Hegel’in Diyalektiği: Özdeşlikteki Çelişkiyi Taşımak
Kant, aklın sınırlarını çizerek felsefeye büyük bir güvenlik alanı açmıştı. İnsan zihni neyi bilebilir, neyi bilemez, hangi koşullarda yargı kurabilir, deneyimin dışına çıktığında hangi yanılsamalara düşer? Kant’ın temel sorusu buydu. Bu nedenle Kant felsefesinde hakikat, öncelikle sınır bilinciyle ilişkilidir. Akıl, kendi meşru kullanım alanını bildiğinde sağlam kalır; sınırını unuttuğunda metafizik yanılsamalara kapılır.
Hegel ise bu eleştirel mirası bütünüyle reddetmez; fakat onu eksik bulur. Ona göre Kant, aklı korumak isterken onu fazla sınırlamıştır. Çelişkiyi, tarihselliği, oluşu ve düşüncenin kendi iç hareketini yeterince merkeze alamamıştır. Kant için çelişki çoğu zaman aklın sınır ihlalinin işaretidir; Hegel için ise çelişki, düşüncenin yalnızca düşüş noktası değil, aynı zamanda ilerleme noktasıdır.
Bu ayrım belirleyicidir. Kant, aklın çelişkiye düştüğü yerde durur ve sınırı gösterir. Hegel ise çelişkinin kendisine bakar: Eğer düşünce çelişkiye düşüyorsa, bu yalnızca onun yanlışlığını değil, henüz tamamlanmamışlığını da gösterir. Düşünce, çelişkiyi dışarı atarak değil, onun içinden geçerek kendi hakikatine yaklaşır.
Bu yüzden Hegel’de hakikat, hazır ve hareketsiz bir özdeşlik değildir. Hakikat, kendini geliştiren, kendi sınırına çarpan, kendi karşıtını üreten ve onu aşarak daha yüksek bir düzeyde yeniden kurulan düşüncedir. Başka bir deyişle Hegel için hakikat, yalnızca “ne ise o olan” şeyde değil; kendi başkalığıyla karşılaşıp yine de kendini kurabilen şeydedir.
Özdeşlik Statik Değil, Hareketlidir
Klasik mantığın temel ilkelerinden biri özdeşlik ilkesidir: Bir şey kendisiyle özdeştir. A, A’dır. Bu ilke düşünce için vazgeçilmezdir; çünkü herhangi bir şeyi belirleyebilmek için onun kendisi olarak kalması gerekir. Eğer hiçbir şey kendisiyle özdeş değilse, kavram da yargı da bilgi de kurulamaz.
Fakat Hegel’in itirazı burada başlar. Ona göre özdeşlik, yalnızca durağan bir tekrar olarak anlaşılırsa, gerçekliği açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü gerçeklik yalnızca kendini tekrar eden şeylerden oluşmaz; değişen, dönüşen, gelişen ve kendi karşıtıyla ilişkiye giren yapılardan oluşur. İnsan, toplum, tarih, bilinç, özgürlük, hukuk, sanat ve din gibi alanlarda hiçbir kavram kendi başına, kapalı ve donmuş biçimde anlaşılamaz.
Bir kavram, ancak kendi sınırına ulaştığında gerçekten görünür olur. Bir şeyin ne olduğu, yalnızca kendi içine bakarak değil, ne olmadığıyla karşılaşarak da anlaşılır. Bu nedenle Hegel’de özdeşlik, farkı dışlayan bir aynılık değildir. Özdeşlik, farkı içinden geçirerek kendini kuran bir harekettir.
Burada önemli olan şudur: Hegel, basitçe “A, A değildir” demek istemez. Bu, düşünceyi kaosa götüren sıradan bir çelişki olurdu. Hegel’in söylediği daha derindir: A, ancak A olmayanla ilişkisinde A olur. Bir şey, kendi karşıtıyla karşılaşmadan kendi sınırını bilemez. Sınır bilinmediğinde de hakiki özdeşlik kurulamaz.
