Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling’in 1800 tarihli System des transzendentalen Idealismus’u, Alman İdealizminin temel sorunlarından birini sistematik biçimde ele alır: Bilgi öznel bilinçte gerçekleştiği hâlde nasıl nesnel bir dünyaya ilişkin olabilir? Düşünce ile varlık, özne ile nesne başlangıçta birbirinden ayrı kabul edildiğinde, onların daha sonra nasıl birbirine uygun düşebildiğini açıklamak zorlaşır. Schelling bu problemi yalnız bilgi teorisinin sınırları içinde çözmeye çalışmaz. Transendental idealizm onun için bilincin, doğanın, özgürlüğün ve sanatın aynı temel etkinliğin farklı görünüşleri olarak nasıl düşünülebileceğini göstermesi gereken sistematik bir felsefedir. Sisteminin girişinde bilgiyi doğrudan öznel ile nesnelin uygunluğu üzerinden tanımlar ve felsefenin temel görevini bu uygunluğun nasıl mümkün olduğunu açıklamak olarak belirler.
Bu soru Schelling’i yalnız özneye kapanmış bir idealizmden uzaklaştırır. Eğer nesnel dünya bilinçten bütünüyle bağımsız ve ona yabancı bir alan olarak kabul edilirse, düşüncenin dünyayla nasıl uyuştuğu açıklanamaz. Buna karşılık nesnel olan yalnız öznenin ürünü sayılırsa doğanın bağımsızlığı ortadan kaldırılır. Schelling’in çözümü iki karşıt fakat birbirini tamamlayan felsefi hareket kurmaktır. Doğa felsefesi nesnel olandan başlayıp öznel olanın doğadan nasıl çıkabildiğini araştırır; transendental felsefe ise öznel olandan başlayarak nesnel dünyanın bilinç için nasıl ortaya çıktığını gösterir. Schelling bunları aynı sistemin birbirine zıt yönlerde ilerleyen iki “temel bilimi” olarak tanımlar.
Doğadan Bilince, Bilinçten Doğaya
Schelling’in özgünlüğü, doğa ile bilinci iki ayrı töz olarak karşı karşıya getirmemesinde belirginleşir. Doğa felsefesinin görevi, doğayı yalnız dışsal nesnelerin mekanik toplamı olarak açıklamak değil, onun içinden nasıl giderek daha karmaşık örgütlenmeler ve sonunda bilinç ortaya çıkabildiğini göstermektir. Transendental felsefe ise ters yönden ilerler: bilincin kendi etkinliğinden nesnel dünya deneyiminin nasıl kurulabildiğini araştırır. İki yolun başlangıç noktaları farklıdır, fakat aynı özne–nesne birliğine yönelirler. Schelling’in kendi formülünde doğa felsefesi “doğadan bir zekâ”, transendental felsefe ise “zekâdan bir doğa” üretme görevini üstlenir.
Bu paralellik yalnız yöntemsel bir kolaylık değildir. Schelling, doğanın bilinçle sonradan karşılaşan bütünüyle yabancı bir gerçeklik olmadığı sonucuna ulaşmak ister. Doğa, kendi en yüksek gelişiminde kendisinin bilincine varabilecek bir yapıya sahiptir. İnsan bilinci bu nedenle doğaya dışarıdan düşmüş metafizik bir yabancı değildir; doğanın kendi üzerine dönebildiği uğraktır. Schelling doğanın tamamlanmış teorisinin, bütün doğanın “zekâda çözündüğü” bir teori olacağını söyler ve doğanın en yüksek refleksiyonuna insan ya da daha genel olarak akıl düzeyinde ulaştığını belirtir.
Bunun tersinden bakıldığında bilinç de doğadan kopuk değildir. Transendental felsefenin öznelden başlaması, nesnel dünyanın gerçekliğini reddettiği anlamına gelmez. Schelling’in problemi tam tersine öznel olandan hareket ederek nesnelliğin zorunluluğunu açıklamaktır. Bu nedenle onun idealizmi yalnız öznel bir idealizm olarak düşünülemez. Sistem ilerledikçe ideal etkinlik ile reel etkinliğin birbirlerini karşılıklı olarak gerektirdiği ortaya çıkar; Schelling bu birliği açıkça “ideal-realizm” olarak adlandırır ve onu transendental idealizmin tamamlanmış biçimiyle özdeşleştirir.
