Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Jeanne Favret-Saada, Türkçede pek anılmayan ama çağdaş antropoloji içinde çok önemli bir yerde duran bir düşünürdür. Onu önemli yapan şey, yalnızca kırsal Fransa’da büyü üzerine çalışmış olması değildir. Asıl önemi, insanların korku, talihsizlik, suçlama, söz, iyileşme ve ilişki ağlarını nasıl kurduğunu son derece özgün bir biçimde düşünmesinden gelir. Resmî akademik kimliği antropologdur; felsefe eğitimi almış, daha sonra dinî antropoloji alanında çalışmış ve özellikle büyü, terapi, antisemitizm ve dinî polemikler üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat onun yazılarında antropoloji hiçbir zaman yalnızca “başkalarının inançlarını inceleme” işi değildir. Favret-Saada için asıl soru şudur: İnsanlar neye inanır sorusundan önce, hangi sözlerin içine çekilir, hangi suçlamaların hedefi haline gelir, hangi korkularla konuşur ve hangi ilişkiler içinde yeniden ayağa kalkar? Bu yüzden onun düşüncesi, antropoloji ile psikanaliz arasındaki sınırı da zorlar.
Favret-Saada’yı okurken ilk dikkat edilmesi gereken şey, onun büyüyü “batıl inanç” diye küçümsememesidir. Aynı şekilde büyüyü romantik bir gizem dünyasına da dönüştürmez. O, büyüyü insanların felaket deneyimini anlamlandırma ve buna karşı harekete geçme biçimi olarak ele alır. Bu nedenle onun metinleri yalnızca din antropolojisine değil, dilin gücüne, toplumsal korkuya, suçlama rejimlerine ve iyileşme süreçlerine dair daha geniş bir düşünce alanına açılır. Bugün komplo teorileri, kamusal linç, söylenti, kutuplaşma ve incinmişlik siyasetleri üzerine düşünürken bile Favret-Saada’nın metinleri şaşırtıcı biçimde güncel görünür. Çünkü onun asıl meselesi, insanların yalnız fikirlerle değil, üzerlerine yapışan sözlerle yaşamasıdır.
Jeanne Favret-Saada Kimdir?
Jeanne Favret-Saada, 1934 doğumlu Fransız bir etnolog ve antropologdur. Felsefe eğitimi almış, daha sonra akademik çalışmalarını antropoloji ve dinî yaşamın toplumsal biçimleri üzerine yoğunlaştırmıştır. Çalışma alanları arasında kırsal Fransa’da büyücülük, terapi pratikleri, Hıristiyan anti-Yahudiliği, antisemitizm ve modern Avrupa’daki blasfemi tartışmaları bulunur. Bu geniş alan ilk bakışta dağınık görünebilir; ama aslında hepsini birleştiren ortak eksen sözün toplumsal etkisidir. Favret-Saada’nın metinlerine bakıldığında büyü, terapi, suçlama, kutsal, yaralanma ve kamusal polemik gibi başlıkların birbiriyle aynı düşünsel alan içinde çalıştığı görülür. Onun için toplum, yalnız kurumlarla ya da fikirlerle değil, aynı zamanda etkili sözlerle kurulur.
Bu nedenle onu sadece “büyü çalışan bir antropolog” olarak tanımlamak eksik kalır. Favret-Saada’nın asıl yeniliği, antropolojinin klasik dilini rahatsız etmesidir. Geleneksel antropoloji çoğu zaman başka toplulukların inançlarını, ritüellerini ve sembollerini açıklamaya çalışır. Favret-Saada ise bu açıklama dilinin kendisini sorgular. Çünkü bazı durumlarda, insanların neye inandığını sormak bile meselenin özünü kaçırır. Asıl mesele, bir insanın kendisini bir felaketin ortasında nasıl adlandırdığı, başına gelenleri kime bağladığı, kimi suçladığı ve hangi sözler sayesinde yeniden hareket edebilir hale geldiğidir. Favret-Saada tam burada, antropolojiyi daha canlı, daha tehlikeli ve daha ilişkisel bir zemine taşır.
Bocage Araştırması ve Büyünün Toplumsal Mantığı
Favret-Saada’nın en bilinen çalışmaları, 1969 ile 1972 yılları arasında Fransa’nın batısındaki Bocage bölgesinde yaptığı saha araştırmasına dayanır. Bu araştırmadan doğan kitapları arasında en çok bilinenler, kabaca “Sözler, Ölüm ve Büyüler” diye çevrilebilecek Les Mots, la Mort, les Sorts ile daha sonra İngilizcede The Anti-Witch adıyla yayımlanan Désorcelerdir. Bu çalışmaların merkezinde büyü vardır; ama burada söz konusu olan şey, masallardaki türden büyülü bir dünya değildir. Favret-Saada, köylülerin başlarına gelen talihsizlikleri nasıl anladıklarına bakar: hayvanların ölmesi, ekinin bozulması, aile içi gerilimlerin artması, peş peşe gelen kötü olaylar. Bütün bunlar bir noktadan sonra yalnız “şanssızlık” olarak değil, birinin kötücül etkisi olarak okunmaya başlanır. Böylece büyü, görünmeyen bir inanç sistemi olmaktan çok, felaketin toplumsal diline dönüşür.
