Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Jeanne Favret-Saada’nın düşüncesinde en güçlü kavramlardan biri “etkilenmek”tir. Onu önemli yapan şey, bu kavramı duygusal bir hassasiyet ya da araştırmacının öznel kırılganlığı gibi sunmamasıdır. Tam tersine Favret-Saada, bazı toplumsal dünyaların ancak insanı içine çektiği ölçüde anlaşılabileceğini söyler. Bu yüzden “etkilenmek”, onun metinlerinde bir zayıflık değil, bilgiye açılan zor bir kapıdır. Favret-Saada resmî olarak bir antropolog ve dinî antropoloji alanında çalışmış bir araştırmacıdır; fakat özellikle Bocage’daki büyücülük araştırması ve daha sonra yayımlanan The Anti-Witch – (Cadı Karşıtı / Büyü Bozucu) ile, antropolojinin klasik saha anlayışını kökten sarsan bir yöntem tartışması başlatmıştır.
Favret-Saada’nın temel itirazı şudur: Bazı durumlarda araştırmacı kendisini dışarıda, nötr, gözlemci ve korunaklı bir yerde tutamaz. Hele sözün zarar verdiğine, bir kişiyi hedef aldığına, felaketin görünmez ilişkiler içinden aktığına inanılan alanlarda, yalnızca “bakmak” çoğu zaman hiçbir şey anlamamaktır. Çünkü bu dünyalarda bilgi, mesafeden değil, ilişkiye yakalanmaktan doğar. Favret-Saada’nın “etkilenmek” kavramı tam da bu nedenle yalnız antropoloji için değil, psikanaliz, saha çalışması, terapi, söylenti, suçlama ve toplumsal korku üzerine düşünen herkes için kurucu bir önem taşır. HAU’daki “Being affected” makalesi ile The Anti-Witch – (Cadı Karşıtı / Büyü Bozucu) etrafındaki tanıtım ve değerlendirmeler, onun bu kavramı saha çalışmasının merkezî bir boyutu ve “terapiler antropolojisi”ne açılan bir başlangıç noktası olarak düşündüğünü açıkça gösterir.
Favret-Saada’nın Çıkış Noktası
Favret-Saada’nın “etkilenmek” fikri soyut bir kuramdan doğmaz; doğrudan sahadan gelir. Onun 1969 ile 1972 yılları arasında Fransa’nın kuzeybatısındaki Bocage bölgesinde yürüttüğü büyücülük araştırması, önce 1977’de yayımlanan Les Mots, la Mort, les Sorts – (Sözcükler, Ölüm, Büyüler) ile görünür olur; daha sonra Corps pour corps ve nihayet Désorcelerin İngilizce karşılığı olan The Anti-Witch ile genişler. Chicago University Press’in kitap sayfası da bu çizgiyi açık biçimde özetler: The Anti-Witch, 1969–1972 arasında kırsal kuzeybatı Fransa’da yapılan büyücülük alan araştırmasının üçüncü kitabıdır; ilk büyük etnografik ürün 1977 tarihli çalışmadır, ardından 1981’de daha günlük-biçimli bir anlatı gelir. Aynı sayfa, Favret-Saada’nın bu saha deneyimi üzerinden hem antropolojiyi hem de psikanalizi yeniden düşünmeye yöneldiğini vurgular.
Buradaki asıl mesele “köylüler neye inanıyor?” sorusu değildir. Favret-Saada, büyüyü yalnızca inanç cümlelerinden oluşan bir sistem gibi okumaz. Onun dikkatini çeken şey, insanların peş peşe gelen felaketleri nasıl adlandırdığı, kötü giden olayları hangi ilişki ağına bağladığı ve bir noktadan sonra kendilerini nasıl “hedef alınmış” hissettiğidir. Büyü, onun metinlerinde egzotik bir kalıntı değil; talihsizliğin, suçlamanın, düşmanlığın ve yardım arayışının toplumsal dilidir. Bu nedenle onun alanı, klasik etnografik mesafe ile kolayca kavranabilecek bir alan değildir. Çünkü araştırmacı, oraya “yanlış inançları not eden biri” olarak girdiğinde, zaten meselenin asıl dokusunu ıskalamış olur. Favret-Saada’nın yeniliği, tam burada başlar: araştırmacının görevi yalnız açıklamak değil, o söz dolaşımının nasıl çalıştığını yaşayarak fark etmektir.
“Etkilenmek” Ne Demektir?