Bu nedenle Hegelci diyalektik, yalnızca karşıt görüşlerin çatışması değildir. Diyalektik, kavramın kendi içinde taşıdığı gerilimin açığa çıkmasıdır. Bir kavram, kendi iddiasını sonuna kadar götürdüğünde, içinde gizli olan eksikliği de üretir. Bu eksiklik, dışarıdan zorla eklenmiş bir karşıtlık değildir; kavramın kendi hareketinden doğar.
Çelişki, Düşüncenin Çöküşü Değil, Hareketidir
Gündelik düşüncede çelişki genellikle yanlışlığın işareti sayılır. Bir söz kendi kendisiyle çelişiyorsa, o söz güvenilmezdir. Klasik mantık bakımından da bir yargının aynı anda hem doğru hem yanlış olması kabul edilemez. Bu düzeyde çelişmezlik ilkesi, düşüncenin temel güvenlik koşuludur.
Hegel ise çelişkiyi yalnızca mantıksal hata düzeyinde düşünmez. Ona göre gerçek düşünce, çelişkiden kaçan değil, çelişkinin neden ortaya çıktığını anlayan düşüncedir. Çünkü bazı çelişkiler basit dikkatsizlikten değil, kavramın kendi yapısından doğar. Özgürlük kavramı, zorunlulukla; birey kavramı, toplumla; özne kavramı, nesneyle; varlık kavramı, yoklukla ilişkiye girmeden düşünülemez.
Bu yüzden Hegel için çelişki, düşüncenin dış kazası değil, iç dinamiğidir. Düşünce kendi sınırına çarptığında, orada durmak zorunda değildir. Çelişkiyi fark eder, taşır, işler ve daha yüksek bir kavramsal düzeyde yeniden kurar. Hegel’in “Aufhebung” dediği hareket burada önem kazanır: Bir şey hem aşılır, hem korunur, hem de daha yüksek bir biçime taşınır.
Bu aşma, basit bir iptal değildir. Eski düşünce bütünüyle yok edilmez; eksik biçimi geride bırakılır, hakiki içeriği korunur. Böylece düşünce kendi önceki biçimini terk ederken onu tümüyle silmez. Geçmiş, yeni düzeyde içerilir. Hegelci diyalektiğin gücü de buradadır: Düşünce, kendi geçmişini inkâr etmeden kendini aşar.
Bu nedenle hakikat, Hegel’de yalnızca çelişkisiz bir önerme değildir. Hakikat, çelişkiyi bastırmadan taşıyabilen düşüncedir. Bir kavram, kendi karşıtını dışarıda bırakıyorsa henüz yetersizdir. Hakiki kavram, karşıtını yalnızca reddetmez; onun neden ortaya çıktığını, hangi ihtiyaca cevap verdiğini ve nasıl daha yüksek bir birlikte düşünülebileceğini gösterir.
Hakikat, Kendi Başkalığını İçeren Özdeşliktir
Hegelci düşüncede hakikat, soyut özdeşlikten somut özdeşliğe geçiştir. Soyut özdeşlik, bir şeyi yalnızca kendisiyle aynı sayar. Somut özdeşlik ise o şeyin kendi farklılaşmalarını, karşıtlıklarını, tarihini ve dönüşümünü de içerir.
Bu ayrım olmadan Hegel’i anlamak güçleşir. Çünkü Hegel için “kendisi olmak”, hiç değişmemek değildir. Tam tersine, bir şeyin hakikati çoğu zaman onun değişim sürecinde açığa çıkar. Tohum, yalnızca tohum olarak kalırsa kendi hakikatine ulaşmaz; bitkiye dönüşürken kendini aşar. Çocuk, çocuk olarak kalırsa insan oluşunu tamamlayamaz; büyürken önceki hâlini geride bırakır ama onu bütünüyle yok etmez. Bilinç de böyledir: Kendi sınırlı biçimlerini aşarak kendini tanır.