Favret-Saada’nın burada yaptığı en önemli şey, büyüyü zihinsel bir hata olarak değil, bir ilişki düzeni olarak ele almasıdır. Büyüye maruz kaldığını düşünen kişi için mesele yalnızca “inanmak” değildir. O kişi aynı zamanda kendisini hedef alınmış, kuşatılmış, zayıflatılmış hisseder. Talihsizlikler birikince dünya tarafsız görünmez olmaktan çıkar; düşmanca bir anlam kazanmaya başlar. Favret-Saada’ya göre büyücülük söylemi tam da burada devreye girer: kötü giden şeyleri bir anlatıya bağlar, görünmez düşmanlar üretir, kurbanı ve suçluyu belirler, ardından da bir müdahale ihtiyacı doğurur. Bu yüzden büyü, onun metinlerinde folklorik bir konu değil, felaket karşısında kurulan toplumsal bir mantıktır.
Sözün Gücü: Dil Neden Bu Kadar Merkezde?
Favret-Saada’nın düşüncesinin merkezinde dil vardır; fakat burada dil, yalnız anlam aktaran nötr bir araç değildir. Onun için söz, etki eden bir kuvvettir. Bir suçlama, bir fısıltı, bir ima, bir büyü bozucu tarafından söylenen cümle, yalnızca bilgi taşımaz; insanları yeni bir konuma sokar. Biri artık kurbandır, öteki şüpheli hale gelir, bir başkası ise müdahale etme yetkisine sahip kişi olarak öne çıkar. Bu nedenle Favret-Saada’nın büyü üzerine yazıları, aynı zamanda sözün toplumsal gücü üzerine yazılardır. Bir toplumda bazı cümleler yalnız duyulmaz; dolaşıma girer, yara açar, korku üretir, insanları hareket ettirir.
Burada önemli olan, dilin yalnız temsil etmediğini, aynı zamanda eylemde bulunduğunu göstermesidir. Bir köylü “bize büyü yapıldı” dediğinde, bu cümle yalnız bir kanaat bildirmez. Ailenin geçmişini yeniden düzenler, komşuluk ilişkilerini değiştirir, yeni ittifaklar kurar, yeni bir korku haritası çizer. Favret-Saada bu yüzden büyü hakkındaki anlatıları içerik listesi gibi toplamaya karşı çıkar. Çünkü büyü alanında sözün anlamı kadar, ne zaman, kim tarafından, kime karşı söylendiği de belirleyicidir. Onun araştırması, dilin toplumsal gerçekliği nasıl kurduğunu çok somut biçimde gösterir. Bu yönüyle, büyü çalışan bir etnograftan çok, dilin şiddeti ve etkisi üzerine düşünen bir kuramcıya da yaklaşır.
“Etkilenmek” Ne Demektir?
Favret-Saada’nın en etkili kavramlarından biri “etkilenmek”tir. 1990 tarihli ünlü makalesinde, saha araştırmasının yalnız gözlem yapmakla yürümeyeceğini söyler. Ona göre bazı alanları gerçekten anlamak için araştırmacının da o alanın söz dolaşımı içine çekilmesi gerekir. Yani araştırmacı dışarıda, güvenli ve nötr bir yerde duramaz. İnsanlar ona bir şeyler anlatır, ondan bazı beklentiler içine girer, onu taraf haline getirebilir, hatta bazen onun da bu gerilimden sarsılmasına neden olabilir. Favret-Saada bu duruma “etkilenmek” der. Bu, duygusal bir aşırılık ya da öznel zayıflık değildir; bazı sahalarda bilgiye erişmenin temel yoludur.
Bu yaklaşım, klasik “katılımcı gözlem” fikrini de kökten sarsar. Çünkü katılımcı gözlem hâlâ araştırmacının kontrolünü koruduğu bir çerçeve sunar: sanki kişi hem katılır hem izler, ama özünde kendi merkezini kaybetmez. Favret-Saada ise büyü gibi alanlarda bunun çoğu zaman mümkün olmadığını söyler. Araştırmacı bazen yalnızca veri toplayan kişi değil, o veriyi mümkün kılan ilişkisel ağın bir parçası haline gelir. Bu nedenle onun yöntemi, uzaktan bakıp anlam çıkarmaktan çok, sahadaki ilişki biçimlerinin sizi de yerinden etmesine izin vermekle ilgilidir. İşte tam bu noktada Favret-Saada, antropolojinin güvenli nesnellik iddiasına ciddi bir itiraz getirir. Bazı gerçeklikler, ancak insan onların içinden geçtiğinde anlaşılır.
