Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Trajedide Arzunun Geri Çekilişi ve Bilinçdışının Kararsızlığı
“Hamlet’in eylemsizliği, yalnızca düşünsel bir sorgulama değildir; arzunun kendi içine çökmesidir.”
— Sigmund Freud
I. Hamlet Neden Eylemsizdir?
Shakespeare’in Hamlet’i dünya edebiyatında yalnızca bir intikam hikâyesi olarak değil, aynı zamanda “kararsızlık”, “zamanlama” ve “olamama” üzerinden okunan bir varoluş biçimi olarak kalmıştır. Yüzyıllar boyunca Hamlet’in neden tereddüt ettiği, neden bir türlü Claudius’u öldürmediği tartışıldı. Bu tereddüt, sadece ahlaki değil, aynı zamanda psikolojik ve yapısal bir çatışma olarak işledi.
Sigmund Freud, 1900’de yayımladığı Rüyaların Yorumu (Die Traumdeutung) adlı yapıtında, Hamlet’in bu eylemsizliğini yalnızca felsefi ya da ahlaki düzlemde değil, bilinçdışı düzlemde açıklamaya çalıştı. Ona göre Hamlet’in gecikmesi, bir düşünce sorunu değil, bir arzu sorunudur.
II. Oedipus Kompleksi ve Hamlet: Baba’nın Yerine Geçme Arzusu
Freud’un temel tezi şudur: Hamlet’in içsel çöküşü, onun bilinçdışı düzeyde Claudius’la özdeşleşmesinden kaynaklanır. Claudius, Hamlet’in öldürülmüş babasının kardeşidir; kralı öldürmüş, kraliçeyle evlenmiştir.
Freud’a göre, Hamlet’in çocukluk döneminde bastırılmış olan Oedipal arzusu — yani annesine sahip olma ve babasını ortadan kaldırma arzusu — Claudius’un eylemiyle dışsallaşır. Claudius, Hamlet’in bastırdığı arzunun sahnede gerçekleşmiş halidir.
Bu nedenle Hamlet onu öldüremez. Çünkü:
- Claudius’a duyduğu nefret, aynı zamanda kendine duyduğu nefrettir.
- Claudius’un eylemi, Hamlet’in yapmak isteyip bastırdığı şeyin dışsal temsili olduğu için, onu cezalandırmak, kendi bastırılmış arzularıyla yüzleşmek olur.
Freud şöyle der:
“Hamlet’in vicdanı onu durdurmaz. Onu durduran şey, kendi bilinçdışı arzularıyla Claudius’un suçunun çakışmasıdır.”
Bu, yalnızca psikanalizin değil, aynı zamanda trajedinin yeni bir kavrayışıdır:
Trajedi, bir dışsal olayın değil, içsel çatışmanın dışsallaşmasıdır.
III. Arzunun Çöküşü ve Eylemsizlik: Bilinçdışının Tutukluluğu
Hamlet yalnızca tereddüt etmez; aynı zamanda içsel olarak çöker. Bu çöküş, Freud’a göre “arzu ve yas”ın iç içe geçtiği bir yapıdadır. Hamlet’in babasının ölümüyle tetiklenen yas, aynı zamanda arzunun yitimi anlamına gelir. Annesiyle olan ilişkisinde hem çekilme hem de suçluluk vardır. Bu suçluluk, arzuyu felç eder.
Hamlet artık eyleme geçemez çünkü:
- Her eylem, annesine karşı duyduğu bastırılmış arzunun yeniden yüzeye çıkmasına neden olacaktır.
- Her hamle, Claudius’un yaptığının bir tekrarı gibi hissedilecektir.
- Ve bu tekrar, Hamlet’in bilinçdışında taşıdığı “ben de suçluyum” hissini büyütür.
Burada Hamlet’in sorunu “öldürememek” değil, öldürmenin ne anlama geldiğini taşıyamamaktır.
Bu durum, klasik tragedya kahramanından sapmadır. Oidipus görür, anlar ve eyleme geçer. Hamlet ise bilir ama harekete geçemez. Arzu, artık yön veren değil, geri çeken bir güçtür.