Ben Bir Şey Değil, Bir Edimdir
Transendental felsefenin başlangıç noktası özbilinçtir. Fakat burada söz konusu olan gündelik deneyimin “ben”i, bireysel kişilik veya psikolojik özne değildir. Schelling açısından özbilinç, düşüncenin kendisini kendi nesnesi hâline getirdiği bir edimdir. Ben, önceden var olan ve daha sonra kendisini gözlemleyen bir şey değildir; kendisini bilme ediminde ortaya çıkar. Bu yüzden Schelling, Ben’in bir nesne ya da töz gibi ele alınamayacağını özellikle vurgular. Ben’in gerçekliği, özbilinç ediminin dışında duran başka bir dayanağa sahip değildir.
Bu nokta transendental idealizmin anlamını belirler. Schelling özbilinci “bütün bilginin ilkesi” olarak kurarken onu bütün varlığın ontolojik nedeni ilan etmez. Kendi ayrımı açıktır: aranan şey “varlığın mutlak ilkesi” değil, bilginin mutlak ilkesidir. Transendental felsefe, nesnel olanın varlığını metafizik olarak yok etmek için değil, bilgi içinde özne ile nesnenin karşılaşmasının hangi zorunlu yapı sayesinde mümkün olduğunu açıklamak için özbilinçten hareket eder.
Özbilincin ayrıcalığı, özne ile nesnenin burada henüz dışsal iki kutup olmamasından kaynaklanır. Düşünen kendisini düşündüğünde, düşünme edimi ile düşünülen Ben aynı olayın iki yönüdür. Schelling için burada aranan özdeşliğin ilk biçimi bulunur: düşünce kendi nesnesini dışarıdan karşısına almaz, kendisini nesne hâline getirir. Özbilincin bu çift yapısı daha sonra bütün transendental sistemin hareketini mümkün kılar. Nesnel dünya, başlangıçtaki öznel etkinliğin kendisine yabancı bir şey olarak değil, bu etkinliğin kendi sınırlanmaları ve üretimleri içinde açıklanmalıdır. Bu nedenle Schelling’in Ben’i, dünyayı bilinçli bir kararla “yaratan” kişisel özne değildir. Sistemin asıl sorunu tam tersine, bilincin kendi ürünlerini neden kendi bilinçli üretimleri olarak tanımadığıdır. Dünya bize direnç gösteren, bizden bağımsızmış gibi duran nesnel bir gerçeklik olarak karşı çıkar. Transendental çözümleme, bu nesnelliği ortadan kaldırmak değil, onun özbilincin yapısı içinden nasıl zorunlu olarak doğduğunu göstermek zorundadır.
Bilincin Tarihi Olarak Transendental Felsefe
Schelling’in sistemi bu nedenle tamamlanmış bir Ben kavramından birtakım sonuçların çıkarıldığı statik bir metafizik değildir. Özbilinç kendi yapısını aşama aşama açar. Empirik bilinç, duyum, sezgi, düşünme, isteme ve eylem gibi farklı uğraklar bu hareket içinde oluşur. Schelling’in transendental felsefesi bu anlamda bilincin kendi oluşumunun kavramsal tarihidir; özbilinç başlangıçta sahip olduğu bir dünya tasarımını yalnızca açıklamaz, nesnelliğin onun için nasıl meydana geldiğini yeniden kurar. Bu nedenle Schelling’in erken dönem sisteminin “özbilincin tarihi” biçiminde anlaşılması yerindedir.