Bu örnekler, Hegel’in temel fikrini anlaşılır kılar: Bir şeyin hakikati, onun ilk hâlinde donmuş değildir. Hakikat, süreç içinde belirir. Özdeşlik, başkalıkla sınanır. Düşünce, kendi karşıtına uğramadan kendi bütünlüğüne varamaz.
Bu nedenle Hegel, ayrımı ortadan kaldırmaz; tam tersine ayrımı hakikatin içine yerleştirir. Ayrım, hakikatin düşmanı değildir. Hakikat, ayrımı yok ederek değil, ayrımı kavrayarak kurulur. Bir şeyin kendi olması, başka olanı mutlak biçimde dışlaması anlamına gelmez. Kendi başkalığını içerebilen şey, daha güçlü bir özdeşliğe ulaşır.
Benzetme, Bilgi ve Teşbihin Sınırı
Bilgi yalnızca kavramlarla kurulmaz. İnsan dili, mecazlarla, benzetmelerle, imgelerle ve sembollerle de düşünür. Özellikle dinî, mitolojik ve şiirsel söylemlerde benzetme güçlü bir anlatım aracıdır. İnsan, doğrudan kavrayamadığı şeyi çoğu zaman bildiği bir şeye benzeterek anlamaya çalışır.
Bu nedenle şu tür ifadeler gündelik dilde ve dinî söylemde sıkça karşımıza çıkar:
“Tanrı görür.”
“Tanrı işitir.”
“Tanrı konuşur.”
Bu cümleler ilk bakışta anlaşılır görünür; çünkü insan görmenin, işitmenin ve konuşmanın ne olduğunu kendi deneyiminden bilir. Fakat sorun tam burada başlar. İnsan deneyiminden alınan bir fiil, Tanrı’ya uygulandığında aynı anlamı korur mu? “İnsan görür” ile “Tanrı görür” cümlelerinde “görmek” aynı şey midir?
Eğer aynı şeyse, Tanrı insana benzetilmiş olur. Eğer tamamen başka bir şeyse, o zaman aynı kelime neden kullanılır? İşte benzetmenin felsefi sınırı burada ortaya çıkar. Benzetme anlamı yaklaştırır, fakat mahiyeti açıklamakta yetersiz kalabilir.
Benzetme, bilinmeyeni bilinen üzerinden düşünmeye yarar. Bu bakımdan eğitici, açıklayıcı ve yönlendirici bir işleve sahiptir. Ancak benzetme, çoğu zaman farkı zayıflatma tehlikesi taşır. İki şey arasında bir benzerlik kurulduğunda, onların hangi bakımdan farklı olduğu yeterince düşünülmezse, benzetme bilgi üretmek yerine yanlış bir yakınlık duygusu üretir.
Bu nedenle felsefi soru şudur: Benzetme gerçekten bilgi verir mi, yoksa yalnızca anlamı temsil edilebilir hâle mi getirir?
Bilmek, Benzetmek Değil, Ayırmaktır
Bir şeyi bilmek, onu yalnızca başka bir şeye benzetmek değildir. Bilgi, benzerliği fark etmek kadar ayrımı da belirlemeyi gerektirir. Hatta çoğu durumda bilgi, ayrımın netleştiği yerde başlar.
Bir çocuğa balinayı anlatırken “balina büyük bir balığa benzer” denebilir. Bu benzetme ilk aşamada işe yarar. Fakat biyolojik bilgi açısından balina balık değildir; memelidir. Yani başlangıçta öğretici görünen benzetme, belli bir noktadan sonra bilgiyi engellemeye başlar. Çünkü benzerlik, mahiyet farkını örter.
Aynı sorun Tanrı’ya dair dilde daha da derindir. İnsan görmek için göze, ışığa, mesafeye, zamana ve bedensel bir konuma muhtaçtır. Görme, insan için duyusal, bedensel ve sınırlı bir edimdir. Tanrı için “görür” denildiğinde ise bu koşulların hiçbiri geçerli değildir. O hâlde burada aynı kelime kullanılmaktadır; fakat aynı mahiyetten söz edilmemektedir.