Favret-Saada’nın kullandığı anlamda “etkilenmek”, bir ortamdan duygusal olarak etkilenmekten daha güçlü bir şeydir. Bu kavram, araştırmacının bizzat o toplumsal dünyanın ilişki mantığı içine çekilmesini anlatır. Kişi artık yalnız soru soran ya da kayıt alan biri değildir; onun da kim olduğu, kimin tarafında durduğu, neyi duyabileceği ve neye tanıklık edeceği sahadaki ilişkiler tarafından belirlenmeye başlar. The Anti-Witch etrafındaki değerlendirmelerde bu durum, araştırmacı ile araştırma nesnesi arasındaki çizginin bulanıklaşması, hatta yer yer silinmesi olarak anlatılır. Yine aynı kaynaklar, Favret-Saada’nın “alanın içine bütün kişiliğiyle giren” bir antropolojik tavır geliştirdiğini ve yerel pratiklerin “ontolojik olarak doğru mu yanlış mı” olduğu sorusunu geri plana iterek, insanların bu pratiklerin içine nasıl çekildiğini göstermeye çalıştığını belirtir.
Bu nedenle “etkilenmek”, araştırmacının inançları paylaşması demek değildir. Favret-Saada, büyüye “inanın” demez; ama büyü alanını dışarıdan küçümseyen bir tavrın da bilgi üretmediğini söyler. Çünkü oradaki insanlar için asıl mesele, soyut bir görüş savunmak değil, belirli sözlerin ve ilişkilerin hedefi haline gelmektir. Birisi size “üzerinizde bir şey var” dediğinde, bir başkası hangi komşudan şüphe edilmesi gerektiğini fısıldadığında, bir büyü bozucu sizi belirli bir mücadele düzenine soktuğunda, artık yalnızca bir kanaat değil, yeni bir konum üretilmiş olur. Favret-Saada’nın “etkilenmek” dediği şey, işte bu konumsal değişime maruz kalabilmektir. Araştırmacı, bazı anlarda, sahada dolaşan sözlerin dışına çıkamaz; onlar onu da yerinden eder. Bu yüzden bilgi, güvenli bir açıklamadan değil, kısmi bir yer değiştirmeden doğar.
Katılımcı Gözlem Neden Yetmez?
Antropolojinin klasik formüllerinden biri “katılımcı gözlem”dir. Favret-Saada ise tam da bu formülü yetersiz bulduğu için önemlidir. Çünkü “katılımcı gözlem” ifadesi hâlâ araştırmacının merkezini koruyan bir dildir: sanki kişi hem katılır hem gözlemler, ama nihai olarak kendi konumunu kaybetmez. Oysa Favret-Saada’nın Bocage deneyimi bunun her zaman mümkün olmadığını gösterir. Büyücülük dünyasında insanlar sözlerini herkese açmaz; bu sözler belirli anlarda, belirli kişilere, belirli riskler altında söylenir. Chicago’daki tanıtım metni de bunu açık biçimde vurgular: bu alanda herkes söz edimlerine karşı dikkatlidir; çünkü sözlerin zarar ve hatta ölüm getirebileceğine inanılır, ayrıca büyüye karıştığını kabul etmek kişiyi alay konusu da yapabilir. Böyle bir ortamda, uzaktan kayıt alan gözlemci figürü neredeyse işlevsiz hale gelir.
Favret-Saada’nın kavrayışı burada çok nettir: temsil, ritüel ve sembol toplamaya dayalı bir saha modeli, bazı dünyaların iç mantığını kaçırır. Nancy Rose Hunt’ın kitabı yorumlarken vurguladığı gibi, Favret-Saada katılımcı gözlemi ve “mesafe olarak empatiyi” eleştirir; onun yerine içine girmeyi, karışmayı ve bilmemenin bazı biçimlerini kabul etmeyi öne çıkarır. Bu çok sert bir yöntem önerisidir. Çünkü araştırmacı artık yalnız veriyi yöneten kişi değildir; verinin kendisini mümkün kılan belirsizlikten pay alır. Bu bakımdan Favret-Saada’nın “etkilenmek” kavramı, yöntem ile teori arasındaki ayrımı da çözer. The Anti-Witch hakkındaki değerlendirmelerde özellikle bunun altı çizilir: yöntem ile kuramı kolayca birbirinden ayırmak mümkün değildir; sahadaki etkileşim biçimi, neyi düşünmenin mümkün olacağını da belirler.
Etkilenmek Empati Değildir
Favret-Saada’nın kavramını anlaşılır kılmak için en önemli ayrımlardan biri şudur: etkilenmek, empati değildir. Empati çoğu zaman başkasının yerine kendimizi koymak gibi anlaşılır; ama bu hâlâ dışarıda duran bir öznenin hareketidir. Ben yerimde dururum, seni anlamaya çalışırım. Favret-Saada ise bazı saha durumlarında bu modelin fazla rahat olduğunu düşünür. Çünkü araştırmacı yerinde kalabildiği sürece, sahadaki kuvvetler alanına gerçekten girmemiş olabilir. Etkilenmek ise kişinin kendi güvenli konumunun da sarsılmasıdır. Saha artık yalnız “başkasının dünyası” değil, sizin de kısmen içinde konumlandığınız bir ilişkiler ağı haline gelir. HAL’de yer alan yayın listesinde Favret-Saada’nın empati tartışmasına doğrudan giren yazıları bulunması da bu nedenle önemlidir; o, sahadaki yakınlığı basit bir duygudaşlık olarak değil, daha riskli bir maruz kalma biçimi olarak düşünür.