Bu gelişmenin merkezinde etkinliğin bölünmesi bulunur. Schelling, Ben’de “reel” ve “ideal” diye adlandırdığı iki etkinlik ayırır. Reel etkinlik sınırlanabilen, nesnel biçime yönelen üretici etkinliktir; ideal etkinlik ise bu sınırlılığı sezen, gören ve bilen etkinliktir. İkisi birbirine dışsal değildir. Reel etkinliğin sınır olarak ortaya çıkabilmesi için ideal etkinlik tarafından sezilmesi gerekir; ideal etkinliğin de sezeceği reel bir etkinlik olmaksızın anlamı yoktur. Schelling bu karşılıklı varsayımı idealizm ile realizmin karşılıklı bağımlılığına bağlar. Bu nedenle idealizm ve realizm Schelling’de birbirini ortadan kaldırması gereken rakip sistemler değildir. Yalnız ideal etkinliğe bakıldığında idealizm, yalnız reel etkinliğe bakıldığında realizm ortaya çıkar; ikisi birlikte düşünüldüğünde transendental idealizmin daha kapsamlı yapısı belirir. Schelling’in “ideal-realizm” formülü, özne ile nesne arasındaki problemi iki taraftan birini feda ederek çözmeyi reddettiğini gösterir.
Teorik Bilgiden Özgürlüğe
Özne–nesne ilişkisinin yalnız teorik bilgi içinde çözülmesi Schelling için yeterli değildir. Bilmekte nesnel dünya bilinç için verilidir; fakat eylemde özne kendisini dünyanın içinde etkili bir neden olarak deneyimler. Bu nedenle transendental sistem teorik felsefeden pratik felsefeye geçmek zorundadır. Teorik felsefe, öznenin kendisini sınırlanmış ve nesnel bir dünya karşısında nasıl bulduğunu açıklarken; pratik felsefe, özgür etkinliğin nesnel dünyada nasıl gerçeklik kazanabileceğini araştırır. Schelling bu iki alanı ideal ve reel etkinliğin farklı yönleriyle ilişkilendirir ve ancak ikisinin birlikte transendental idealizmi tamamladığını belirtir.
Özgürlük burada sisteme sonradan eklenen ahlaki bir konu değildir. Özbilincin kendisini yalnız bilen değil, isteyen ve eyleyen olarak kurabilmesinin koşuludur. Fakat özgür eylem yeni bir sorun yaratır. Eğer özne özgürce amaç koyabiliyorsa, onun eylemleri nasıl nesnel dünyanın zorunlulukları içinde gerçekleşebilir? Bilinçli amaç ile bilinçsiz süreç, özgürlük ile zorunluluk, öznel tasarım ile nesnel sonuç nasıl aynı tarihsel gerçeklik içinde birleşebilir?
Schelling’in sisteminin ilerleyen aşamalarında tarih problemi bu karşıtlığın içinde ortaya çıkar. İnsan bilinçli olarak eylemektedir, fakat tarihsel bütünlük tek tek bireylerin bilinçli amaçlarından ibaret değildir. Eylemlerin sonuçları aktörlerin niyetlerini aşar. Böylece teorik felsefede doğa ile bilinç arasında ortaya çıkan ayrım, pratik düzeyde özgürlük ile zorunluluk arasındaki gerilim biçiminde yeniden belirir. Sistem, bu iki yönün ortak kaynağını gösterecek bir alan bulmadıkça tamamlanamaz. Schelling’in transendental felsefenin nihai problemini bilinçli ile bilinçsiz etkinliğin özdeşliğini öznenin kendisi içinde göstermek olarak formüle etmesi bu nedenle belirleyicidir.
Bilinçli ve Bilinçdışı Üretim
Schelling’in doğa ile özgürlüğü aynı sistem içinde düşünmesini sağlayan anahtar kavramlardan biri üretimdir. Doğa da bilinç de edilgin varlık alanları değildir; her ikisi de üretici etkinlik taşır. Fark, bu üretimin bilinç düzeyidir. Doğa üretir fakat ürettiğinin bilincinde değildir; insan bilinçli biçimde amaç koyabilir. Bununla birlikte insanın bütün üretimi de bütünüyle bilinçli değildir. Sanatsal yaratım tam burada özel bir statü kazanır.