Bu durumda benzetme, bilgi ile temsil arasında asılı kalır. Bir yandan insan zihnine yaklaşma imkânı verir; diğer yandan Tanrı’yı insan ölçülerine indirme tehlikesi taşır. Bu yüzden benzetme, ancak sınırı bilindiğinde anlamlıdır. Benzetmenin nerede başladığı kadar nerede durması gerektiği de düşünülmelidir.
Bilmek, yalnızca “bu ona benzer” demek değildir. Bilmek, “bu ona şu bakımdan benzer, fakat şu bakımdan ondan ayrılır” diyebilmektir. Ayrım eklenmediğinde benzetme eksik kalır. Hatta bazı durumlarda yanıltıcı olur.
Teşbih ve Tenzih Arasındaki Gerilim
İslam kelamında bu mesele “teşbih” ve “tenzih” kavramlarıyla tartışılmıştır. Teşbih, Tanrı’yı yaratılmış varlıklara benzetme riskini taşır. Tenzih ise Tanrı’yı her türlü yaratılmışlık niteliğinden uzak tutar. Teşbih yakınlaştırır; tenzih uzaklaştırır. Teşbih anlamı mümkün kılar; tenzih anlamın sınırını gösterir.
Bu iki yön arasında güçlü bir gerilim vardır. Yalnızca teşbih tercih edilirse, Tanrı insan biçimli bir varlık gibi düşünülmeye başlanır. Yalnızca tenzih tercih edilirse, bu kez Tanrı hakkında konuşmak neredeyse imkânsız hâle gelir. Çünkü her olumlu ifade geri çekilir, her nitelik yetersiz sayılır, her kavram sınırına çarpar.
Bu nedenle dinî dil, çoğu zaman teşbih ile tenzih arasında hareket eder. Tanrı hakkında konuşur; fakat konuştuğu şeyin insanî anlamda anlaşılmaması gerektiğini de vurgular. “Görür” der, fakat bu görmenin gözle olmadığını söyler. “İşitir” der, fakat bu işitmenin kulakla olmadığını belirtir. “Konuşur” der, fakat bu konuşmanın insan konuşmasına indirgenemeyeceğini kabul eder.
Felsefi açıdan burada temel mesele şudur: Bir kavram, mahiyeti değiştiğinde aynı kavram olarak kalır mı? Eğer “görmek” kelimesi insanda başka, Tanrı’da bambaşka bir anlama geliyorsa, bu kelimenin bilgi değeri nasıl korunacaktır? Eğer yalnızca mecazi bir anlam taşıyorsa, bu mecazın sınırı nerede çizilecektir?
Bu sorular, benzetmenin bilgi açısından neden dikkatli kullanılması gerektiğini gösterir. Benzetme düşünmenin ilk basamağı olabilir; fakat son basamağı olamaz. Çünkü hakiki bilgi, benzetmenin kurduğu yakınlığı ayrımın disipliniyle sınamak zorundadır.
Kant, Hegel ve Benzetmenin Felsefi Sınırı
Kant açısından bakıldığında benzetme, bilginin kendisi değildir. Bilgi, duyusal malzemenin kavramlar altında düzenlenmesiyle oluşur. İnsan zihni, deneyim alanında karşılaştığı verileri belirli kategoriler aracılığıyla kavrar. Bu nedenle bilgi, yalnızca imgelerin, benzerliklerin ya da mecazların serbest dolaşımı değildir. Bilgi, sınırlandırılmış ve koşulları belirlenmiş bir yargı biçimidir.
Bu bakımdan Kantçı çizgi, benzetmeye karşı dikkatli davranır. Benzetme, düşünmeye yardımcı olabilir; fakat deneyimle ve kavramsal koşullarla temellendirilmediğinde kesin bilgi vermez. İnsan zihni, Tanrı, ruh ya da mutlak varlık gibi konularda konuştuğunda, çoğu zaman deneyimin ötesine geçer. Kant’ın uyarısı burada önemlidir: Aklın her kavramı bilgi değildir; bazı kavramlar düşünülür ama bilginin nesnesi hâline getirilemez.
