Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Kant’ın eleştirel felsefesi modern düşüncenin temel sorularından birini kesin biçimde formüle etmişti: Deneyim nasıl mümkündür? Bu soru, tek tek deneyimlerin içeriğinden önce, herhangi bir deneyimin gerçekleşebilmesini sağlayan koşulları araştırır. Duyumsamanın biçimleri, anlama yetisinin kategorileri ve öznenin a priori yapısı, Kant açısından deneyime sonradan eklenen unsurlar değildir; deneyimin deneyim olarak kurulabilmesinin koşullarıdır. Bu nedenle Kant’ın “aşkınsal” dediği araştırma, deneyimin ötesinde bulunan başka bir gerçekliği araştırmak anlamına gelmez. Aşkınsal olan, deneyimin mümkün olmasını sağlayan fakat kendisi ampirik deneyimden türetilmeyen koşulların alanıdır.
Bergson’un Kant’la ilişkisi tam bu noktada hem yakınlık hem de kopuş içerir. Deleuze’ün Bergson yorumunun özgünlüğü de buradan doğar. Bergson, deneyimi doğrudan verilmiş haliyle kabul edip yalnız onun içeriğini betimlemekle yetinmez; görünen deneyimin arkasında onu meydana getiren saf eğilimleri, yönleri ve ayrımları araştırır. Bu bakımdan yöntemsel sezgi, Kantçı anlamda aşkınsal bir harekete benzer: deneyimden yola çıkar fakat deneyimin doğrudan sunduğunun ötesine geçerek onun koşullarına ulaşmaya çalışır. Bununla birlikte Bergson’un aradığı koşullar Kant’ınkilerden önemli biçimde farklıdır. Kant mümkün olan her deneyimin genel ve biçimsel koşullarını araştırırken Bergson tekil, gerçek ve somut deneyimin hangi koşullar altında bu deneyim haline geldiğini sorar.
Bu fark küçük değildir. Çünkü “olanaklı deneyimin koşulları” ile “gerçek deneyimin koşulları” arasında felsefenin nesnesini değiştirecek kadar güçlü bir ayrım bulunmaktadır.
Olanaklı Deneyimden Gerçek Deneyime
Kant’ın yöntemi deneyimin çeşitliliğinin gerisinde evrensel olarak geçerli yapıları belirlemeyi amaçlar. Uzay ve zaman herhangi bir tekil deneyimin özelliği değildir; duyusal deneyimin genel biçimleridir. Benzer şekilde anlama yetisinin kategorileri belirli bir nesneden öğrenilmez; nesnelerin deneyim içinde düşünülebilmesinin koşullarını oluştururlar. Böylece Kant, deneyimin içeriği ne olursa olsun geçerli olacak bir aşkınsal çerçeve kurar. Bu çerçeve tam da genelliği sayesinde deneyimin mümkün oluşunu açıklar.
Bergson açısından problem, bu genelliğin somut deneyimin özgünlüğünü açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Bir koşul bütün mümkün deneyimler için aynı biçimde geçerliyse, bu koşul tam olarak neden bu deneyimin başka türlü değil de böyle gerçekleştiğini açıklayabilir mi? Gerçek deneyim yalnız genel koşulların bir örneği değildir. Her deneyim kendi süresi, niteliği, iç farklılaşması ve oluş biçimi içinde ortaya çıkar. Dolayısıyla felsefenin görevi yalnız “deneyim hangi genel koşullar altında mümkündür?” diye sormak değil, “bu deneyimin kendisine özgü koşulları nelerdir?” sorusunu da yöneltmektir.
Deleuze’ün Bergson’da gördüğü dönüşüm burada belirginleşir. Aşkınsal araştırma korunur, fakat biçimi değiştirilir. Aşkınsal koşullar artık mümkün olan bütün deneyimleri önceden çerçeveleyen evrensel biçimler olarak değil, gerçek deneyimi meydana getiren eğilimler ve farklar olarak düşünülmeye başlanır. Böylece aşkınsal, deneyimin üzerinde duran bir yapı olmaktan çıkarak deneyimin oluşumuna doğru yaklaşır. Koşul ile koşullanan arasındaki mesafe daralır. Bu nedenle Bergson’un yönelimi deneyimcilikle karıştırılmamalıdır. Gerçek deneyime dönmek, yalnızca “bize ne verilmişse onu kabul etmek” değildir. Tam tersine, doğrudan verilen deneyimin zaten karışmış, düzenlenmiş ve çeşitli eğilimlerin iç içe geçtiği bir sonuç olduğunu düşünmeyi gerektirir. Sezginin görevi bu karışımı çözmek, tekil deneyimin içinde hangi saf yönlerin birbirine karıştığını belirlemek ve deneyimi kendi oluş koşullarına kadar izlemektir.
