“Varlık” kelimesi gündelik dilde çoğu zaman çok kolay kullanılır. Masanın varlığından, insanın varlığından, dünyanın varlığından, hatta düşüncelerin ve duyguların varlığından söz ederiz. Fakat felsefi düşünce bu kullanımın içindeki önemli bir belirsizliği erkenden fark eder: Var olan ile varlık aynı şey değildir. Tek tek mevcutlara işaret ettiğimizde başka bir düzeyde konuşuruz; onların “olmasını” mümkün kılan daha genel ufka yöneldiğimizde ise başka bir düzeye geçeriz. Bu yüzden metafiziğin en temel ayrımlarından biri, “var olan” ile “varlık” arasındaki ayrımdır.
Bu ayrım yapılmadığında düşünce ya yalnız tek tek nesnelerin sayımına indirgenir ya da tam tersine, “varlık” sözcüğü fazla genel ve içeriksiz bir soyutlama hâline gelir. Oysa felsefenin işi ne yalnız nesneleri sıralamak ne de belirsiz bir yücelik duygusuyla “varlık” demektir. Asıl mesele, tekil mevcutlar ile onların var olma tarzı arasındaki farkı kavramaktır. Çünkü bir taş vardır, bir insan vardır, bir ağaç vardır; ama “vardır” dediğimizde bu sözcük her biri için aynı biçimde mi iş görmektedir? Tek tek var olanları saymakla varlığı düşünmüş olur muyuz? İşte ayrım tam burada kurulur.
Neden Bu Ayrım Gerekli?
İlk bakışta şöyle itiraz edilebilir: Zaten varlık dediğimiz şey, var olanların kendisi değil midir? Taş, ağaç, insan, su, ateş, yıldız; bütün bunlar varsa varlık da budur. Ama bu cevap yeterli değildir. Çünkü burada var olanların listesi yapılmış olur; oysa “var olmak”ın kendisi düşünülmemiş kalır. Tek tek mevcutları saymak, onların ortak paydasını henüz kavramak anlamına gelmez.
Bir örnek bunu açıklaştırır. Bir masa ile bir insan aynı şekilde var olmaz. Biri cansız bir nesnedir, diğeri bilinç, tarih, dil ve eylem taşıyan bir varlıktır. Yine de ikisi için de “var” deriz. Demek ki “var” sözcüğü yalnız tek bir nesneye işaret etmez; daha genel bir anlam alanı taşır. Felsefenin dikkat ettiği şey tam da budur: Var olanlar farklıdır, ama onların var olmasında ortak bir boyut vardır. Bu ortak boyut, tek tek var olanların toplamına indirgenmeden düşünülmelidir.
Bu nedenle “var olan” ile “varlık” ayrımı lüks bir akademik ayrıntı değil, düşüncenin düzenini kuran bir ilkedir. Eğer bu ayrımı yapmazsak, ontolojiyi nesne kataloğuna çeviririz. Eğer ayrımı aşırı büyütürsek bu kez de varlığı, hiçbir somut içeriğe temas etmeyen boş bir soyutluğa dönüştürürüz. Doğru yol, farkı koruyarak bağı da kaybetmemektir.
Var Olan Nedir?
Var olan, en yalın anlamıyla mevcut olandır. Karşımızda duran taş, içtiğimiz su, yanan ateş, yürüyen insan, düşünen zihin, gökyüzündeki yıldız; bunların her biri var olandır. Var olan tekildir, belirlenmiştir, sınır taşır, işaret edilebilir. Ona “şey” de diyebiliriz; çünkü o, belirli bir içerik ve belirli bir mevcudiyet kazanmıştır.
Var olanın temel özelliği, her zaman bir “bu” olarak belirmesidir. Bu taş, bu masa, bu kişi, bu ağaç. Yani var olan, belirlenmiş ve ayrılmış olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden var olanı düşünmek, çoğu zaman nesneleri, canlıları, oluşları, süreçleri, olayları düşünmek demektir. Burada dikkat nesnelerin kendisine yönelir.
Fakat var olanın kendisi, henüz varlığın ne olduğunu açıklamaz. Çünkü tek tek var olanları tanımlayabilir, sınıflandırabilir, birbirinden ayırabiliriz; yine de onların “var olmasını” ortak olarak neyin anlattığını ayrıca sormak zorundayız. Bu nedenle var olan düşüncesi ontolojinin başlangıcı olabilir, ama sonu değildir.
Varlık Nedir?
Varlık, var olanlardan biri değildir. Bu cümle, ilk anda tuhaf görünebilir; çünkü dil bizi sürekli varlığı da sanki başka bir nesneymiş gibi düşünmeye iter. Oysa varlık, taş, ağaç, masa, insan gibi bir mevcut değildir. Varlık, bunların hepsinin “olma”sını anlatan en genel ufuktur.
