Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Etik, çoğu zaman insanın ne yapması gerektiğini belirleyen bir kurallar alanı olarak düşünülür. Doğru ile yanlış arasındaki ayrım, davranışları yargılayan bir ölçüte bağlanır; ahlaki düşüncenin görevi de bu ölçütün kaynağını ve geçerliliğini açıklamaktır. Kant’ın etik felsefesi bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Kant için ahlakın merkezi, insanın fiilen nasıl yaşadığı değil, hangi ilkeye göre davranması gerektiğidir. Ahlaki eylem, doğanın akışı içinde kendiliğinden ortaya çıkan bir olay değil, aklın kendisine verdiği yasaya uygun bir irade edimidir.
Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher (1768–1834)’da ise etiğin yönü değişir. Etik artık yalnızca eylemleri yargılayan bir yasa bilimi değildir; aklın doğa, tarih ve kültür içinde nasıl biçim kazandığını açıklayan bir düşünceye dönüşür. Devlet, bilim, sanat, din, aile ve toplumsal kurumlar etiğin dışarıdan değerlendireceği olgular değil, etik sürecin gerçekleştiği biçimlerdir. Böylece ahlak, insanın dünyaya karşı aldığı içsel bir tavır olmaktan çıkar ve dünyanın insan eliyle dönüştürülmesinin kuramı hâline gelir.
1914’te yayımlanan Das Grundproblem der Ethik Schleiermachers in seiner Beziehung zu Kants Ethik adlı çalışmasında Wilhelm Loew, bu dönüşümü Kantçı bir ölçütle inceler. Loew’in temel sorusu yalnızca Schleiermacher’ın Kant’tan ne ölçüde etkilendiği değildir. Daha köklü bir sorun üzerinde durur: Schleiermacher, Kant’ın etiğe kazandırdığı bilimsel ve normatif temeli geliştirmiş midir, yoksa etiği başka bir disipline dönüştürerek bu temeli ortadan mı kaldırmıştır? Çalışmanın bölümleri de bu sorun etrafında ilerler: ahlak yasası, en yüksek iyi, doğa ile tarih arasındaki ilişki, varlık ile olması gereken arasındaki ayrım, özgürlük ve bireysellik.
Kant’ta Etiğin Başlangıç Noktası: Yasa
Kant’ın etik düşüncesinde belirleyici olan, eylemin görünür sonucu değildir. Aynı davranış farklı güdülerle gerçekleştirilebilir. Bir insan başkalarına yardım ederken gerçekten ödev düşüncesiyle hareket edebileceği gibi çıkarını, toplumsal itibarını veya kişisel huzurunu da gözetebilir. Bu nedenle ahlaki değeri davranışın dış görünüşünden çıkarmak mümkün değildir. Ahlaki eylemi belirleyen, iradenin ilkesidir. Kant’ın kategorik buyruğu, kişinin kendi davranış ilkesini herkes için geçerli olabilecek bir yasa olarak isteyip isteyemeyeceğini sorar. Burada etik, insan doğasının fiilî eğilimlerinden türetilmez. İnsanların gerçekte ne istedikleri, neye yöneldikleri veya tarih boyunca hangi kurumları kurdukları ahlak yasasının geçerliliğini belirleyemez. Ahlaki yasa, deneyimden bağımsız olarak iradeye yönelir.
Bu ayrım Kant etiğinin sertliğini olduğu kadar gücünü de oluşturur. İnsan, doğadaki başka varlıklar gibi yalnızca nedenlerin sonucu değildir. Ahlaki özne olarak kendisini belirleyebilir; eğilimlerine, alışkanlıklarına ve içinde yaşadığı düzenin taleplerine karşı çıkabilir. Özgürlük, kişinin kendi doğasını serbestçe gerçekleştirmesi değil, kendisine aklın evrensel yasasını verebilmesidir. Kant’ın özerklik kavramı tam olarak bu noktada ortaya çıkar.