Aşkınsal ile Aşkın Arasındaki Ayrım
Burada Kant terminolojisinin önemli bir ayrımını korumak gerekir. Aşkınsal olan ile aşkın olan aynı değildir. Aşkınlık, deneyim alanını aşan ve deneyimin dışında düşünülen bir varlık düzlemine yönelir. Tanrı gibi deneyimin ötesinde bulunan bir varlık düşünüldüğünde aşkınlık söz konusudur. Aşkınsal analiz ise deneyimi terk etmez; deneyimin mümkün oluşunun koşullarını araştırır.
Bergson’un sezgisini aşkınsal olarak değerlendirmek bu nedenle onu mistik bir kavrayışa indirgemek anlamına gelmez. Sezgi, deneyimin dışına çıkarak başka bir gerçeklik bulmaz. Deneyimin görünür ve ampirik biçiminin ötesine geçer, fakat sonunda yine bu deneyimi meydana getiren koşullara döner. Başka bir ifadeyle, deneyimi aşarken dünyayı terk etmez; dünyayı meydana getiren hareketi daha derinden kavramaya çalışır. Bu özellik Bergson’un Kant’a olan yakınlığını gösterirken aynı zamanda ondan ayrıldığı noktayı da açığa çıkarır. Kant’ın aşkınsal koşulları öznenin deneyimi kurabilmesini sağlayan a priori yapılardır. Bergsoncu aşkınsal ise giderek öznenin yapısından yaşamın ve gerçekliğin hareketine doğru kayar. Koşullar artık yalnız bilen öznenin biçimleri değildir; gerçekliğin kendi farklılaşmasının koşulları haline gelir. Burada felsefenin ağırlık merkezi öznenin dünyayı nasıl kurduğundan, dünyanın ve deneyimin nasıl oluştuğuna doğru yer değiştirir.
Bu nedenle Deleuze açısından Bergson’un Kant’ı yalnız reddettiğini söylemek doğru olmaz. Bergson, Kant’ın açtığı eleştirel problemi devralır fakat onun sınırlarını değiştirir. Eleştiri artık yalnız bilginin sınırlarını belirlemek değil, somut deneyimin oluştuğu düzleme kadar geri gitmek anlamına gelir.
Olan ile Olması Gereken Arasındaki Ayrım
Bu dönüşümü anlamak için Deleuze’ün Bergson okumasında önem kazanan en fait ile en droit ayrımı belirleyicidir. Kabaca söylenirse en fait, fiilen olanı; en droit ise onu mümkün kılan saf düzeyi ifade eder. Fakat burada “olması gereken” ifadesi ahlaki bir norm anlamına gelmez. Mesele deneyimin fiilen nasıl göründüğü ile onu kuran eğilimlerin saf düzeyi arasındaki ayrımdır. Gündelik deneyim bize çoğunlukla karışımlar sunar. Algı, bellek, duyumsama, madde ve düşünce birbirinden bütünüyle ayrılmış halde karşılaşılmaz. Deneyimin içinde bunlar belirli oranlarda, belirli ilişkiler içinde iç içe geçmiştir. Felsefi analiz yalnız bu karışımı betimlerse, oluşumun yapısına ulaşamaz. Bergsoncu sezgi, fiilen verilmiş karışımın içinde hangi saf eğilimlerin bulunduğunu araştırır ve deneyimi bu eğilimler açısından yeniden kurar.