Başka bir ifadeyle varlık, tek tek var olanların ortak yüklemi gibi görünse de onlardan herhangi biriyle özdeş değildir. Varlık, bir şeyin “orada bulunması”ndan daha fazlasını anlatır; onun mevcudiyet tarzını, açıklığını, ortaya çıkışını mümkün kılan boyuta işaret eder. Bu yüzden varlık, tek tek var olanların yanına eklenen bir nesne değildir. O, onların var olmasını anlamlı kılan en genel boyuttur.
Burada şu farkı korumak gerekir: Var olan “şu”dur; varlık ise “olma”dır. Var olan işaret edilebilir; varlık ise işaret edilen her şeyin önkoşulu gibi işler. Var olan, sınır kazanmış ve belirlenmiş olarak durur; varlık ise bu belirlenmişliğin imkân ufkudur. Bu nedenle varlık, tek tek mevcudiyetlerin ötesine geçen ama onlardan kopuk da olmayan bir kavramdır.
Varlık Var Olanların Toplamı mıdır?
Bu soruya verilecek en kısa cevap şudur: Hayır. Varlık, var olanların toplamı değildir. Çünkü toplam fikri, parçaları yan yana getirmeyi anlatır. Oysa varlık, parçaların üzerine sonradan eklenen bir toplam adı değil, baştan itibaren onların her birinde işleyen “olma” boyutudur.
Bir şehirdeki bütün binaları saymak, o şehrin “şehirlik” niteliğini açıklamaya yetmez. Aynı biçimde dünyadaki bütün var olanları saymak da varlığın ne olduğunu açıklamaz. Çünkü varlık, yalnız nicel bir toplam değildir. O, tek tek var olanların her birinde farklı biçimlerde beliren ortak bir düzeydir.
Burada büyük hata şudur: Var olanları ne kadar çoğaltırsak, sanki varlığa o kadar yaklaşacağımızı sanırız. Oysa bin nesne bilmek, “var olmak”ın ne anlama geldiğini bilmek demek değildir. Bilgi burada genişleyebilir ama derinleşmeyebilir. Metafiziğin yaptığı şey, tam da bu derinleşmeyi mümkün kılmaktır. Nesnelerin sayısından, “olma”nın anlamına geçmek.
Neden Aynı Şey Değildir?
Var olan ile varlığın aynı şey olmamasının en temel nedeni, biri belirli ve tekil, ötekinin ise en genel ve kurucu boyut olmasıdır. Bir var olanı gösterebiliriz; ama varlığı o biçimde gösteremeyiz. Bir taşı elimize alabiliriz; ama “varlık” elimize alınabilecek bir mevcut değildir. Bu yüzden aynı düzeyde değillerdir.
İkinci neden şudur: Var olanlar değişir. Doğar, büyür, bozulur, dönüşür, yok olur. Ama bütün bu değişim içinde “var olmak” sorusu ortadan kalkmaz. Bir insan ölür, bir ağaç kesilir, bir bina yıkılır; fakat bu olaylar bizi yalnız belirli şeylerin sonluluğuna değil, “olma” ve “olmama” arasındaki daha genel soruya da götürür. Demek ki varlık, tek tek var olanların kaderinden daha geniş bir meseledir.
Üçüncü neden, düşüncenin işleyişiyle ilgilidir. İnsan çoğu zaman yalnız karşısındaki şeyi görür; ama o şeyi “var” diye kavrarken farkında olmadan daha genel bir anlam alanına da girmiş olur. Bu nedenle varlık, düşüncenin en yakın ama en az fark edilen boyutlarından biridir. Hep kullandığımız ama nadiren doğrudan düşündüğümüz bir kelimedir. Var olanlar göz önündedir; varlık ise göz önünde olanları mümkün kılan zemin gibi işler.
İnsan Bu İkisini Neden Karıştırır?
Bunun bir nedeni gündelik dilin ekonomisidir. Dil, çoğu zaman ayrım yapmadan konuşur. “Bir şey var” deriz ve mesele kapanır. Ama bu ifade içinde hem tekil mevcut hem de varlık iddiası aynı anda yer alır. Gündelik dil bu karışımı taşır; çünkü gündelik hayatın amacı kavramsal ayrıntı değil, pratik yönelimdir.
İkinci neden, insanın dikkatinin çoğunlukla nesnelere yönelmesidir. Görürüz, kullanırız, tanımlarız, sınıflandırırız. Yani daha çok var olanlarla meşgul oluruz. Varlık ise doğrudan bir nesne gibi görünmediği için geri planda kalır. İnsan, çoğu zaman zemin üzerinde yürür ama zeminin ne olduğunu düşünmez. Var olanlar ön plandadır; varlık, ön planı mümkün kılan arka plan gibidir.