Psikanalizle İlişkisi Nedir?
Favret-Saada’yı psikanalize yaklaştıran şey, insan davranışlarını bilinçdışı semboller listesiyle açıklamaya çalışması değildir. Onun psikanalizle ilişkisi daha derin ve daha dikkatli bir düzeydedir. Özellikle sözün yaralayıcı gücü, öznenin kendisini tam olarak bilememesi, kişinin bazen kendi yaşadığını ancak başkasının dili içinde kavrayabilmesi ve iyileştirici müdahalelerin sadece “bilgi vermek” olmadığını göstermesi bakımından psikanalize yaklaşır. Kendi yayın listesinde de psikanalitik tedavi, büyü bozma tedavisi, terapötik etkinlik gibi başlıkların yan yana görünmesi, bu yakınlığın rastlantı olmadığını gösterir. Favret-Saada psikanalizi, antropolojinin açıklamakta zorlandığı bir alanı aydınlatan düşünsel bir komşu olarak kullanır.
Ama onu doğrudan psikanalist diye sunmak yine de doğru olmaz. Çünkü Favret-Saada’nın merkezi, klinik vaka çözümlemek değil, toplumsal ilişkilerin ve söz rejimlerinin nasıl işlediğini anlamaktır. Psikanaliz onun için bir uzmanlık etiketi değil, kavrayış ufkudur. Bu nedenle en doğru tanım şudur: Favret-Saada, antropolojinin sınırlarını psikanalizle temas içinde genişleten bir düşünürdür. Onun metinlerinde terapi, yalnız bireyin iç dünyasını düzenleme işi değildir; aynı zamanda kişiyi felaket karşısında yeniden hareket ettiren, ona yeni bir konum veren simgesel bir müdahaledir. Bu bakımdan büyü bozucu ile analist birebir aynı figür değildir; ama ikisi de sözün iyileştirici ve dönüştürücü gücünü görünür kılar.
Terapiyi Yeniden Düşünmek
Favret-Saada’nın en güçlü katkılarından biri, terapi kavramını yalnız modern klinik kurumlara kapatmamasıdır. Bocage’daki büyü bozma pratikleri onun için saçma ritüeller değil, belirli bir toplumsal işleve sahip müdahalelerdir. Büyülendiğini düşünen biri, çoğu zaman tamamen edilgen hale gelir; başına gelenleri açıklayamaz, kendisini sürekli darbeler alan bir özne gibi yaşar. Büyü bozucu ise ona yalnızca “neden böyle oldu”yu söylemez. Aynı zamanda onu yeniden mücadele edebilir hale getirir. Kimi zaman düşmanı adlandırır, kimi zaman yeni eylem biçimleri önerir, kimi zaman da kişinin dağınık korkusunu yönlendirilebilir hale getirir. Favret-Saada’ya göre iyileşme tam da burada başlar: insanın yaşadığı felaketin kör ağırlığı, konuşulabilir ve müdahale edilebilir bir düzene çevrilir.
Burada terapi, huzur verici bir içe dönüş olarak değil, ilişki ağlarının yeniden düzenlenmesi olarak düşünülür. Bu açıdan Favret-Saada son derece özgündür. Çünkü o, iyileşmeyi yalnız bireysel rahatlama olarak değil, sembolik bir yeniden konumlanma olarak ele alır. Kişi artık sadece mağdur değildir; başına geleni anlamlandıran, buna karşı bir dil kuran ve böylece tekrar eyleme geçebilen biri olur. Bu görüş, modern psikoloji ile halk inançları arasındaki keskin ayrımı da zayıflatır. Favret-Saada, “bilimsel terapi” ile “yerel şifa pratiği” arasındaki farkı inkâr etmez; ama her ikisinde de sözün ve ilişkisel düzenlemenin belirleyici rol oynadığını hatırlatır.
Büyüden Antisemitizme ve Blasfemi Tartışmalarına
Favret-Saada’nın düşüncesi sadece büyüyle sınırlı kalmaz. Daha sonraki çalışmalarında Hıristiyan anti-Yahudiliği, antisemitizm ve Avrupa’daki blasfemi tartışmalarına yönelir. Bu geçiş ilk bakışta bir konu değişikliği gibi görünebilir; ama aslında aynı sorunun başka bir düzlemde sürdürülmesidir. Bocage’da büyü suçlaması nasıl toplumsal ilişkileri düzenleyen etkili bir söz ise, modern toplumlarda da dinî hakaret, kutsalın incinmesi, düşmanlaştırıcı dil ve tarihsel suçlamalar aynı şekilde toplumsal gerçeklik üretir. Favret-Saada’nın “dinî polemiklerin antropolojisi” üzerine yazıları, özellikle 1960’lardan bu yana Avrupa’da blasfemi suçlamalarının nasıl yeniden biçim kazandığını tarihsel ve etnografik bir dikkatle inceler.