Kant’ın yöntemi de ampirik deneyimden daha temel bir düzeye ulaşmak ister; fakat ulaştığı düzlem evrensel yapılardır. Bergson ise tekil deneyimin kendisine ait farkı arar. Bu nedenle Deleuze’ün okumasında aşkınsalın anlamı değişir: genellikten tekilliğe, yapıdan eğilime ve mümkün deneyimden gerçek deneyime doğru hareket eder. Burada önemli olan, gerçek deneyimin koşullarının deneyimin kendisinden bütünüyle daha geniş bir alan oluşturmamasıdır. Eğer koşullar koşullananla hiçbir içsel bağ taşımıyorsa, açıklama yeniden soyutlaşır. Bergsoncu yaklaşım koşulu deneyimin dışına taşımak yerine, deneyimin oluşumunda etkin olan farklılaşma hareketinde arar. Koşul, deneyime yabancı bir kalıp değil, deneyimin kendi içinden geliştiği eğilimdir.
Temsil ile Mevcudiyet Arasında
Kant ve Bergson arasındaki ayrımın başka bir boyutu temsil probleminde ortaya çıkar. Deneyim bize çoğu zaman nesnenin saf mevcudiyetini değil, işlenmiş ve düzenlenmiş bir temsilini sunar. Fransızcadaki représentation sözcüğünün taşıdığı “yeniden mevcut kılma” anlamı burada önemlidir. Temsil, nesnenin kendisinin saf varlığından farklı olarak, belirli koşullar altında düzenlenmiş bir görünüş biçimidir.
Bergson’un sezgisi bu nedenle yalnız doğrudan verilen şeyi kaydetmez. İlk bakışta dolaysız görünen ampirik deneyimin kendisi de çeşitli ayrımların, yarar ilişkilerinin ve algısal düzenlemelerin sonucudur. Sezgi, bu görünür dolaysızlığın gerisine giderek nesnenin kendi içsel farkını araştırır. Bu anlamda sezgi, deneyimden uzaklaşmak için değil, deneyime daha fazla yaklaşmak için deneyimin görünür biçimini aşar.
Deleuze’ün Bergson okumasındaki önemli formüllerden biri tam bu noktada anlam kazanır: dolaysız olan, şeyin kendisiyle ona özgü farkın özdeşliğinde aranmalıdır. Bir şeyi gerçekten kavramak, onu yalnız başka şeylerden ayıran dışsal özellikleri sıralamak değildir; o şeyin kendi içinde hangi farkla oluştuğunu anlamaktır. Böylece bilgi, dışsal sınıflandırmadan içsel farklılaşmaya doğru hareket eder. Bu yaklaşım aynı zamanda kavramın niteliğini değiştirir. Kavram artık birçok farklı nesneye uygulanabilecek kadar geniş olduğu için değerli değildir. Tam tersine, Bergsoncu kesinlik fikri nesnesine uygun kavram üretmeyi gerektirir. Bir kavram ne kadar genel olursa o kadar güçlü olmayabilir; bazen genellik, nesnenin somut farkını ortadan kaldıran bir yoksullaşma biçimidir.
Kant’ın Kopernik Devriminin Sınırı
Kant’ın ünlü Kopernik Devrimi, bilginin nesneye edilgen biçimde uyması yerine nesnenin deneyimlenebilirliğinin öznenin bilişsel yapıları tarafından koşullandığını ileri sürer. Böylece nesne, kendinde nasıl olduğu açısından değil, bizim deneyim koşullarımız altında nasıl görünebildiği açısından bilginin konusu olur. Bu dönüşüm modern epistemolojinin en güçlü kırılmalarından biridir.
Bergson’un hareketi ise başka yöndedir. Deleuze’ün yorumunda Bergson, deneyimin özne tarafından nasıl koşullandığını sormanın ötesine geçerek özne ile nesne ayrımının kendisinin hangi hareketten doğduğunu araştırmaya yönelir. Eğer duyumsama ile anlama, bellek ile algı, içsellik ile dışsallık baştan verilmiş sabit ayrımlar değilse, felsefenin görevi yalnız bu yetilerin nasıl işlediğini açıklamak olamaz. Bu ayrımların hangi süreçler içinde oluştuğu da düşünülmelidir. Böylece Bergsoncu aşkınsal, biçimsel olmaktan giderek çıkar. Deleuze’ün açtığı hatta koşullar artık maddi, tekil ve eğilimsel hale gelir. Maddidirler, çünkü gerçek deneyimin dışında duran boş biçimler değildirler. Tekildirler, çünkü bütün mümkün deneyimler için aynı genel şemayı sağlamazlar. Eğilimseldirler, çünkü statik yapılar yerine oluş yönlerini ifade ederler.
