Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Felsefenin başlangıcı çoğu kez ilk ilkenin bulunması problemi olarak düşünülür. Düşünce, kendisinden emin olabileceği bir temel belirlemeli ve bundan sonraki bilgiyi bu temel üzerine kurmalıdır. Hegel’in Mantık Bilimi’nin başında karşı karşıya kaldığı sorun ise bundan daha güçtür. Çünkü başlangıcı mümkün kılacak bir temel önceden kabul edildiği anda, temel başlangıçtan önce gelmiş olur. Düşünce artık gerçekten başlamıyordur; açıklanmamış bir varsayımdan hareket ediyordur. Başlangıcın ilk olması isteniyorsa, kendisini gerekçelendirecek daha önceki bir ilkeye sahip olmaması gerekir.
Bu nedenle Hegel’de başlangıç sorusu “En güvenilir temel hangisidir?” sorusundan farklıdır. Mesele, bütün belirlenimlerden önce bulunabilecek ayrıcalıklı bir önermeyi seçmek değil, düşüncenin başlangıçta ne kadar az şey söyleyebileceğini belirlemektir. Bir başlangıç başka bir kavramdan türetilmişse dolayımlanmıştır; nedeni, gerekçesi veya koşulu gösterilebiliyorsa kendisinden önce gelen bir yapıya bağlıdır. Mutlak anlamda başlangıç ise böyle bir geçmişe sahip olamaz. Bu yüzden başlangıcın ilk niteliği zenginlik değil dolaysızlıktır.
Başlangıcın Temelsizliği
“Temelsiz başlangıç” ifadesi ilk bakışta felsefenin gerekçeden vazgeçmesi anlamına gelebilir. Oysa Hegel’in sorunu gerekçelendirmeyi ortadan kaldırmak değildir. Tam tersine, başlangıcın kendisine dışarıdan bir gerekçe yerleştirmenin yaratacağı mantıksal problemi görür. Başlangıç, başka bir şeye dayanarak açıklanıyorsa söz konusu başka şey daha önce gelmektedir. Bu durumda başlangıç diye gösterilen nokta, daha geniş bir düşünce zincirinin ortasında yer alır.
Temelsizlik bu nedenle keyfilik değildir. “Herhangi bir yerden başlayabiliriz” anlamına da gelmez. Başlangıca getirilen talep son derece sıkıdır: başka hiçbir belirlenimi gizlice içermemelidir. Başlangıcın yoksulluğu tam da buradan gelir. Henüz bir nesnenin ne olduğu, hangi niteliğe sahip bulunduğu, başka şeylerden nasıl ayrıldığı veya hangi ilişkilere girdiği söylenemez. Bunlardan herhangi biri söylendiği anda belirlenmiş bir düşünceye geçmiş oluruz.
Hegel’in başlangıç için aradığı dolaysızlık, bu nedenle düşüncenin boşaltılmasıdır. Başlangıçta bir teori, yöntem, tanım veya ontolojik sınıflandırma hazır bulunamaz. Bunların tümünün düşüncenin hareketi içinde ortaya çıkması gerekir. Felsefe kendi sonucunu başlangıca gizlice yerleştirirse, daha sonra geliştirdiğini söylediği şeyi aslında baştan varsaymış olur. Mantık Bilimi’nin başlangıcındaki radikallik, sistemin kendi kavramlarını bile başlangıçta kullanma hakkını kendisine vermemesidir.
Saf Varlık Neden Başlangıçtır?