Hegel ise meseleyi başka bir noktaya taşır. Ona göre düşünce, sınırla karşılaştığında yalnızca geri çekilmez; sınırın kendisini de düşünür. Benzetmenin sınırı, düşünce için bir engel olduğu kadar bir imkândır. Çünkü benzetmenin yetersizliği, ayrımın zorunluluğunu gösterir. Düşünce, “bu buna benzer” düzeyinde kalamaz; “bu benzerlik hangi farkı gizliyor?” sorusuna ilerlemek zorundadır.
Bu noktada Hegelci yaklaşım ile ayrım felsefesi birbirine bağlanır. Hakikat, ne basit özdeşlikte ne de yüzeysel benzerlikte bulunur. Hakikat, benzerliğin içindeki farkı, özdeşliğin içindeki çelişkiyi, kavramın içindeki gerilimi görebilen düşüncede ortaya çıkar.
Sonuç: Bilmek, Ayrımı Bilmektir
Hakikat ve ayrım ilişkisi, felsefenin en temel sorunlarından biridir. Bir şeyi bilmek için onu tanımlamak gerekir; tanımlamak için de onu başka şeylerden ayırmak gerekir. Ayrım olmadan kavram kurulamaz. Kavram olmadan yargı kurulamaz. Yargı olmadan bilgi oluşamaz.
Klasik mantık, bu ayrımı çelişmezlik ilkesiyle korur. Bir şey aynı anda hem kendisi hem de kendisi olmayan şey olamaz. Bu ilke, düşüncenin temel düzenini sağlar. Kant bu düzeni eleştirel bir zemine taşır: İnsan aklı neyi bilebilir, hangi koşullarda bilebilir, sınırını aştığında ne olur? Kant’ın önemi, bilginin kendiliğinden verilmediğini, belirli koşullara bağlı olduğunu göstermesidir.
Hegel ise bu sınır bilincini hareketin içine yerleştirir. Ona göre düşünce, yalnızca sınır çizerek yetinemez. Sınırın neden ortaya çıktığını, hangi çelişkiyi taşıdığını ve nasıl aşılabileceğini de düşünmelidir. Böylece Hegel’de hakikat, sabit bir özdeşlik değil, kendi çelişkisini taşıyabilen bir oluş hâline gelir.
Benzetme sorunu da aynı noktaya bağlanır. Benzetme, düşünmeye yardımcı olur; fakat tek başına bilgi değildir. Çünkü benzetme, çoğu zaman ayrımı zayıflatır. İki şeyi birbirine yaklaştırır, fakat onları ayıran mahiyet farkını görünmez kılabilir. Oysa bilgi, yalnızca benzerliği değil, farkı da kavramaktır.
Bu nedenle hakikati bilmek, yalnızca “bu şuna benzer” demekle mümkün değildir. Hakikate yaklaşmak için şunu da sormak gerekir: Hangi bakımdan benzer? Hangi bakımdan ayrılır? Bu ayrım hangi kavramsal sonucu doğurur? Benzerliğin örttüğü fark nedir? Farkın açığa çıkardığı hakikat nedir?
Bilgi, özdeşlikte durmaz. Ayrımda başlar, çelişkide sınanır, düşüncede derinleşir. Hakikat de bu nedenle donmuş bir sonuç değil, ayrımları bastırmadan taşıyabilen bir kavrayış biçimidir.
Benzetme anlamı yaklaştırır; ayrım bilgiyi kurar. Çelişki düşünceyi zorlar; diyalektik onu geliştirir. Hakikat ise ne yalnızca benzerliktedir ne de yalın karşıtlıkta. Hakikat, bir şeyin kendisi olurken kendi başkalığını nasıl taşıdığını kavrayabilen düşüncede belirir.