Etik bu nedenle olanı açıklamakla yetinemez. Bir toplumda yerleşmiş olan davranışların, kurumların veya değerlerin varlığı, onların ahlaki geçerliliğini kanıtlamaz. Ahlaki düşünce, tarihsel gerçekliğe onun henüz gerçekleştirmediği bir ölçütle yaklaşır. “Olan” ile “olması gereken” arasındaki mesafe korunmadığı takdirde etik, mevcut düzenin betimlenmesine dönüşür.
Schleiermacher’da Etiğin Yeni Nesnesi: Kültür
Schleiermacher, Kant’ın ahlak yasasının önemini bütünüyle reddetmez. Loew’in de gösterdiği gibi, kategorik buyruğun bireysel çıkarlardan bağımsız evrensel içeriğini kabul eder. Fakat bu ilkenin tek başına somut bir etik dünya kuramayacağını düşünür. Kategorik buyruk, bir davranışı sınayabilir; ancak bilim, sanat, devlet, aile veya din gibi tarihsel biçimlerin nasıl ortaya çıktığını açıklayamaz. Bu nedenle Schleiermacher etiği yalnızca “sınırlayıcı” değil, “oluşturucu” veya “biçimlendirici” bir bilim olarak düşünür. Etik, neyin yasaklandığını ya da hangi ilkenin ihlal edildiğini göstermenin ötesine geçmelidir. Aklın dünyada hangi biçimleri meydana getirdiğini, doğayı nasıl dönüştürdüğünü ve ortak bir kültürel hayatı nasıl kurduğunu açıklamalıdır.
Bu değişim, etiğin nesnesini genişletir. Ahlaki hayat artık yalnızca bireysel iradelerin alanı değildir. Dil, bilgi, sanat, ekonomik faaliyet, siyasal örgütlenme ve dinsel topluluklar da etik sürecin parçaları hâline gelir. İnsan, doğanın karşısında duran soyut bir akıl değildir; bedeniyle, çevresiyle, tarihiyle ve başkalarıyla ilişki içinde var olur. Akıl, ancak bu ilişkiler içinde görünür ve etkili olabilir.
Schleiermacher’ın kültür felsefesi bu noktada etik düşüncenin içine yerleşir. Etik, tarihsel-tinsel hayatın temel yasalarını araştıran bir bilim olur. Loew’in çalışmasının üçüncü bölümüne verdiği başlık bunu açıkça gösterir: “Tarihin İlkelerinin Bilimi Olarak Etik.” Schleiermacher’ın sistemi içinde etik, gerçek iyilerin tarihte hangi gelişme biçimleriyle ortaya çıktığını açıklamaya yönelir. Tarih, aklın dışındaki rastlantısal olaylar dizisi değil, aklın doğaya nüfuz ettiği süreçtir. Schleiermacher’ın yeniliği burada belirir: Ahlakı yalnızca karar anında ortaya çıkan içsel bir doğruluk olarak görmez. Ahlaki olan, dünyada bir biçim kazanmalıdır. İyi irade kurumlara, ilişkilere, eserlere ve ortak hayat biçimlerine dönüşmediği sürece eksik kalır.

Kaynak: https://de.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Schleiermacher
En Yüksek İyi: Tamamlanmış Bir Ahlaki Dünya
Kant ile Schleiermacher arasındaki ayrım, “en yüksek iyi” kavramında daha görünür hâle gelir. Kant’ta en yüksek iyi, erdem ile mutluluğun uygunluğunu ifade eder. Ahlaki davranışın amacı mutluluk değildir; fakat akıl, erdemli insanın mutluluğa layık olduğu bir dünyanın mümkün olmasını ister. En yüksek iyi bu anlamda ahlaki dünyanın tamamlanmasına ilişkin bir idealdir.