Bu koşul Hegel’i saf varlığa götürür. Buradaki varlık, gündelik dilde “var olan şeylerin toplamı” değildir. Masa, insan, doğa, tarih veya Tanrı hakkında henüz hiçbir şey söylenmiş değildir. Başlangıçtaki varlık herhangi bir nesnenin belirlenmiş varlığı da değildir. Saf varlık, henüz hiçbir ayrım taşımayan belirlenmemiş dolaysızlıktır. Bu nedenle saf varlık son derece zengin bir metafizik gerçeklik gibi düşünülmemelidir. Başlangıç olarak gücü, içerdiği belirlenimlerin çokluğundan değil, henüz belirlenmiş hiçbir şey söylememesinden kaynaklanır. Hegel’in daha sonra nitelik, nicelik, ölçü, öz ve kavram olarak geliştireceği belirlenimler başlangıçta hazır bulunmaz. Eğer bunlar başlangıca önceden yerleştirilseydi, düşüncenin hareketi kurulmuş değil, yalnızca ilan edilmiş olurdu.
Saf varlığın “saflığı” da burada anlaşılır. Varlık henüz özün karşıtı değildir; çünkü öz kategorisi daha ortaya çıkmamıştır. Öz–varlık ayrımını bile başlangıca taşımak, başlangıcı daha sonraki bir düşünsel belirlenim aracılığıyla tanımlamak olurdu. Hegel’in başlangıcı bu yüzden yalnız nesnesiz değil, karşıtlıksızdır. Ne bir içeriğe ne de o içeriği dışarıdan düşünen ayrı bir düşünceye yaslanır.
Burada felsefi başlangıcın güçlüğü belirginleşir. Gündelik bilinç daima belirlenmiş şeylerle karşılaşır; insan zaten dilin, tarihin, kültürün ve bilginin içindedir. Hiç kimse hayatına saf varlıktan başlamaz. Mantık Bilimi’nin başlangıcı biyografik, psikolojik veya tarihsel bir ilk an değildir. Hegel’in aradığı, kavramsal bakımdan ilk olabilecek başlangıçtır.
Dolaysızlık Neden Kalıcı Değildir?
Başlangıcın dolaysız olması, Hegel’in dolaysızlığı düşüncenin en yüksek biçimi saydığı anlamına gelmez. Tam tersine, Mantık Bilimi’nin hareketi dolaysızlığın kendi içinde sürdürülemez olduğunu gösterecektir. Başlangıç zorunlu olarak dolaysızdır; fakat düşünce dolaysızlıkta kalamaz. Bu nokta, başlangıç problemini Hegel’in bütün felsefesinden ayıran fakat aynı zamanda ona bağlayan düğümdür. İlk olan dolaysızdır; gelişmiş olan ise dolayımdan geçmiştir. Düşüncenin ilerlemesi, başlangıçtaki yalınlığı dışarıdan yeni bilgiler ekleyerek doldurmak değildir. İlk belirlenimin kendisinin neyi içerdiğinin açılmasıyla yeni belirlenimler ortaya çıkar.
Dolayım bu yüzden dolaysızlığın dışarıdan karşıtı değildir. Dolaysız olan kendi hareketi içinde dolayımlı hâle gelir; bu dolayımdan ise yeni bir dolaysızlık doğar. Hegelci hareket boyunca dolaysızlık ile dolayımın birbirini dışlayan iki sabit alan olarak kalmamasının nedeni budur. Başlangıcın dolaysızlığı ile sürecin sonunda elde edilen dolaysızlık aynı değildir. İlki henüz işlenmemiştir; sonuncusu ise geçirdiği dolayımları kendi içinde taşır.
Bu ayrım yapılmadığında Hegel’in sistemi kolaylıkla başlangıç noktasına geri dönen boş bir çember gibi görülebilir. Oysa geri dönüş, başlangıcın aynen tekrarlanması değildir. Başlangıçta yalın biçimde bulunan şey, süreç sonunda neden o şekilde bulunabildiğinin tarihini kendi içinde taşır. Sonraki dolaysızlık, dolayımdan habersiz değil, dolayımı içselleştirmiş dolaysızlıktır.