IV. Hamlet’in Zamanı: Gecikme, Sapma ve Tekrar
Hamlet’in sorunu sadece arzuya dair değildir; o aynı zamanda bir zaman krizidir. Onun en çok bilinen cümlesi olan “To be or not to be”, yalnızca varoluşsal değil, zamansal bir kararsızlıktır. Eylem “ne zaman?” gerçekleşecektir? Bu soru sürekli ertelenir.
Freud’a göre bastırılan arzu, zaman içinde silinmez; aksine, zamanı büker. Bastırılmış olan, başka biçimlerde geri döner. Bu yüzden Hamlet’in gecikmesi, onun sadece karar verememesi değil, zamanla kurduğu ilişkinin travmatik bir hale gelmesidir.
Shakespeare’in tragedya anlayışında “uygun zaman” fikri parçalanır. Antik tragedyalarda kahraman, kaderini kabul eder ve eyleme geçer. Oidipus, gerçekle yüzleştiği anda eylemini gerçekleştirir. Ancak Hamlet, sürekli erteler. Erteleme, bilinçli bir seçim değil; bilinçdışı bir tutukluluktur.
Bu açıdan Hamlet’in zamanı doğrusal değildir. O, geçmişin yasını taşıyan bir şimdi içinde döner durur. Geleceğe uzanamaz, çünkü gelecek arzunun itkisinden mahrumdur.
Hamlet’in dramı, geçmişteki bir olayın geleceği sürekli iptal etmesidir:
- Baba ölür → Arzu bastırılır
- Anneyle ilişki bastırılır → Suçluluk doğar
- Claudius’un eylemi → Bastırılmış arzunun simgesidir
- İntikam arzusu → Arzunun kendisine yönelir, felç olur
Bu döngü, Freud’un tanımladığı gibi bir “kompulsif tekrar” halini alır. Hamlet ilerleyemez çünkü her hamle, travmaya geri dönüş olur. Her ilerleyiş, geçmişte yitirileni yeniden yüzeye taşır.

Kaynak: Christian Lunzer (Hrsg.): Wien um 1900 – Jahrhundertwende, ALBUM Verlag für Photografie, Wien 1999
Lisans: Kamu Malı
Commons bağlantısı
V. Modern Benliğin Aynası: Hamlet ve Psikanaliz Sonrası
Hamlet yalnızca trajik bir figür değil; aynı zamanda modern öznenin aynasıdır. Onun içinde yaşadığı çatışma, bireyin iç dünyasındaki çelişkilerin dramatik temsiline dönüşür. Hamlet artık yalnızca bir karakter değil, bir durumdur.
Freud’un Hamlet okuması, modern psikanalizin başlangıcıdır; ama aynı zamanda modernliğin özne anlayışına bir eleştiridir:
- Modern özne eyleyemez, çünkü arzusuna yabancılaşmıştır
- Zaman onun için artık süreklilik değil, travmanın döngüsüdür
- Baba figürü yıkılmış, ama yerine koyacak bir telos kalmamıştır
- Arzunun yönü silinmiş, ahlaki eylem yük haline gelmiştir
Bu noktada Hamlet, klasik tragedyanın kahramanı olmaktan çıkar, bir semptoma dönüşür. O artık bir kişi değil, bir yapıdır — bilinçdışının eylemsizliğe dönüşen sahnesi.
Slavoj Žižek bu durumu şöyle ifade eder:
“Hamlet eyleme geçemez çünkü onun eylemi zaten bastırılmıştır. Arzu ettiği şeyi istemek istemez.”
Hamlet’in bu hali, günümüzün yönsüz bireyinde yankılanır:
- İstediğini söyleyemez
- Arzusunu bilmez
- Eylem fikriyle yüklenmiştir ama onu gerçekleştirecek arzu kalmamıştır
Kapanış Notu: Travmanın Sahnesi, Arzunun Gecikmesi
Bu yazı, Hamlet’i yalnızca edebi bir figür olarak değil, Freud’un psikanalitik çatışma modelinin bir temsili olarak ele alır. Eylemsizlik burada ahlaki zayıflık değil, arzunun felç oluşudur.
Hamlet’in gecikmesi, trajik değil yapısaldır. O, modern öznenin bastırma biçimidir.
Bu bağlamda, Hamlet artık yalnızca “tereddüt eden” değil, arzusunu kaybetmiş özne olarak okunmalıdır.
Ve bu özne, yalnızca bir karakter değil, bizim içimizde konuşan bir sessizliktir.