Schleiermacher ise kavramı daha geniş ve daha kurucu bir anlamda kullanır. En yüksek iyi, yalnızca erdemli bireyin mutluluğuyla ilgili değildir. Aklın doğaya ve toplumsal hayata bütünüyle nüfuz ettiği dünyanın bütününü ifade eder. Bilim, sanat, devlet, din ve kişisel ilişkiler birbirlerinden kopuk iyiler değil, aynı etik dünyanın farklı gerçekleşme biçimleridir. Bu nedenle Schleiermacher’da en yüksek iyi ile dünya kavramı birbirini belirler. Nasıl bir dünyanın etik olarak tamamlanmış sayılacağı bilinmeden en yüksek iyi tanımlanamaz; en yüksek iyi düşünülmeden de dünyadaki kurumların etik anlamı kavranamaz. İnsan yalnızca kendi içsel doğruluğunu kurmaz; aklın görünür olduğu ortak dünyayı meydana getirir.
Schleiermacher’ın Fichte’nin “insanın belirlenimi” sorusuna yönelttiği itiraz da bu bağlamda anlam kazanır. İnsanın ne için var olduğunu sormak, onu kendi dışındaki bir amacın aracı hâline getirebilir. Schleiermacher’a göre “İnsan ne olmalıdır?” sorusu, “İnsan nedir?” sorusundan koparılamaz. İnsanın özü, aklın bireysel ve toplumsal dünyada gerçekleşmesidir. En yüksek iyi, insanın dışarıdan ulaşacağı bir hedef değil, insanlığın akıl yoluyla oluşturduğu bütünsel hayatın kendisidir. Loew, bu yaklaşımın birey ile insanlığı birbirine bağladığını, fakat aynı zamanda etik amaç ile tarihsel oluş arasındaki sınırı belirsizleştirdiğini gösterir.
Doğa ile Aklın Birbirine Yaklaşması
Schleiermacher’ın sistemi, Kant’ın kesin biçimde ayırdığı iki alanı birbirine yaklaştırır: doğa ve özgürlük.
Kant’ta doğa, nedensellik yasalarına göre işler. Bir olayın nedeni başka bir olaydır. Ahlaki özgürlük ise bu nedensellik zincirine indirgenemez. Özgür insan, yalnızca doğasının ve koşullarının sonucu değildir; aklın yasasına göre eyleyebilir. Bu nedenle Kant, insanı hem doğa varlığı hem de özgürlük sahibi bir özne olarak düşünmek zorundadır.
Schleiermacher içinse akıl doğanın bütünüyle karşısında değildir. Aklın etkinliği doğayı dışarıdan kesintiye uğratmaz; doğanın içinde biçim kazanır. Tarih, doğal oluşun daha yüksek bir düzeyde devam etmesi gibi anlaşılır. İnsan bedeni, dili, çevresi ve tarihsel ilişkileri aklın önündeki salt engeller değildir; aklın kendisini gerçekleştirdiği araçlardır.
Bu yaklaşım, beden ile ruh, doğa ile kültür ve birey ile toplum arasındaki katı ayrımları aşma imkânı verir. Ahlaki insan, dünyadan geri çekilerek saf bir iradeye dönüşmez. Tam tersine, maddi ve tarihsel dünya içinde üretir, dönüştürür ve ortaklaşır.
Fakat aynı yaklaşım ciddi bir sorun doğurur. Ahlaki gelişme, doğal ve tarihsel gelişmenin devamı olarak düşünülürse özgürlük nerede başlayacaktır? Tarihte meydana gelen her şey, aklın gelişiminin bir aşaması olarak görülebilir mi? Devletin, dinin veya kültürün mevcut biçimleri aklın gerçekleşmeleri sayıldığında, bunların hangi ölçüte göre eleştirileceği nasıl belirlenecektir?
Loew’in itirazının merkezi burasıdır. Schleiermacher doğa yasası ile ahlak yasasını birbirine yaklaştırırken “olması gereken”i “olan”ın içinde eritme tehlikesiyle karşılaşır. İyi, henüz gerçekleştirilmemiş bir talep olmaktan çıkarak tarihsel sürecin içkin yönü hâline gelir. Etik de dünyayı yargılayan bir düşünce olmaktan çok, dünyanın akılsal oluşunu açıklayan bir bilime dönüşür.