Başlangıç ve Çember Sorunu
Hegel’in sisteminin çembersel yapısı başlangıç problemini daha da güçleştirir. Doğrusal bir sistemde ilk nokta ile son nokta kolayca ayrılabilir. Çemberde ise ayrıcalıklı bir başlangıç noktası yoktur. Her nokta hem öncekinin sonucu hem sonrakinin başlangıcıdır. O hâlde felsefi sistem bir çember oluşturuyorsa başlangıç nerede bulunacaktır?
Bu güçlük, Hegel’in başlangıcı tarihsel bir ilk an olarak düşünmediğini yeniden gösterir. Başlangıç, sistemin dışında duran bir sıfır noktası değildir. Sistem tamamlandığında başlangıcın neden başlangıç olabildiği de anlaşılır. Başlangıç başlangıçta henüz kendi gerekçesine sahip değildir; gerekçesini hareketin bütünü aracılığıyla kazanır.
Burada Hegelci düşüncenin alışılmış temel modelinden farkı açığa çıkar. Klasik temel tasarımında bina ilk ilkenin üzerine yükselir ve temel, kendisinden sonra gelen yapıyı taşır. Hegel’de ise sonradan ortaya çıkan bütünlük başlangıcın anlamını geriye doğru da belirler. Sonuç yalnız başlangıçtan türetilmez; başlangıcın ne olduğunun hakikati de sonuçta açılır. Bu nedenle başlangıcın temelsizliği bir eksiklik olarak kalmaz. Başlangıç, dışarıdan verilmiş bir temele sahip olmadığı için kendi doğrulanmasını düşüncenin ilerleyişinde üretmek zorundadır. Sistem daha sonra başlangıcına geri döndüğünde artık aynı noktada değildir. İlk dolaysızlık, bütün dolayımların ardından yeniden görülür.
Hegel açısından sonuç bu yüzden yalnız sürecin sona erdiği yer değildir. Sonuç, kendisinden önceki hareketi içinde taşıdığı ölçüde sonuçtur. Başlangıç ise sonuçtan geriye bakıldığında kendi zorunluluğunu kazanır. Felsefi sistemin çemberselliği, başlangıç ile sonucu birbirine kapatan mekanik bir tekrar değil, ikisinin birbirini karşılıklı olarak belirlemesidir.
Fenomenoloji Başlangıcı Geçersiz Kılar mı?
Burada Ruhun Fenomenolojisi ile Mantık Bilimi arasındaki ilişki önemli bir sorun yaratır. Fenomenoloji, bilincin nesnesiyle ilk karşıtlığından başlayarak mutlak bilgiye uzanan uzun bir yolu zaten katetmiştir. Mantık Bilimi de bu kazanılmış “bilim kavramı”nın alanında hareket eder. Öyleyse Mantık’ın başlangıcı gerçekten temelsiz olabilir mi? Önünde Fenomenoloji gibi devasa bir dolayımlanma bulunmuyor mudur?
Bu soru Hegel’in başlangıç probleminin paradoksunu gösterir. Tarihsel ve sistematik bakımdan bakıldığında saf başlangıç, çoktan kat edilmiş bir düşünce yolunun ardından gelmektedir. Bilinç, nesneyle karşıtlığının biçimlerinden geçmiş; sonunda düşünce ile şeyin birbirine tamamen dışsal olmadığı bir konuma ulaşmıştır. Mantık tam da bu noktada saf düşüncenin hareketini konu edinir.
Fakat mantıksal başlangıç, bu süreci ilk kategorisinin içine bir öncül olarak koyamaz. Fenomenoloji’nin sonucu Mantık’ın mümkün olduğu yeri hazırlayabilir; Mantık yine de kendi içinde başlarken yalnız başlangıcın gerektirdiği dolaysızlığı kabul etmek zorundadır. Başka türlü saf varlık daha baştan bilincin tarihsel gelişiminin sonucu diye tanımlanmış ve kendi dolaysızlığı kaybedilmiş olurdu.
