaafları, ilahi merhamete muhtaçtır.