Üçüncü neden, felsefi düşüncenin zorunlu olarak soyutlama yapmasıdır. Birçok kişi için “varlık” kelimesi fazla soyut görünür; bu yüzden onu hemen somut nesnelere indirger. Fakat indirgeme, anlama kolaylığı sağlasa da kavramsal doğruluğu bozabilir. Metafizik tam da bu noktada gereklidir: kolay olanı değil, doğru ayrımı yapmak için.
Şey Sorusundan Varlık Sorusuna
Daha önce “şey” sorusu açıldığında, bir şeyi şey yapan şeyin yalnız dış dünyadaki mevcudiyeti olmadığı; aynı zamanda belirlenebilir, düşünülebilir ve adlandırılabilir oluşu olduğu görülmüştü. Şimdi bu tartışma daha geniş bir düzeye taşınır. Çünkü şey, belirli var olandır; varlık ise o belirlenmişliğin daha genel ufkudur.
Başka deyişle şey, varlığın sınır kazanmış görünüşü gibi düşünülebilir. Bir şey vardır; ama onun var olması, sadece kendi içeriğinden değil, aynı zamanda varlık ufku içinde belirişinden kaynaklanır. Bu nedenle şey sorusu bizi kaçınılmaz biçimde varlık sorusuna götürür. Ama burada da dikkat gerekir: şey ile varlık arasında bağ vardır, fakat özdeşlik yoktur. Şey, varlığın kendisi değildir; varlığın belirli bir gerçekleşme tarzıdır.
Bu ayrım yapılmadığında ya her şeyi aynı düzleme yığarız ya da varlığı şeylerden tamamen koparırız. Oysa doğru yaklaşım, şeyi varlığın içinde; varlığı da şeylerin ötesine taşan ama onlardan bütünüyle ayrılmayan bir ufuk olarak düşünmektir.
Hakikat Bu Ayrımın Neresinde Durur?
Hakikat sorusu da bu ayrımın üzerine kurulur. Çünkü hakikati yalnız önermelerin doğruluğuna indirgersek, daha çok var olanlar hakkında kurduğumuz yargılarla ilgilenmiş oluruz. Ama hakikati, bir şeyin ne olduğu ve nasıl göründüğü bağlamında ele alırsak, varlık boyutu açılır. Böylece hakikat, yalnız bilgi meselesi olmaktan çıkar; ontolojik bir içerik kazanır.
Bir şey hakkında “doğru” konuşabiliriz; ama o şeyin varlık içindeki yerini hiç düşünmemiş olabiliriz. Yine de daha derin bir hakikat arayışı, yalnız nesne bilgisiyle yetinmez. Şeyin ne olduğu, nasıl var olduğu, nasıl açığa çıktığı, hangi mahiyeti taşıdığı sorularını da devreye sokar. Bu yüzden var olan ile varlık ayrımı yapılmadan hakikat de eksik düşünülür.
Hakikatin ontolojik derinliği tam burada belirir: Hakikat sadece “şu cümle doğru mu?” sorusuna değil, “şey nasıl vardır?” sorusuna da bağlıdır. Ve bu ikinci soru, bizi doğrudan varlık düşüncesine götürür.
Sonuç
Var olan ile varlık aynı şey değildir. Var olan, tek tek mevcuttur; belirlenmiştir, işaret edilebilir, sınır taşır. Varlık ise bu tek tek mevcudiyetleri mümkün kılan daha genel “olma” ufkudur. Var olanlar olmadan varlık düşüncesi boşalır; ama varlığı var olanların toplamına indirgemek de düşünceyi eksiltir.
Bu nedenle ontolojik düşüncenin ilk adımlarından biri, nesneleri saymaktan “olma”yı düşünmeye geçmektir. Taşın, ağacın, insanın, suyun var olduğunu söylemek başka; “var olmak”ın ne anlama geldiğini sormak başkadır. Felsefe bu ikinci sorudan vazgeçmediği için metafizik doğar.
“Şey” sorusundan sonra gelen en doğal adım da budur. Çünkü şey, belirli var olandır; varlık ise o belirlenmişliğin daha geniş zemini. Bu ayrım yapılmadan ne mahiyet tam anlaşılır ne hakikat ne de insanın kendi mevcudiyetine dair sorusu. Düşünce, tek tek var olanların gürültüsünden biraz geri çekilip varlığın sessizliğini duymadıkça ontolojik sorular gerçekten başlamaz.