Buradaki gerilim ortadan kaldırılmamalıdır. Hegel’in başlangıç düşüncesini ilginç kılan tam da budur: başlangıç bir yandan hiçbir önvarsayım kabul etmemelidir, diğer yandan onu düşünen bilinç hiçbir zaman gerçekten önvarsayımsız değildir. Felsefi başlangıç, düşünürün bütün bildiklerini unutması değil, bu bilgilerin hiçbirini başlangıç kategorisinin gerekçesi olarak kullanmamasıdır.
Başlangıç Bir “İlk Hakikat” Değildir
Saf varlığı başlangıç olarak kabul etmek, onu sistemdeki en doğru veya en yüksek hakikat yapmak anlamına gelmez. Hegel’de ilkin gelen ile en yetkin olan aynı değildir. Başlangıç tersine en yoksul belirlenimdir; çünkü henüz kendi ilişkilerini geliştirmemiştir. Bu nokta, Hegel’i ilk ilkeden bütün sistemi çıkaran dogmatik metafizik modelinden ayırır. Saf varlık, sistemin geri kalanını içinde gizlenmiş biçimde taşıyan hazır bir cevher değildir. Onun anlamı hareket içinde değişir, belirlenir ve aşılır. Başlangıca ayrıcalık veren şey bütün hakikati önceden içermesi değil, başka hiçbir belirlenime başvurmadan düşünülebilmesidir.
Böylece Hegel’de felsefenin başlangıcı güvenli bir zemine yerleşme hareketi olmaktan çıkar. Düşünce en yoksul belirlenimi kabul eder ve onun kendi sınırlarıyla karşılaşmasına izin verir. Güvence başlangıçta verilmez; düşüncenin hareketi içinde kazanılır.
Bu nedenle Mantık Bilimi’nin başlangıcı aynı zamanda yönteme ilişkin bir iddiadır. Yöntem, başlangıçtan önce hazır bulunan ve içeriğe dışarıdan uygulanan kurallar bütünü olamaz. Eğer hangi adımların atılacağı önceden belirlenmiş olsaydı, hareketin sonucu başlangıca gizlice yerleştirilmiş olurdu. Düşüncenin yolu, ele aldığı belirlenimlerin kendi iç ilişkilerinden doğmalıdır.
Temelsizliğin Felsefi Anlamı
Hegel’in başlangıç problemi, felsefenin kesin bir temel bulamadığı için vazgeçmesini değil, “temel” kavramını yeniden düşünmesini gerektirir. Düşünce başlangıçta kendisine dışarıdan garanti sağlayan bir zemine sahip değildir. Başlangıç ancak ilerleyerek, kendi belirlenimlerini üreterek ve başlangıçtaki dolaysızlığı geride bırakarak gerekçesini kazanabilir. Bu nedenle Hegel’de felsefi hakikat, ilk önermede değil hareketin bütününde bulunur. Başlangıç zorunludur ama yeterli değildir. Saf varlığın önemi sistemin bütün gerçeğini tek başına söylemesinden değil, düşüncenin başka hiçbir belirlenimi varsaymadan başlayabileceği sınır noktayı oluşturmasından gelir.
Başlangıcın temelsiz olması böylece düşüncenin zayıflığı değil, felsefenin kendi varsayımlarını gizlememesinin koşuludur. Temel başlangıçtan önce verilemez; çünkü verilmiş her temel yeniden “Bu neye dayanıyor?” sorusunu doğuracaktır. Hegel bu sonsuz gerilemeyi yeni bir ilk ilkeyle durdurmak yerine başlangıçtan temeli kaldırır ve gerekçelendirmeyi düşüncenin hareketine bırakır.
Mantık Bilimi bu yüzden sağlam bir temel üzerinde yükselen bina gibi başlamaz. Kendi temelini ancak ilerledikçe üretebilen bir düşünce hareketi olarak başlar. Saf varlığın görünürdeki yoksulluğu tam da bunun bedelidir: başlangıçta düşüncenin elinde henüz güvenebileceği hiçbir şey yoktur; hatta kendi sonucuna bile.
