Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Düşünmek Sınır Çizmektir
Töz ve ilinek ayrımını yalnızca Aristotelesçi bir kategori meselesi olarak ele alırsak, konunun en derin tarafını kaçırırız. Çünkü burada asıl mesele, insan düşüncesinin bir şeyi kavrarken nasıl sınır çizdiğidir. Düşünmek, çoğu zaman bir şeyi başka şeylerden ayırmakla başlar. Ayırmak ise sınır koymaktır. Bir kavram kurduğumuz anda, onun içine aldığı şeylerle dışarıda bıraktığı şeyler arasında bir çizgi çekmiş oluruz.
Bu yüzden felsefi düşünce daha en baştan geometrik bir harekete sahiptir. Bir daire çizdiğimizi düşünelim. Daire çizildiği anda yalnızca içerisi belirlenmez; dışarısı da belirlenir. Sınır, bir alanı kuşatırken aynı anda kuşatılmayanı da görünür kılar. İçeriyi kuran çizgi, dışarıyı da üretir. Dairenin içi ancak dairenin dışıyla birlikte anlam kazanır.
Töz ve ilinek ayrımı da bu sınır hareketinden bağımsız değildir. Töz, bir şeyin içeride kalan, taşıyan, süreklilik veren yanı gibi düşünülür. İlinek ise dışarıda beliren, değişen, gelip geçen belirlenimdir. Fakat burada iç ve dış fiziksel bir mekân ayrımı değildir. Düşüncenin kendi kurduğu bir ayrımdır. İnsan zihni, görünüşleri dışta; özü içte düşünmeye eğilimlidir. Hakikati derinde, belirtiyi yüzeyde; ilkeyi arkada, tezahürü önde konumlandırır.
Daire: Hem Bütünlük Hem Dışlama
Daire, düşünce tarihinde yalnızca geometrik bir şekil değildir. Daire, bütünlük arzusunun en güçlü imgelerinden biridir. Başlangıcı ve sonu yoktur; kendi üzerine kapanır; merkezi ve çevresi vardır; içerisi ile dışarısı vardır. Bu yüzden insan zihni, daireyi yalnızca çizmez; onunla düşünür.
Bir şeyi kavramak, çoğu zaman onu bir daire içine almak gibidir. Dağınık olanı toplamak, çokluğu bir merkez çevresinde düzenlemek, belirsizliği sınıra almak isteriz. Kavramın yaptığı da budur. Kavram, belirsiz olanı sınırlar; sınırlandırdığı şeyi tanınabilir hâle getirir. Fakat her kavram aynı zamanda dışarıda bıraktıklarıyla kurulur. Daire neyi içine alıyorsa, onu içine almayan bir dış alan da üretir.
Bu nedenle her bütünlük iddiası aynı zamanda bir dışlama hareketi taşır. “Bu budur” dediğimiz anda, onun “bu olmayan”dan ayrıldığını da söylemiş oluruz. Bir şeyi tanımlamak, yalnızca onu olumlamak değildir; aynı zamanda onun dışındakileri olumsuzlamaktır. Bu nokta töz ve ilinek ayrımında özellikle önemlidir. Çünkü töz dediğimizde bir şeyi kendi içinde tutan, ona kimlik veren, değişim boyunca devam eden bir merkez varsayarız. İlinek dediğimizde ise bu merkezin çevresinde değişen belirlenimleri ayırırız.
Daire burada töz fikrinin gizli geometrisidir. Merkez töze, çevredeki değişimler ilineklere benzer. Ama bu yalnızca bir benzetme değildir; düşüncenin soyut kavramları bile çoğu zaman mekânsal şemalarla kurduğunu gösterir.
İç ve Dış Ayrımı: Özün Mekânsallaştırılması
Felsefe tarihi boyunca öz çoğu zaman içeride, görünüş dışarıda düşünülmüştür. Bu, basit bir dil alışkanlığı değildir. İnsan düşüncesi, hakikati çoğu zaman yüzeyin arkasında, görünüşün altında, belirtinin gerisinde arar. Bu nedenle felsefi dilde “derinlik”, “temel”, “arka plan”, “öz”, “iç”, “merkez” gibi sözcükler sürekli geri döner.
Bir hastalığın belirtisi dışarıda görünür; nedeni içeride aranır. Bir davranış görünür; niyet onun arkasında düşünülür. Bir semptom fark edilir; bilinçdışı onun altında aranır. Bir olay yaşanır; yasa onun arkasında bulunmak istenir. Bir nesne görünür; töz onun taşıyıcı temeli olarak düşünülür.
Bu yapı felsefede de değişmez. Platon’da görünür dünya ile düşünülebilir dünya ayrımı vardır. Aristoteles’te töz ve ilinek ayrımı vardır. Kant’ta fenomen ve kendinde şey ayrımı vardır. Schopenhauer’da tasarım ve istenç ayrımı vardır. Psikanalizde bilinç ve bilinçdışı ayrımı vardır. Bunların hiçbiri birbirinin aynısı değildir; fakat hepsinde düşünce, görünür olanla yetinmez. Görünenin arkasında, altında ya da içinde bir temel arar.
Bu yüzden “iç” ve “dış” yalnızca mekânsal değildir; metafizik bir işleve sahiptir. İç, özün; dış, görünüşün yeridir. Fakat felsefenin asıl görevi, bu ayrımı yalnızca kullanmak değil, onun nasıl kurulduğunu da fark etmektir.