Bu ayrımın sonuçları büyüktür. Çünkü empati, çoğu zaman anlamayı ahlaki bir incelik meselesi haline getirir; oysa Favret-Saada’da mesele ahlak değil, konumdur. Araştırmacı bazen, sahadaki insanlar tarafından bir tarafa yerleştirilir; ona belirli şeyler söylenir, belirli şeyler gizlenir, belirli roller yüklenir. Bu durumda araştırma nesnesi karşısında “şeffaf” bir özne olma iddiası çöker. Favret-Saada’nın yeniliği, bu çöküşü bir kusur değil, bilgiyi açan olay olarak görmesidir. Bu yüzden onun “etkilenmek” kavramı, sonradan antropolojide duygu, yakınlık, maruz kalma ve araştırmacının bedensel-ilişkisel konumu üzerine yapılan tartışmalar için çok güçlü bir başlangıç noktası olmuştur. “Being affected” (Etkilenmiş Olmak / Etkilenme Hâli) Jeanne Favret-Saada (Fransızcası: “Être affecté”, 1990 — İngilizce çevirisi: HAU: Journal of Ethnographic Theory, 2012) makalesinin yıllar içinde yoğun biçimde atıf alması da bunun göstergesidir.
Büyü Alanında Dışarıda Kalmak Neden İmkânsızlaşır?
Favret-Saada’nın saha alanı, onun kuramını anlamak için çok öğreticidir. Çünkü büyücülük, yalnızca “inanılan şeyler” toplamı değildir; aynı zamanda insanları birbirine bağlayan, ayıran, hedef gösteren ve yeniden toparlayan bir söz düzenidir. Chicago Press’teki değerlendirmede, büyünün yalnız eski zamanlarda ya da uzak coğrafyalarda değil, “hemen yanı başımızda ve bugün de” bulunabileceği özellikle vurgulanır. Aynı metin, Favret-Saada’nın büyücülüğün iç mantığını göstermek için ontolojik doğruluk sorusunu bir kenara bıraktığını söyler. Yani önemli olan büyünün “gerçekten var olup olmadığı” değildir; önemli olan, insanların bu mantığın içine nasıl çekildiği, bu mantığın onlara ne yaptığını ve hangi tür müdahalelerle bu durumdan çıkılmaya çalışıldığını anlamaktır.
Burada araştırmacının dışarıda kalması neden zorlaşır? Çünkü büyü hakkında konuşmak zaten tarafsız bir faaliyet değildir. Kimin kurban olduğu, kimin suçlandığı, kimin büyü bozucu olarak kabul edildiği, kimin sessiz kalmayı seçtiği; bütün bunlar kişinin sahadaki yerini belirler. Değerlendirme yazılarında geçen “caught” yani “yakalanmış olmak” ifadesi bu yüzden çok önemlidir: Favret-Saada sahaya yalnız bakan biri değildir, belli ölçülerde o dilin içine çekilir. Bu çekilme, bir inanışa dönüşmek zorunda değildir; fakat o dünyanın ilişki mantığından etkilenmeyi gerektirir. İşte “etkilenmek” kavramı, büyücülük araştırmasından doğmasına rağmen, aslında çok daha geniş bir şeyi anlatır: bazı toplumsal alanlar, uzaktan yorumlandığında kendilerini kapatır. Onları açan şey, bazen araştırmacının kendi sınırlarının da zorlanmasıdır.
Psikanalize Açılan Eşik
Favret-Saada’nın “etkilenmek” kavramı aynı zamanda neden psikanalize yakın durduğunu da açıklar. Burada psikanaliz, doğrudan klinik bir uygulama olarak değil, sözün etkisini, öznenin kendisine tam olarak egemen olamayışını ve iyileştirici ilişkinin yalnız bilgi vermekten ibaret olmadığını düşünmeye yarayan bir komşu alan olarak belirir. The Anti-Witch sayfasında kitabın “etnografik teori ile psikanalitik açığa çıkarma arasında bir sentez” sunduğu ve “terapiler antropolojisi”nin ana hatlarını geliştirdiği açıkça yazılıdır. Yine aynı kaynakta, büyü bozma pratiğinin bir terapi biçimi olarak düşünülmesi ve bunun antropoloji kadar psikanalizle ilgilenenler için de önemli olması özellikle vurgulanır.
