Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Felsefede fark çoğu zaman iki şey arasındaki ilişki üzerinden düşünülür. Bir şey, başka bir şey olmadığı ölçüde belirlenir; sınır, onu çevresinden ayırır ve kimliğinin koşullarından biri hâline gelir. Bu düşünme biçiminde belirlenim ile olumsuzlama birbirine yaklaşır: “bu” olmak, aynı zamanda “o” olmamaktır. Hegel bu mantığı basit bir dışsal karşıtlık düzeyinde bırakmaz; olumsuzlamayı kavramın ve gerçekliğin hareketinin içine yerleştirir. Sonlu kendi sınırı aracılığıyla kendisinin ötesine geçer, fakat bu aşma başka bir sonluyla karşılaşır; sınır yeniden kurulur ve süreç devam eder. Hegel’in “kötü sonsuzluk” dediği yapı tam da bu bitmeyen öteye-geçiş biçimidir. Sonsuzluk burada sonlunun karşısında duran erişilmez bir “öte” olarak kaldığı için, her aşma yeni bir sınıra dönüşür ve düşünce hiçbir zaman gerçekten sonsuza ulaşamaz.
Deleuze’ün Bergson’a dönüşü bu problemin bambaşka bir biçimde yeniden sorulmasını mümkün kılar. Mesele Hegel’in kötü sonsuzluğu nasıl aştığını tekrar etmek değil, farkı neden baştan olumsuzlama yoluyla düşünmek gerektiğini sorgulamaktır. Bergsoncu çizgide farklılaşma, bir şeyin başka bir şey tarafından sınırlandırılmasının sonucu olmak zorunda değildir. Bir gerçeklik kendi içinde bölünebilir, yön değiştirebilir, farklı eğilimler üretebilir ve bütün bunları dışarıdan gelen bir karşıtlığın zorlaması olmadan gerçekleştirebilir. Böylece fark, “A, B değildir” biçimindeki negatif belirlenimden çıkarak, varlığın kendi üretici hareketine yaklaşır. Deleuze açısından Bergson’un önemi tam da burada belirginleşir: farkı olumsuzlamaya tabi kılmadan düşünmenin imkânı.
Kötü Sonsuzluk: Sınırın Sonsuza Kadar Tekrarlanması
Hegel’in kötü sonsuzluk kavramı, basitçe “sonsuz derecede büyük” ya da “sonu olmayan” anlamına gelmez. Sorun niceliksel sonsuzluk değil, sonlu ile sonsuz arasındaki ilişkinin yanlış kurulmasıdır. Eğer sonsuz, sonlunun dışında ve karşısında düşünülen başka bir alan olarak tasarlanırsa, sonlu ne kadar aşılırsa aşılsın gerçek sonsuzluğa geçilemez. Bir sınır geçilir, fakat geçilen sınırın ötesinde başka bir sınır ortaya çıkar. Süreç “ve sonra, ve sonra, ve sonra” biçiminde uzar. Sonsuzluk böylece hep ileride duran fakat hiçbir zaman ulaşılamayan bir öteye dönüşür.
Bu yapının güçlüğü, sonlunun kendi karşıtına bağımlı kalmasıdır. Sonlu, sonsuza karşı tanımlanır; sonsuz da sonlunun karşısında yer aldığı için sonlu tarafından belirlenmiş olur. Dolayısıyla sözde sonsuzluk, sonlunun dışına gerçekten çıkamaz. Hegel’in kendi diyalektiği bu nedenle kötü sonsuzlukta kalmaz; gerçek sonsuzluğun, sonluyu yalnız dışarıdan reddeden bir öte değil, sonlunun kendi aşılma hareketini içinde taşıyan bir bütünlük olarak düşünülmesi gerekir. Burada Hegel’in hedefi sıradan bir sonsuz ilerleme fikrini aşmaktır.
Deleuze açısından sorun ise bir adım geriye götürülebilir. Sonlunun kendi sınırını aşması neden zorunlu olarak olumsuzlama üzerinden kavrılmalıdır? Fark neden önce karşıtlık, çelişki ya da bir şeyin olmadığı şey aracılığıyla belirlenmelidir? Hegel’in kötü sonsuzluğa yönelik eleştirisinin gücü kabul edilse bile, Deleuze’ün Bergson’da aradığı şey diyalektiğin içinde daha başarılı bir sonsuzluk formülü bulmak değildir. Daha köklü soru, farkın kendisinin olumsuzlamadan önce düşünülebilip düşünülemeyeceğidir.