Özgürlük: Yasaya Uymak mı, Kendinden Gelişmek mi?
Kant’ta özgürlük özerkliktir. İnsan, kendisini belirleyen doğal eğilimlerden bağımsız biçimde evrensel yasaya göre eyleyebildiği ölçüde özgürdür. Özgürlüğün ölçüsü, insanın kendisine özgü karakterini ortaya koyması değil, iradesinin evrenselleştirilebilir olmasıdır.
Schleiermacher’da özgürlük farklı bir anlama yaklaşır: kişinin kendi içsel gücünden hareketle gelişmesi. Loew bunu “kendinden gelişme” olarak ifade eder. Bir varlık, kendi içindeki kuvvet ile görünüşleri arasında birlik kurduğu ölçüde özgürdür; başka ilişkilerin ve dış koşulların belirlediği bir olaylar dizisine dönüştüğü ölçüde zorunluluğa bağlıdır. Bu özgürlük anlayışı, kişiliğin somutluğunu Kant’ın biçimsel özerkliğinden daha güçlü biçimde vurgular. İnsan yalnızca herkes için geçerli bir yasayı uygulayan soyut özne değildir. Kendine özgü yetenekleri, ilişkileri, tarihsel konumu ve dünyaya katılma biçimi vardır. Ahlaki gelişme, bu özgünlüğün yok edilmesini değil, işlenmesini gerektirir.
Ancak özgürlüğün kişinin kendi doğasını gerçekleştirmesi olarak tanımlanması da yeterli değildir. Çünkü insanın “kendi doğası” dediği şey, toplumsal alışkanlıkların, arzuların, korkuların ve iktidar ilişkilerinin ürünü olabilir. Kişinin kendiliğinden gelişmesi ile gerçekten özgürleşmesi aynı şey değildir. Kant’ın yasa düşüncesi tam da bu nedenle önemini korur: Öznenin yalnızca kendisiyle uyumlu olması, ahlaki olduğu anlamına gelmez.
Bireysellik Etiğin Temeli midir?
Schleiermacher çoğu zaman bireysellik düşüncesinin filozofu olarak anılır. Her insanın insanlığı kendine özgü bir biçimde temsil etmesi gerektiği fikri, onun romantik döneminin en etkili düşüncelerinden biridir. Bireysellik, herkesin aynı modele göre biçimlendirildiği bir ahlak anlayışına karşı güçlü bir itirazdır.
Fakat Loew, Schleiermacher’ın sisteminde bireyselliğin sanıldığı kadar kurucu olmadığını ileri sürer. Schleiermacher’a göre saf aklın kendisi çoğulluğun kaynağı değildir. Bireyselleşme, aklın farklılaşmış doğayla birleşmesi sonucunda ortaya çıkar. İnsanlar bedensel, coğrafi, tarihsel ve toplumsal koşullar bakımından birbirlerinden ayrıldıkları için akıl da her birinde farklı biçim kazanır. Başka bir ifadeyle bireysellik, ruhun değişmez özü değil, aklın doğa içinde görünmesinin biçimidir.
Loew bu nedenle Schleiermacher’ın bireysellik düşüncesinin gerçek büyüklüğünü sistematik etiğinde değil, yaşantısında ve dinsel bilincinde bulur. Schleiermacher bireyselliği yalnızca bir kavram olarak kurmamış; kendisinde ve başkalarında tekil kişiliğin değerini deneyimlemiştir. Fakat sistem, bu kişisel özgünlüğü sonunda bütünsel aklın gelişimine bağlar. Birey, ortak tinsel dünyanın eşsiz bir taşıyıcısıdır; ancak bu bütünlükten bağımsız bir mutlak değer değildir. Burada Schleiermacher’ın düşüncesindeki en önemli gerilim ortaya çıkar. Bir yandan bireysel hayat, yerine başka hiçbir şeyin geçemeyeceği özgün bir biçimdir. Diğer yandan kişinin hakikati, kendisini aşan ortak dünyanın içinde bulunur. Birey bütünden koparsa keyfîliğe; bütün bireyi yutarsa kişiliksizliğe dönüşür.