Bu noktada “etkilenmek” kavramı bir eşik işlevi görür. Çünkü hem antropolog hem de analist, her şeyi dışarıdan çözen egemen bir özne olamaz. İkisi de belirli bir aktarım, maruz kalma, yer değiştirme ve söz dolaşımı içinde çalışır. Favret-Saada’nın antropolojiye yaptığı müdahale, tam da bu nedenle psikanalizle temas eder: anlamak, yalnız bilgi toplamak değildir; bazen kişinin kendi düşünce rahatlığından da vazgeçmesini gerektirir. Yine de onu doğrudan psikanalist saymak doğru olmaz; onun kurumsal ve akademik zemini antropolojidir. Fakat antropolojiyi, psikanalizin zor sorularına açması bakımından çok özgün bir yerde durur. HAL bibliyografisinde psikanalitik tedavi, terapi etkinliği, büyücülüğün dili ve dinî polemikler gibi başlıkların bir arada bulunması, bu düşünsel komşuluğun kalıcı olduğunu gösterir.
“Etkilenmek” Neden Hâlâ Güncel?
Favret-Saada’nın kavramı bugün yalnız antropoloji tarihi açısından önemli değildir. İçinde yaşadığımız çağda söylentiler, komplo anlatıları, kamusal suçlamalar, dijital linçler ve kutuplaştırıcı diller insanların hayatını belirliyor. Birçok durumda insanlar yalnız olgular üzerinden değil, üzerlerine yapışan sözler ve ilişki ağları üzerinden yaşıyor. Bu bakımdan Favret-Saada’nın büyü üzerine geliştirdiği kavrayış, çok daha geniş alanlara taşınabilir. Çünkü o bize şunu öğretir: Bir toplumsal dünya bazen ancak insanlar onun içinde nasıl hedef, mağdur, fail ya da kurtarıcı haline geliyorsa öyle anlaşılabilir. Dışarıdan “yanlış bilgi”, “yanlış inanç” ya da “irrasyonel davranış” demek, o düzenin gerçekten nasıl işlediğini açıklamaya yetmez. Favret-Saada’nın yöntemi, bilginin yalnız doğrulama değil, ilişki çözümleme olduğunu hatırlatır.
Ayrıca onun “etkilenmek” kavramı, saha çalışmasının etiği açısından da önemlidir. Araştırmacının kendisini bütünüyle görünmez ve etkisiz sayması artık ikna edici değildir. Favret-Saada, araştırmacının varlığının da sahayı değiştirdiğini, hatta bazı durumlarda bilgiye tam da bu karşılıklı değişim içinde ulaşıldığını gösterir. Bu yaklaşım bugün yalnız antropologlara değil, gazetecilere, belgeselcilere, klinisyenlere, sözlü tarih çalışanlara ve kriz alanlarında araştırma yapan herkese seslenir. Çünkü her yerde aynı temel soru geri döner: Anlamak için ne kadar yakınlaşmak gerekir, ve bu yakınlaşma bizi ne kadar değiştirmelidir? Favret-Saada’nın büyük önemi, bu soruyu romantikleştirmeden ama hafife de almadan düşünmesidir.
Sonuç
Jeanne Favret-Saada’da “etkilenmek”, sahada fazla duyarlı olmak değil; bazı dünyaların ancak insanı kendi ilişki mantığına çektiği ölçüde anlaşılabileceğini kabul etmektir. Bu kavram, antropolojinin güvenli gözlemci mitini bozar. Araştırmacı artık yalnızca bakan kişi değildir; bazen sahadaki sözlerin, korkuların ve beklentilerin içinde yer değiştiren kişidir. Favret-Saada’nın Bocage’daki büyücülük araştırmasından çıkardığı bu ders, onu çağdaş antropolojinin en sarsıcı isimlerinden biri yapar. Çünkü o, bilgi ile maruz kalma, yöntem ile kuram, gözlem ile ilişki arasındaki sınırları yeniden çizer.
Onu bugün değerli kılan da budur. “Etkilenmek”, yalnız bir saha tekniği önermez; insanı, sözlerin ve ilişkilerin içinde kurulan bir varlık olarak yeniden düşünmeye çağırır. Bu nedenle Favret-Saada’nın çalışması, büyücülük incelemelerinin çok ötesine geçer. O, toplumsal hayatın yalnız fikirlerle değil, etkili sözlerle, taraflı konumlarla ve zorlayıcı yakınlıklarla kurulduğunu gösterir. Antropoloji ile psikanaliz arasındaki asıl temas da burada ortaya çıkar: insan bazen ancak yerinden edildiğinde anlaşılır hale gelir. Favret-Saada’nın “etkilenmek” kavramı, bu yerinden oluşun bilgisidir.