Bu nedenle Bergson ile Hegel arasındaki ayrım yalnız iki metafizik sistem arasındaki görüş farkı değildir. Farkın ontolojik statüsüne ilişkin bir ayrımdır. Hegelci harekette belirlenim olumsuzlama ile sıkı biçimde bağlıyken, Bergsoncu harekette gerçeklik kendi içinde niteliksel yönlere ayrılabilir. Bir eğilim başka bir eğilim olmadığı için var olmaz; kendi gelişme tarzı içinde farklılaşır. Fark burada dışarıdan konulmuş sınır değil, içeriden meydana gelen oluş biçimidir.
Dışsal Farktan İçsel Farka
İki nesneyi karşılaştırarak aralarındaki farkı belirlemek düşüncenin en temel işlemlerinden biridir. Bir rengin diğerinden, bir türün başka bir türden, bir nesnenin başka bir nesneden hangi özelliklerle ayrıldığını söyleyebiliriz. Fakat Bergsoncu açıdan bu tür ayrımlar çoğu zaman oluşmuş şeyler arasındaki dışsal farkları gösterir. Sonuçları karşılaştırırız; fakat bu sonuçların nasıl meydana geldiğini açıklamayız.
İçsel fark problemi başka bir soruyla başlar: bir şey nasıl kendisinden farklılaşır? Burada karşılaştırılacak iki tamamlanmış kimlik henüz yoktur. Bir süreç, kendi gelişimi içinde farklı yönlere açılmaktadır. Dolayısıyla fark, oluşun sonunda karşılaştırılan iki ürün arasında değil, oluşun kendisinde bulunmaktadır. Deleuze’ün Bergson’da keşfettiği güçlü imkânlardan biri budur. Farkı bir sınıflandırma işleminin sonucu olmaktan çıkararak gerçekliğin kendi üretim hareketine yerleştirmek.
Bu açıdan Bergson’un süre düşüncesi belirleyici bir örnek oluşturur, fakat burada süreyi kendi başına tüketmeye gerek yoktur. Önemli olan, gerçek zamanın ardışık ve birbirine dışsal anların basit toplamı olarak düşünülmemesidir. Geçmiş, şimdi tarafından bütünüyle dışarı atılmaz; şimdinin içine taşınır ve her yeni an, daha önceki bütünlüğü başka bir biçimde devam ettirir. Değişim bu nedenle özdeş bir şeyin üzerine dışarıdan eklenen farklılık değildir. Varlık, kendi sürekliliğinin içinde değişir. Aynı kalırken farklılaşmak ile farklılaşırken sürekliliği korumak birbirinden kopmaz. İçsel fark kavramının önemi de burada ortaya çıkar. Eğer bir şey yalnız başka bir şeyden ayrıldığı için farklıysa, fark ilişkiseldir ve dışsaldır. Oysa gerçekliğin kendi hareketi yeni biçimler üretiyorsa, fark pozitif bir üretim gücü kazanır. Fark artık eksiklik, yoksunluk ya da olumsuzlama değildir; meydana gelmenin kendisine aittir.
Bu dönüşüm Deleuze’ün daha sonraki felsefesinin temel sorunlarına yaklaşır. Fakat Bergson okumasındaki anlamını korumak gerekir: burada amaç henüz bağımsız bir Deleuze ontolojisi kurmak değildir. Bergson, Deleuze’e farklılığın ancak özdeşlikten sapma veya karşıtlık olarak düşünülmek zorunda olmadığını gösterir. Oluş, baştan verilmiş kimliklerin çatışmasının sonucu değil; yeni kimliklerin kendisinden çıktığı üretici bir süreç olabilir.
Olumsuzlama Neden Yeterli Değildir?
Olumsuzlama yoluyla fark üretmenin güçlü yanı açıktır: bir şeyi ne olmadığını göstererek belirleyebiliriz. Fakat bunun bir bedeli vardır. Fark, kendi başına pozitif bir gerçeklik olarak değil, önceden belirlenmiş kimlikler arasındaki ilişki olarak görünür. Önce A ve B bulunur; sonra onların birbirinden farklı oldukları söylenir. Böyle bir düşünce, oluşun kendisinin fark üretmesini kavramakta zorlanabilir.
Bergsoncu yaklaşımın itirazı tam bu noktada yoğunlaşır. Yaşamın, zamanın ya da deneyimin gerçek hareketinde farklılık çoğu zaman tamamlanmış biçimler arasındaki karşıtlıktan önce gelir. Bir canlı biçimin başka bir biçime dönüşmesi, yalnız bir durumun yok olup diğerinin onun yerini alması değildir. Süreç yeni ayrımlar üretir. Oluşmakta olan şey, kendi içinde taşıdığı eğilimleri farklı yönlerde geliştirir. Bu nedenle ortaya çıkan farklılık, yalnız başlangıç durumunun olumsuzlanması değildir.