Schelling’in ünlü doğa formülü bu yapıyı yoğunlaştırır: nesnel dünya, “tinin henüz bilinçsiz şiiri”dir. Bu ifade doğayı insan zihninin hayal ürünü hâline getirmez. Tersine, doğadaki üretkenlikle bilinçteki üretkenliğin aynı kökensel yapının farklı dereceleri olduğunu ileri sürer. Doğada bilinçsiz biçimde gerçekleşen üretim, özbilinçte kendisini bilen etkinliğe ulaşır. Bu düşünce Schelling’in doğa anlayışını mekanik bir sistemden ayırır. Doğa yalnız dışsal yasalarla birbirine bağlanmış nesneler toplamı değildir; üretkenliği kendi içinde taşıyan bir süreçtir. İnsan bilinci doğanın karşıtı olarak ortaya çıkmaz; doğanın kendisini yeniden bulduğu yüksek bir refleksiyon biçimidir. Bu nedenle Schelling’in sisteminde doğayı anlamak ile özbilinci anlamak birbirine ters iki araştırma değil, aynı gerçekliğin iki yönden izlenmesidir.
Fakat felsefenin bu özdeşliği kavramsal olarak düşünmesi ile özdeşliğin gerçekten nesnel biçimde gösterilmesi aynı şey değildir. Schelling’in sistemini sanata götüren sorun budur. Filozof bilinçli ile bilinçdışının, ideal ile reelin ortak kökenini düşünebilir; fakat bu birlik düşüncede hâlâ öznel biçimde kurulmuş görünür. Felsefenin kendi tezini yalnız ileri sürmekle kalmayıp onun nesnel gerçekleşmesini gösterebileceği bir alana ihtiyaç vardır.
Estetik Sezgi: Ayrılanın Yeniden Birleşmesi
Schelling bu alanı sanatta bulur. Sanat eserinin üretimi bilinçli ve bilinçsiz etkinliğin eşzamanlı çalışmasıyla gerçekleşir. Sanatçı teknik bilgiye, niyete ve belirli bir üretim iradesine sahiptir; fakat eser yalnız bilinçli planın uygulanması değildir. Büyük sanat eserinde ortaya çıkan bütünlük, sanatçının kavramsal olarak önceden hesaplayabildiğinden fazlasını taşır. Schelling’in estetik sezgiye verdiği ayrıcalık, bu fazlalığı bilinçli ve bilinçsiz üretimin birliği olarak düşünmesinden kaynaklanır.
Felsefenin başlangıcında entelektüel sezgi, özbilincin kendi etkinliğini kavramasının aracıdır. Fakat bu sezgi filozofun içsel edimi olarak kaldığı sürece evrensel nesnellik kazanmış değildir. Estetik sezgi ise Schelling’e göre entelektüel sezginin nesnelleşmiş biçimidir. Sanat eseri, filozofun yalnız düşünsel olarak kavradığı özne–nesne özdeşliğini duyusal ve nesnel bir ürün olarak ortaya koyar. Schelling’in sanat eserinin başka hiçbir şeyin yansıtamadığı mutlak özdeşliği yansıttığını söylemesi bu nedenle estetik bir övgüden çok sistematik bir iddiadır.
Sanat eserinde özgürlük ile zorunluluk da aynı yapı içinde karşılaşır. Sanatçı özgürce üretir; buna rağmen başarılı eser salt keyfî kararların toplamı değildir. Eser, sanatçının bilinçli niyetlerini aşan bir zorunluluk ve bütünlük kazanır. Bu nedenle sanat ne yalnız doğal zorunluluğun ürünüdür ne de yalnız öznel özgürlüğün. Schelling’in bütün sistem boyunca ayrı duran kuvvetleri bir arada gösterebilen ürün tam olarak sanat eseridir. Bu noktada sanatın neden transendental sistemin sonuna yerleştirildiği anlaşılır. Sanat başka alanlarda kurulmuş bir felsefeye sonradan eklenen estetik bölüm değildir. Sistemin başlangıçtan beri çözmeye çalıştığı özne–nesne karşıtlığının nesnel olarak gerçekleştiği alandır.