Onun Hıristiyanlık ile Yahudiler arasındaki ilişki üzerine yazdığı çalışmalarda da benzer bir hat görülür. Burada amaç, yalnız tarihsel bir düşmanlık hikâyesi anlatmak değildir. Favret-Saada, dinî kültürlerin ürettiği uzun süreli düşmanlık biçimlerini, bunların estetik, siyasal ve toplumsal boyutlarını birlikte düşünür. Yani bir kez daha merkezde söz ve simgesel düzen vardır. Bir toplum kimi dışarıda bırakır, kimi sürekli suç altında tutar, kimi tarihsel olarak lekeler? Bu sorular onun büyü metinlerinden kopuk değildir. Tam tersine, büyüden antisemitizme, oradan blasfemi polemiklerine uzanan çizgi, sözün yalnız bireysel değil, kolektif şiddet üreten gücünü araştırır.
Favret-Saada’yı Bugün Neden Okumalıyız?
Favret-Saada bugün özellikle önemli; çünkü çağımızda insanlar yalnız olgularla değil, onları kuşatan anlatılarla yaşıyor. Komplo teorileri, linç kampanyaları, söylenti ağları, kutsalın incinmesi iddiaları, sosyal medyada dolaşan suçlamalar ve toplumsal paranoya biçimleri, onun metinlerini yeniden güncel hale getiriyor. Favret-Saada bize, bazı toplumsal süreçleri yalnız doğru-yanlış ölçüsüyle anlamanın yetmeyeceğini gösterir. Bir söz bazen yanlış olsa bile etkili olabilir; bir suçlama kanıtsız olsa bile hayatları belirleyebilir; bir inanç nesnel olarak doğrulanmasa da gerçek sonuçlar doğurabilir. İşte bu nedenle onun düşüncesi, yalnız antropoloji öğrencileri için değil, bugünün medya ve siyaset dünyasını anlamak isteyen herkes için güçlü bir araç sunar.
Favret-Saada’nın asıl derslerinden biri şudur: İnsanlar çoğu zaman dünyayı sadece bilmez, aynı zamanda dünyanın bazı sözleri tarafından tutulur. Bu tutulma hali korku yaratabilir, düşman üretebilir, iyileştirme vaat edebilir ya da yeni topluluklar kurabilir. Dolayısıyla toplumsal hayatı anlamak için yalnız kurumlara, sınıflara ya da fikirlere değil, sözlerin dolaşımına da bakmak gerekir. Favret-Saada’nın metinleri bu bakımdan son derece canlıdır. Çünkü o, dilin etkisini ne basit bir iletişim meselesine indirger ne de büyülü bir gizem haline getirir. Dil onda hem toplumsal bir yara, hem bir müdahale aracı, hem de bilgi üretiminin sınırlarını zorlayan bir olaydır.
Sonuç
Jeanne Favret-Saada, Türkçede henüz yerleşik bir isim olmayabilir; ama tam da bu yüzden üzerinde durulmayı fazlasıyla hak ediyor. Onun çalışmaları, antropolojiyi başka toplumların alışkanlıklarını açıklayan rahat bir disiplin olmaktan çıkarır. Bizi dilin tehlikeli alanına, suçlamanın etkisine, korkunun toplumsal biçimlerine ve iyileştirmenin sözle nasıl mümkün olduğuna götürür. Büyü üzerine yazarken aslında felaketin dili üzerine yazar. Terapiyi tartışırken, insanın yeniden özne haline gelmesinin koşullarını düşünür. Antisemitizm ve blasfemi üzerine eğilirken, kolektif yaşamın yaralayıcı sözlerle nasıl biçimlendiğini gösterir. Bu yüzden Favret-Saada yalnız bir antropolog değil, sözün kuvvetini ciddiye alan büyük bir düşünürdür.
İnsan hayatında söz ne yapar? Favret-Saada’nın bütün yapıtı bu sorunun çevresinde döner. Söz bazen yaralar, bazen toplar, bazen kişiyi felaketin içine daha da iter, bazen de oradan çıkması için ilk yolu açar. Onu değerli kılan, işte bu ikili gerilimi büyük bir dikkatle düşünmesidir. Antropoloji ile psikanaliz arasında kurduğu hat da burada anlam kazanır. Çünkü insan yalnız gözlemlenen bir varlık değildir; aynı zamanda sözlerle kurulan, bozulan ve yeniden kurulan bir varlıktır. Jeanne Favret-Saada’yı bugün okumak, tam da bunu kabul etmek demektir.