Deleuze açısından bu, olumsuzluğun ontolojik önceliğine yönelik ciddi bir itirazdır. Eğer pozitif farklılaşma mümkünse, gerçekliğin yaratıcı gücünü açıklamak için çelişkiyi zorunlu başlangıç noktası yapmak gerekmez. Yeni olan, eskisinin eksikliği veya olumsuzlanması olarak değil, kendi pozitif koşulları içinde düşünülebilir. Bu düşüncenin Bergson’daki temeli, yaşamı ve zamanı tamamlanmış varlıkların sıralanması yerine üretici hareketler olarak kavramasında bulunur.
Burada “pozitif” sözcüğü değer yargısı değildir. İyi, olumlu veya arzu edilir anlamına gelmez. Pozitif fark, kendi belirlenimini başka bir şeyin yokluğundan almayan farktır. Bir eğilimin kendine özgü yönü, yalnız karşıt eğilim olmadığı için ortaya çıkmaz; kendi hareketi içinde belirlenir. Bu nedenle içsel fark, karşıtlık ilişkilerinden daha temel bir düzeyde düşünülür.
Fark ile Çelişki Aynı Şey Değildir
Hegelci diyalektik ile Deleuzecü-Bergsoncu fark anlayışını karşılaştırırken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri, “fark” ile “çelişki”yi özdeşleştirmemektir. Her çelişki bir fark içerir; fakat her farkın çelişki biçiminde ortaya çıkması gerekmez. Bir sürecin kendi içinde farklı yönlere açılması, bu yönlerin mantıksal karşıtlar hâline gelmesini zorunlu kılmaz.
Deleuze’ün Hegel’e yönelik temel mesafelerinden biri burada bulunur. Çelişki, farkın en yüksek biçimi değil, belirli bir temsil biçimi içinde aşırılaştırılmış hâli olabilir. Fark önce karşıtlığa dönüştürülür; ardından bu karşıtlığın hareketi diyalektik olarak açıklanır. Oysa Bergsoncu hareket, farklılığı daha bu noktaya ulaşmadan yakalamaya çalışır. Bu nedenle sezgi, önceki metinde ele aldığımız anlamıyla, farkı hazır karşıtlıkların içine yerleştirmek yerine eğilimlerin kendi yönleri içinde ayırmaya yarar. Fakat burada sezgiyi yeniden merkeze almaya gerek yoktur; önemli olan metodolojik sonucun kendisidir: gerçek ayrımlar, her zaman mantıksal karşıtlıklar değildir.
Bir canlı organizmanın gelişimindeki farklılaşmalar, bilinç içindeki niteliksel değişimler ya da evrimsel süreçte ortaya çıkan yeni biçimler, karşıt kavram çiftlerine indirgenmeden düşünülebilir. Gerçeklik, “ya o ya bu” biçiminde bölünmek zorunda değildir. Bir eğilim farklılaşarak çoğalabilir, yeni yollar açabilir ve başlangıç durumunda hazır biçimde bulunmayan sonuçlara ulaşabilir. Bu anlamda fark, yalnız ayrım değil, üretimdir.
Bu nokta Bergson’un yaratıcı oluş düşüncesine doğru açılır; fakat yaşamsal atılım kavramını henüz burada tüketmemek gerekir. Şimdilik çıkarılabilecek sonuç daha sınırlı ve daha kesin biçimde ifade edilebilir: gerçekliğin yeni farklar üretebilmesi, farkın yalnız geçmiş kimlikler arasındaki negatif ilişkiyle açıklanamayacağını gösterir.
Sonsuz İlerleme Yerine Yaratıcı Farklılaşma
Kötü sonsuzluğun yapısı, aynı mantığın sürekli yeniden kurulmasına dayanır. Sonlu sınırına gelir, onu aşar ve yeni sınırla karşılaşır. Hareket vardır; fakat bu hareketin biçimi değişmez. Bu nedenle süreç sonsuza uzansa bile yapısal olarak yenilik üretmeyebilir. Hep bir sınır, bir öte ve ardından yeni bir sınır vardır.
Bergsoncu farklılaşma ise sonsuz bir çizgide aynı işlemin yinelenmesi olarak düşünülmez. Oluş yeni nitelikler üretebilir. Süreç yalnız daha fazlasını eklemez; başka bir şey meydana getirir. Niceliksel büyüme ile niteliksel yaratım arasındaki ayrım burada önem kazanır. Bir çizgiyi sonsuza kadar uzatmak, sonsuz sayıda yeni nokta ekleyebilir; fakat işlemin kendisi değişmez. Yaşamın yaratıcı hareketi ise başlangıçta hazır bulunmayan biçimlerin ortaya çıkabilmesini içerir. Bu nedenle kötü sonsuzluk probleminden içsel farka geçiş, sonsuzluğu başka bir biçimde tanımlamaktan daha fazlasıdır. Düşüncenin odağı “sınırın ötesinde ne var?” sorusundan “bir gerçeklik kendi içinde nasıl başka hale geliyor?” sorusuna kayar. Birincisinde hareket mekânsal bir aşma modeli üzerinden düşünülmeye yatkındır; ikincisinde ise zaman, oluş ve farklılaşma belirleyici hâle gelir.