Sanat Neden Felsefenin Organonudur?
Schelling’in sanat hakkındaki en güçlü hükmü, sanatı felsefenin “tek gerçek ve ebedî organonu ve belgesi” olarak adlandırmasıdır. Bu ifade, sanatın felsefeden daha güzel veya daha etkileyici olduğunu söylemez. Organon, burada felsefenin kendi en temel iddiasını görebildiği ve doğrulayabildiği araç anlamına gelir. Felsefe bilinçli ile bilinçdışının kökensel birliğini kavramsal olarak ileri sürerken, sanat eseri bu birliği ürün hâlinde gösterir.
Schelling’in kendi ifadesiyle:
“Sanat, felsefenin tek gerçek ve ebedî organonu ve aynı zamanda belgesidir.”
Sanatın bu ayrıcalığı, estetik sezginin nesnelliğinden doğar. Entelektüel sezgi filozofun kendi düşünme edimi içinde gerçekleşir; sanat eseri ise bu birliği dışsal ve duyusal bir varlık hâline getirir. Bu nedenle Schelling, felsefenin öznel olarak gösterebildiğini sanatın genel geçer biçimde nesnel kılabileceğini savunur.
Sanatın “belge” oluşu daha da önemlidir. Sanat eseri, felsefenin yalnız teorik bir spekülasyon olmadığını göstermektedir. Eğer bilinçli ve bilinçsiz üretim gerçekten hiçbir yerde birleşmiyorsa, Schelling’in sisteminin temel özdeşlik tezi boş bir düşünce olarak kalırdı. Fakat sanatsal üretimde özne kendi ürününü bilinçli biçimde meydana getirirken, ürün aynı zamanda öznenin hesaplayamadığı bir anlam bütünlüğü kazanır. Eser, bu yüzden sistemin düşündüğü birliğin görülebilir kanıtına dönüşür.
Kant’tan Schelling’e Sanatın Statüsünün Değişmesi
Schelling’in sanat anlayışının Alman İdealizmi içindeki önemi, Kant sonrası estetik problemi sistemin merkezine taşımasında görülür. Kant estetik yargıda doğa ile özgürlük, duyusallık ile kavramsal yeti arasında özel bir ilişki kurmuştu; fakat Schelling’de sanat çok daha güçlü bir sistematik rol üstlenir. Artık sorun yalnız güzel üzerine yargının nasıl mümkün olduğu değildir. Sanat, özne ile nesnenin kökensel birliğinin gerçekleştiği alan hâline gelir. Transendental İdealizm Sistemi bu nedenle teorik felsefeden pratiğe ve oradan sanat felsefesine ilerler; sanat sistemin mimarisini tamamlayan bir sonuçtur. Bu dönüşüm estetiğin statüsünü değiştirir. Sanat üzerine düşünmek, felsefenin belirli bir nesne alanını incelemesi olmaktan çıkar; felsefenin kendi imkân koşullarını araştırmasına dönüşür. Eğer felsefenin temel problemi öznel ile nesnelin birliği ise ve sanat bu birliği ürün hâlinde ortaya koyabiliyorsa, sanat felsefenin dışında bir konu değil, sistemin kendi kendisini gördüğü yerdir.
Schelling’in sanat ile felsefe arasındaki farkı ortadan kaldırmadığı da önemlidir. Sanat ile felsefe aynı şeyi aynı biçimde yapmaz. Felsefe özdeşliği entelektüel sezgi ve kavramsal refleksiyon içinde düşünür; sanat ise aynı birliği nesnel ürün içinde sunar. Birinin diğerine indirgenmemesi, sanatın felsefe açısından önemini azaltmaz. Tam tersine, sanatın felsefenin yapamadığı şeyi kendi tarzında gerçekleştirebilmesini mümkün kılar.