Schleiermacher’ın etiği bu iki tehlike arasında bir denge arar. İnsan ancak topluluk içinde birey olabilir; topluluk da ancak farklı bireylerin etkin katılımıyla gerçek bir etik bütünlük kazanabilir. Bu düşünce, bireyselliği özel hayata kapanmakla özdeşleştiren modern anlayışın karşısında hâlâ güçlüdür.
Loew’in Eleştirisinin Sınırı
Loew’in sonucu açıktır: Schleiermacher’ın etiği, Kant’ın ortaya koyduğu temel etik problemi ilerletmemiştir. Etik hayatın bütününü, kültürel ve toplumsal biçimleriyle açıklamak istemiş; fakat bunu yaparken ahlak yasasının bağımsızlığını zayıflatmıştır. “Olması gereken”, tarihsel ve tinsel bir “oluş” içinde çözünmüştür. Loew’e göre Schleiermacher’ın asıl büyüklüğü etik sisteminde değil, dinsel kişiliğinde, toplumsal etkisinde ve bireyselliği yaşama biçimindedir. Kitabın sonunda Schleiermacher’ın etik sisteminin felsefe tarihinde etik probleme bir ilerleme getirmediğini, fakat din ile kültür arasındaki ilişkiyi olağanüstü bir yoğunlukla ortaya koyan bir düşüncenin belgesi olduğunu söyler.
Bu yargı güçlüdür; fakat Schleiermacher’ın açtığı alanı bütünüyle kavramaz. Schleiermacher’ın amacı Kant’ın sorusuna yalnızca başka bir cevap vermek değildir. Etik sorunun kendisini değiştirmektedir. Kant, “Bir iradeyi ahlaki kılan nedir?” diye sorar. Schleiermacher ise buna başka bir soru ekler: “Ahlaki irade nasıl bir dünya meydana getirir?”
Bu ikinci soru olmadan etik, içsel doğruluğun kuramı olarak kalabilir. İnsan doğru ilkeye göre davranabilir; ancak bu ilkenin bilimde, eğitimde, sanatta, devlette ve gündelik ilişkilerde nasıl cisimleşeceği açıklanamaz. Schleiermacher’ın katkısı, iyinin yalnızca niyet olmadığını göstermesidir. İyi, dünyada bir biçim kazanmak zorundadır.
Yine de Loew’in uyarısı geçerliliğini korur. Etik, kendisini bütünüyle tarihsel oluşun bilimine dönüştürdüğünde eleştirel mesafesini kaybeder. Tarihte meydana gelmiş olanla meydana gelmesi gereken arasındaki ayrım silinirse güçlü kurumlar kolayca aklın zorunlu biçimleri gibi sunulabilir. Kültürün ürettiği düzen, ahlaki olarak haklı bir düzenle özdeşleştirilebilir.
Schleiermacher’ın etiğinin gerçek değeri, Kant’ın yerine geçmesinde değil, Kant’ın eksik bıraktığı sorunu görünür kılmasındadır. Kant ahlaki yasanın geçerliliğini korur; Schleiermacher bu yasanın dünyada nasıl hayat bulacağını sorar. Kant olmadan Schleiermacher’ın kültür etiği mevcut gerçekliğe teslim olma tehlikesi taşır. Schleiermacher olmadan Kant’ın etiği ise ahlaki biçimlerin tarihsel ve toplumsal kuruluşunu açıklamakta yetersiz kalabilir.
Etik ne yalnızca dünyayı yargılayan yasadır ne de yalnızca dünyanın oluşunu açıklayan bilim. Onun asıl gerilimi, henüz olmayanın talebiyle çoktan oluşmuş olanın maddesi arasındadır. Kant bu gerilimin ilk kutbunu, Schleiermacher ikinci kutbunu korur. Ahlaki düşünce ise ancak ikisini birbirine indirgemeden birlikte düşünebildiği ölçüde eleştirel ve kurucu olabilir.