Bergson’un felsefesinde bu değişim özellikle önemlidir, çünkü zaman yalnız değişimlerin gerçekleştiği nötr bir ortam değildir. Gerçek süre, değişmenin kendisinin varlık biçimidir. Bu nedenle farklılaşma da önceden kurulmuş bir yapı içinde yer değiştirmek anlamına gelmez. Gerçeklik zaman içinde gerçekten yeni bir şey meydana getirebilir. İçsel fark kavramı, tam da bu yaratıcı boyutu düşünmek için gereklidir.
Deleuze’ün Bergson’da Bulduğu İmkân
Deleuze’ün Bergson’a ilgisini yalnız süre, bellek ya da sezgi gibi tek tek kavramların çekiciliğiyle açıklamak eksik kalır. Bergson, ona daha temel bir felsefi imkân sunar: varlığı olumsuzluk olmadan, farkı çelişki olmadan ve oluşu önceden belirlenmiş kimliklerin çatışmasına indirgemeden düşünmek. Bu nedenle Bergson okuması, Deleuze açısından felsefe tarihsel bir araştırma olmaktan çıkar ve kendi düşüncesinin kuruluş alanlarından birine dönüşür.
Burada Hegel karşıtlığı da yalnız kişisel ya da tarihsel bir polemik değildir. Asıl ayrılık, düşüncenin nereden başlaması gerektiğiyle ilgilidir. Eğer kimlik, karşıtlık ve olumsuzlama başlangıç noktaları olarak alınırsa fark bunların içinde açıklanır. Eğer farklılaşma daha temel kabul edilirse, kimlikler artık sürecin başlangıç noktaları değil, sonuçları olarak düşünülebilir. Bir varlığın “ne olduğu”, onun baştan verilmiş değişmez özü değil, geçirdiği farklılaşmaların belirli bir yoğunlaşması hâline gelebilir.
Bergsoncu içsel fark düşüncesinin radikalliği buradadır. Bir şeyi anlamak için onu hangi sınıfa yerleştireceğimizi sormaktan önce, hangi hareket içinde kendisi olduğunu sormamız gerekir. Bu soru felsefenin nesnesini durağan varlıktan oluşa, hazır kimlikten üretim sürecine ve dışsal ayrımdan içsel farklılaşmaya taşır.
Sonuç
Hegel’in kötü sonsuzluk eleştirisi, sonsuzu yalnız sonlunun karşısına yerleştirmenin neden yetersiz olduğunu gösteren güçlü bir düşüncedir. Sonludan sonsuza doğru sürekli ilerleyen fakat her adımda yeniden sonluyla karşılaşan hareket, gerçek sonsuzluğa değil, bitmeyen bir tekrara dönüşür. Hegel bu problemi kendi diyalektiği içinde aşmaya çalışır. Deleuze’ün Bergson üzerinden açtığı soru ise başka düzeydedir: farkın hareketini baştan olumsuzlamaya bağlamak zorunda mıyız?
Bergsoncu cevap, gerçekliğin kendi içinde farklılaşabileceği yönündedir. Fark yalnız bir şeyin başka bir şey olmaması değildir; oluşun pozitif üretimidir. Bir süreç yeni yönlere ayrılabilir, yeni nitelikler meydana getirebilir ve bütün bunları dışsal karşıtlığın zorlaması olmadan gerçekleştirebilir. Böylece olumsuzlama farkın kaynağı olmaktan çıkar; kimi zaman oluşmuş farkların sonradan ifade edilme biçimlerinden biri hâline gelir.
Bu dönüşüm, Hegel ile Bergson arasındaki basit bir doktrin ayrılığından daha fazlasını ifade eder. Bir tarafta sınır, olumsuzlama ve diyalektik aşma üzerinden kurulan hareket; diğer tarafta süre, eğilim ve içsel farklılaşma üzerinden düşünülen oluş bulunmaktadır. Deleuze’ün Bergson’da bulduğu şey, ikinci hattın felsefi gücüdür. Fark artık kimliklerin arasındaki boşluk değildir; kimliklerin kendilerini meydana getiren hareketin içine yerleşir. Bu nedenle içsel fark, yalnız Bergson yorumunun değil, Deleuze’ün daha sonra geliştireceği fark felsefesinin de en önemli başlangıç noktalarından biri hâline gelir.