Spinoza: Her Belirlenim Bir Yadsımadır
Bu noktada Spinoza’nın ünlü sözü belirleyicidir: Her belirlenim bir yadsımadır. Bir şeyi belirlemek, onu sınırlamak demektir. Sınırlamak ise onun olmayanını dışarıda bırakmaktır. İnsan “ağaç” dediğinde yalnızca ağacı adlandırmaz; ağaç olmayanı da dışarıda bırakır. “İnsan” dediğinde, insan olmayanı da ayırır. “Töz” dediğinde, ilineği; “öz” dediğinde, görünüşü; “iç” dediğinde, dışı da kurar.
Bu yüzden tanım masum bir işlem değildir. Tanım, varlığı bir sınır altına alır. Bir kavramın açıklığı, çoğu zaman onun sınırının sertliğine bağlıdır. Ama sınır sertleştikçe dışarıda bırakılan alan da büyür. Felsefe bu yüzden yalnızca tanım yapmaz; tanımın bedelini de düşünür.
Töz ve ilinek ayrımı burada yeniden önem kazanır. Çünkü tözü belirlediğimiz anda, ona ait olmayan ya da ona yalnızca ilişen belirlenimleri ayırmak zorunda kalırız. Bir şeyin özü nedir dediğimizde, onun özüne ait olmayan nitelikleri dışarıda bırakırız. Fakat bu dışarıda bırakma işlemi her zaman tartışmalıdır. Çünkü hangi niteliğin töze, hangisinin ilineğe ait olduğu her zaman kolayca belirlenemez.
Bir insanın akıllı olması tözüne mi aittir, ilineğine mi? Bir varlığın rengi yalnızca ilinek midir? Bir bedenin biçimi değiştiğinde aynı töz devam eder mi? Bir kişinin belleği, karakteri, arzuları, bedeni, adı değişse aynı kişi kalır mı? Bu sorular töz ve ilinek ayrımının yalnızca mantıksal değil, ontolojik ve varoluşsal bir sorun olduğunu gösterir.
Geometrik Dilin Esareti
Düşünce çoğu zaman uzamın diline yakalanır. Felsefe, en soyut kavramları bile iç, dış, derin, yüzey, merkez, çevre, temel, yukarı, aşağı, arka plan gibi mekânsal imgelerle kurar. Sanki hakikat içeride, görünüş dışarıdadır. Sanki öz derinde, belirti yüzeydedir. Sanki ilke arkada, sonuç öndedir.
Bu, düşüncenin “geometrik” karakteridir. Düşünce, kavramları bir mekân içine yerleştirir. Hakikati bir yer olarak düşünür. Özü ulaşılacak bir iç bölge gibi tasarlar. Bilinçdışını derinlikte, bilinci yüzeyde konumlandırır. Hatta Tanrı, ruh, idea, töz, kendinde şey gibi kavramlar bile çoğu zaman görünür dünyanın arkasında duran bir alan gibi hayal edilir.
Bu yüzden felsefi düşünce sürekli olarak kendi geometrik dilini denetlemek zorundadır. Çünkü uzamsal imgeler düşünmeye yardım eder; ama aynı zamanda düşünceyi sınırlar. İç ve dış ayrımı olmadan düşünmek zordur; fakat her şeyi iç ve dış ayrımına indirgemek de düşüncenin tuzağıdır.
Refleksiyon: Düşüncenin Kendi Sınırını Görmesi
Burada mesele refleksiyona bağlanır. Herkes düşünür; fakat felsefe, düşünmenin üzerine düşünmektir. Refleksiyon, düşüncenin kendi üzerine dönmesi, kendi hareketini fark etmesidir. İnsan yalnızca nesneleri değil, nesneleri nasıl ayırdığını, nasıl tanımladığını, nasıl sınırlandırdığını da düşünmeye başladığında felsefi düzeye geçer.
Bir daire çizdiğimizde genellikle dairenin içindeki alana bakarız. Fakat felsefe, daireyi çizen çizginin kendisine de bakar. Bu sınır nasıl çizildi? Neyi içeri aldı? Neyi dışarıda bıraktı? İçerisi gerçekten varlığın kendisinden mi geliyor, yoksa düşüncenin kurduğu bir düzen mi? Töz dediğimiz şey varlığın taşıyıcı hakikati mi, yoksa düşüncenin değişim içinde süreklilik arama ihtiyacının sonucu mu?
Bu sorular töz ve ilinek ayrımını daha derin bir yere taşır. Artık yalnızca “töz nedir, ilinek nedir?” diye sormayız. Şunu da sorarız: İnsan zihni neden töz ve ilinek ayrımı yapmaya ihtiyaç duyar? Neden değişenin arkasında değişmeyen bir şey arar? Neden görünüşle yetinmez? Neden hakikati çoğu zaman içeride, derinde, arkada veya merkezde düşünür?
Düşüncenin Kaçamadığı Ayrım
Sonuçta iç-dış, daire ve sınır meselesi töz-ilinek konusunun yan unsuru değildir. Tam tersine, bu ayrımın düşünsel zeminidir. Töz ve ilinek, insan zihninin varlığı kavrarken çizdiği en eski dairelerden biridir. Töz, dairenin içinde tutulan öz gibi; ilinek, bu özün çevresinde değişen belirlenimler gibi düşünülür. Fakat felsefe burada durmaz. O dairenin neden çizildiğini, nasıl çizildiğini ve neyi dışarıda bıraktığını da sorgular.
Bu yüzden töz ve ilinek ayrımı, yalnızca eski metafiziğin bir terim çifti değildir. İnsan düşüncesinin görünür olanla yetinmeyip görünmeyenin ilkesini arama biçimidir. Her kavram bir sınırdır. Her sınır bir iç ve dış üretir. Her iç, bir dışa ihtiyaç duyar. Her tanım, bir olumsuzlamayla kurulur.
Felsefe de tam burada başlar: yalnızca dairenin içine bakmakla değil, daireyi çizen çizginin kendisini düşünmekle.