Bu değişim Kant’ın eleştirel projesini terk etmekten çok onu daha radikal bir soruya götürür: yalnız deneyimi mümkün kılan koşulları değil, bu koşulların kendilerinin nasıl oluştuğunu da düşünmek mümkün müdür?
Şekerin Erimesini Beklemek
Bergson’un Yaratıcı Evrim’de kullandığı son derece basit bir örnek, bütün bu tartışmayı somutlaştırır: şekerli su elde etmek için şekerin suda erimesini beklemek gerekir. Bu örneğin felsefi önemi, olayın gerçekleşmesinin kavramsal olarak önceden kurulmuş olmasının onun gerçek oluş zamanını ortadan kaldırmamasıdır. Şekerin çözüneceğini biliyor olabiliriz; fakat onun çözünme süresini yaşamak zorundayız. Bekleme, olayın dışındaki öznel bir ek değildir; olayın gerçekleşme tarzına aittir.
Burada gerçek deneyim, mümkün deneyimden ayrılır. Mümkün olan, kavram düzeyinde önceden düşünülebilir; gerçek olan ise süre içinde meydana gelir. Gerçeklik, kavramın önceden hesapladığı şeyin basit gerçekleşmesi değildir. Zaman, yeni olanın ve öngörülemez farklılaşmanın alanıdır. Bu nedenle gerçek deneyimin koşullarını araştırmak, zamanı dışarıda bırakan bir yapı kurmakla mümkün değildir.
Bergsoncu sezginin önemi de buradan gelir. Sezgi, gerçekliğin hareketini kavramın durağanlığında dondurmadan izlemeye çalışır. Kesinlik, olayın bütün geleceğini önceden çıkarsayabilmek değil, olayın kendine özgü oluş biçimine uygun düşünce geliştirmektir. Böylece felsefi kesinlik ile kapalılık birbirinden ayrılır. Bir sistem ne kadar tamamlanmışsa o kadar kesin olmak zorunda değildir; tam tersine, gerçekliğin yenilik üretme kapasitesini dışarıda bırakıyorsa tamamlanmışlığı onun zayıflığı haline gelebilir.
Gerçek Deneyimin Felsefesi
Kant’ın felsefeye kazandırdığı büyük soru, deneyimin koşullarını düşünmenin zorunluluğuydu. Bergson’un Deleuze tarafından radikalleştirilen hareketi ise bu soruyu somut deneyimin içine geri taşır. Artık yalnız “deneyim nasıl mümkündür?” değil, “bu gerçek deneyim nasıl meydana gelmektedir?” sorusu sorulur. Bununla birlikte felsefenin yöntemi de değişir. Evrensel biçimler yerine tekil eğilimler, dışsal karşıtlıklar yerine içsel farklar, tamamlanmış sistemler yerine ilerletilebilir araştırmalar önem kazanır.
Bu nedenle Bergson’un Kant’tan ayrılışı basit bir ampirizm dönüşü değildir. Eğer öyle olsaydı yalnız bize verilmiş deneyime bağlı kalması gerekirdi. Oysa sezgi tam tersine deneyimi aşarak onun koşullarına ulaşır. Fakat bu aşma, deneyimi terk edip ondan bağımsız bir aşkın alana yönelmez. Deneyimin gerisindeki saf eğilimleri belirledikten sonra yeniden somut deneyime döner ve onu kendi oluşumu içinde kavramaya çalışır.
Deleuze açısından burada felsefenin önemli bir yön değişimi gerçekleşir. Koşullar artık koşullanan deneyime yukarıdan uygulanmaz; deneyimin oluşumundan çıkarılmaya başlanır. Dünya önceden hazırlanmış kavramsal yapılara göre açıklanmak yerine, kendi farklılaşma hareketi içinde düşünülür. Bu nedenle Bergsoncu aşkınsal düşünce, Kant’ın eleştirel sorusunu ortadan kaldırmaz; onu başka bir düzeye taşır.
Kant felsefeye deneyimin koşullarını sormayı öğretmişti. Bergson’un açtığı yol ise koşulların deneyime ne kadar yaklaşabileceğini sorar. Bu değişiklik, yalnız iki filozof arasındaki teknik bir ayrım değildir. Felsefenin nesnesini doğrudan etkiler: mümkün dünyaların genel yapısından, içinde gerçekten yaşadığımız dünyanın tekil oluşuna geçiştir.