Doğa Sanat Eseri Değildir, Ama Sanat Doğanın Sırrını Açığa Çıkarır
Schelling’in “nesnel dünya tinin bilinçsiz şiiridir” formülü, doğa ile sanat arasında doğrudan özdeşlik kurmaz. Doğa sanatsal üretim gibi bilinçli bir amaçla ortaya çıkmaz. Doğanın üretimi bilinçsizdir; sanat üretiminde ise bilinçli ile bilinçsiz aynı üründe birleşir. Bu nedenle gerçek dünya ile sanat dünyası aynı üretici etkinliğin iki farklı görünüşüdür, fakat aralarındaki fark korunur.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Schelling
Sanatın doğaya ilişkin felsefi önemi burada ortaya çıkar. Doğada görünmez kalan üretici birlik, sanat eserinde görünür hâle gelir. Doğanın kendi içinde taşıdığı fakat bilincinde olmadığı üretkenlik, sanatçıda bilinçli etkinlikle birleşir. Schelling için sanat bu nedenle yalnız doğanın taklidi değildir. Sanat, doğanın kendi üretken mantığını daha yüksek bir düzeyde tekrarlar. Bu görüş klasik mimesis anlayışından önemli ölçüde ayrılır. Sanatın ölçütü dış dünyadaki nesneleri ne kadar doğru kopyaladığı değildir. Sanat eseri, doğanın altında işleyen üretici etkinlikle özbilincin özgür etkinliğini aynı oluşumda bir araya getirir. Bu anlamda sanatın hakikati temsil ettiği nesneden önce, üretim biçiminde bulunur.
Transendental İdealizmin Gerçek Hedefi
Schelling’in sistemi yalnız “dış dünyanın Ben’den türetilmesi” biçiminde okunursa en önemli hareketi kaybolur. Transendental felsefe öznelden başlar, fakat öznelde kalmayı amaçlamaz. Nesnelliği açıklamak zorundadır. Doğa felsefesi nesnelden başlar, fakat onda da kalmaz; doğanın nasıl bilince ulaşabildiğini göstermek zorundadır. İki hareketin birbirine yönelmesi, Schelling’in idealizmini öznenin mutlak egemenliği şeklinde okumayı olanaksızlaştırır. Bu nedenle Schelling’in transendental idealizmini “her şey Ben’in ürünüdür” formülüne indirmek doğru değildir. Ben, nesneleri istediği gibi yaratan bireysel bilinç değildir; özbilincin üretici etkinliğinin kavramsal merkezidir. Üstelik bu etkinliğin karşısında yalnız kendi ürünü olduğunu açıkça bildiği bir dünya yoktur. Nesnel dünya zorunluluk, direnç ve bağımsızlık görünümü taşır. Sistemin görevi bu görünümü ortadan kaldırmak değil, ideal ve reel etkinliğin nasıl aynı kökene sahip olduğunu göstermektir. Schelling’in transendental idealizmi tam da bu nedenle kendi metninde “ideal-realizm”e doğru genişler.
Sistemin sanatla kapanması da başlangıçtaki sorunun sonucudur. Bilgi, öznel ile nesnelin uygunluğuysa, felsefe bu birliğin yalnız düşünülmüş değil, gerçekleşmiş biçimini göstermek zorundadır. Özbilinçte birlik başlangıç olarak sezilir; doğada bilinçsiz biçimde işler; özgür eylemde bilinçli biçime gelir; sanatta ise bilinçli ve bilinçsiz üretim aynı sonlu ürün içinde birleşir. Schelling’in sanat eserine yüklediği olağanüstü felsefi değer, tam olarak bu sistematik konumdan doğar.
Sanat bu yüzden Schelling’de felsefenin süsü değildir. Felsefenin başlangıçta kavram olarak aradığı özdeşliğin duyusal gerçeklik kazanmasıdır. Doğa ile Ben, zorunluluk ile özgürlük, bilinçli ile bilinçsiz birbirlerine indirgenmeden aynı üretimde birleşebiliyorsa, özne ile nesne arasındaki ayrılık mutlak değildir. Sanatın felsefeye gösterdiği şey tam olarak budur: gerçekliğin temelindeki birlik, farkların yok edilmesiyle değil, farkların aynı yaratıcı etkinlik içinde birlikte var olabilmesiyle düşünülmelidir.
