Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: Fenomenolojiden Ontolojiye Geçiş
Martin Heidegger’in felsefesi, 20. yüzyıl düşüncesinde fenomenolojinin sınırlarını genişleten en önemli dönüşümlerden biridir. Edmund Husserl fenomenolojiyi bilincin yönelimselliği, deneyimin veriliş biçimi ve anlamın bilinçte kuruluşu üzerinden geliştirmişti. Husserl için felsefenin görevi, şeylerin bize nasıl göründüğünü, bilincin nesneyle nasıl ilişki kurduğunu ve deneyimin hangi yapılarla mümkün olduğunu betimlemekti. Heidegger bu mirası devralır; fakat onu başka bir yöne çevirir. Onun için asıl mesele artık yalnızca bilincin nesneyi nasıl kurduğu değildir. Daha kökensel soru şudur: Varlığın anlamı nedir?
Bu soru, Heidegger’in bütün felsefesinin merkezinde yer alır. Ona göre Batı felsefesi uzun süre var olanlarla ilgilenmiş, fakat varlığın kendisini unutmuştur. Felsefe nesneleri, tözleri, kategorileri, kavramları, bilginin imkânını ve mantıksal yapıları çözümlemiştir; ancak “var olmak” dediğimiz şeyin ne anlama geldiğini yeterince sormamıştır. Heidegger’in temel hamlesi, fenomenolojiyi bilinç teorisi olmaktan çıkarıp ontolojik bir araştırmaya dönüştürmesidir. Bu nedenle onun düşüncesi, fenomenolojik ontoloji olarak adlandırılabilir.
Heidegger için fenomenoloji, yalnızca görünüşlerin betimlenmesi değildir. Fenomenoloji, kendini gizleyen şeyin açığa çıkarılmasıdır. Varlık doğrudan bir nesne gibi karşımızda durmaz. Varlık, var olanların içinde, onların görünme, kullanıma açılma, anlam kazanma ve dünyada yer tutma tarzlarında kendini gösterir. Bu yüzden Heidegger’de fenomenoloji, hermeneutik bir karakter kazanır. Varlık, yalnızca görülmez; yorumlanır, açılır, anlaşılır.
Varlık Sorusu ve Batı Metafiziğinin Unutuşu
Heidegger’e göre felsefenin en eski ve en temel sorusu varlık sorusudur. Fakat bu soru, tarih içinde çoğu zaman unutulmuş ya da var olanlara ilişkin soruların gölgesinde kalmıştır. Bir masa, bir taş, bir insan, bir sayı, bir Tanrı düşüncesi ya da bir sanat eseri üzerine konuşabiliriz. Bunların her biri birer var olandır. Fakat bütün bu var olanların “var” olduğunu söylediğimizde kullandığımız varlık anlamı nedir?
Heidegger’in “varlık unutuluşu” dediği şey tam da budur. Batı metafiziği, var olanları sınıflandırmış; onları töz, öz, neden, kategori, idea, madde, biçim gibi kavramlarla açıklamıştır. Fakat varlığın kendisini, yani var olanların varlıkta görünmesini sağlayan anlam ufkunu çoğu zaman ikinci plana atmıştır. Bu nedenle Heidegger, felsefeyi yeni bir sistem kurmaya değil, unutulmuş bir soruyu yeniden açmaya çağırır.
Bu soru basit değildir. Çünkü varlık, herhangi bir nesne gibi tanımlanamaz. Varlığı bir şey gibi tanımladığımız anda onu yeniden bir var olana indirgemiş oluruz. Heidegger’in ontolojisi burada klasik metafizikten ayrılır. O, varlığı var olanların arkasında duran gizli bir töz olarak düşünmez. Varlık, var olanların görünme, açılma ve anlam kazanma tarzıdır. Bu yüzden varlık sorusu, aynı zamanda anlam sorusudur.
Ontolojik Fark: Varlık ve Var Olan
Heidegger’in düşüncesindeki en temel ayrımlardan biri ontolojik farktır. Ontolojik fark, varlık ile var olan arasındaki ayrımı ifade eder. Var olanlar, dünyada karşılaştığımız tekil şeylerdir: insanlar, hayvanlar, aletler, taşlar, kurumlar, düşünceler, imgeler, kavramlar. Varlık ise bu var olanların var olma anlamıdır. Bir şeyin ne olduğu ile o şeyin var oluş tarzı aynı değildir.
Bu ayrım, Heidegger’in bütün ontolojisini taşır. Çünkü felsefe varlık ile var olan arasındaki farkı unuttuğunda, varlığı da var olanlardan biri gibi düşünmeye başlar. Oysa varlık, var olanların toplamı değildir. Varlık, onların bulunabilirliğini, anlamlılığını ve açığa çıkışını mümkün kılan ufuktur.
Bu yüzden Heidegger’de ontoloji, var olanların katalogunu çıkarmak değildir. Ontoloji, var olanların nasıl olup da anlamlı bir dünya içinde belirdiğini sormaktır. İnsan bir çekici yalnızca fiziksel bir nesne olarak görmez; onu kullanır, onunla iş görür, onu bir bağlam içinde kavrar. Bir ev yalnızca taş, ahşap ve beton değildir; barınma, aidiyet, geçmiş, güvenlik veya yabancılık anlamlarıyla açılır. Varlık sorusu, şeylerin bu anlam ufku içinde nasıl göründüğünü araştırır.
Dasein: Varlığı Sorabilen Varlık
Heidegger’in varlık sorusunu çözümlemek için merkeze aldığı kavram Dasein’dır. Dasein kelime anlamıyla “orada-oluş” demektir. Heidegger bu kavramı insanı klasik anlamda “akıllı hayvan”, “özne”, “bilinç” ya da “ruh” olarak tanımlamak için kullanmaz. Dasein, kendi varlığı kendisi için sorun olan varlıktır.
Bu ayrım önemlidir. Bir taş vardır, fakat kendi varlığını sorun etmez. Bir ağaç büyür, yaşar ve ölür; fakat kendi varoluşunu anlamlandırmaz. İnsan ise yalnızca var olan bir varlık değildir; kendi varlığının anlamıyla ilgilenir. Kendi imkânlarını düşünür, seçimler yapar, geleceğe yönelir, ölümünü bilir, başkalarıyla yaşar ve kendisini bir dünya içinde anlar. Bu nedenle Dasein, varlık sorusunun ayrıcalıklı yeridir.
Heidegger’in amacı insanı merkeze alan hümanist bir felsefe kurmak değildir. Dasein’ın merkezîliği, insanın evrenin efendisi olmasından gelmez. Tam tersine, insan varlık sorusunun açıldığı yerdir. Varlık, Dasein aracılığıyla anlaşılır hâle gelir. Fakat bu anlama, egemen bir öznenin dünyayı karşısına alıp bilmesi değildir. Dasein zaten baştan beri dünyadadır. O, dünyaya dışarıdan bakan bir bilinç değil, dünyada bulunan bir varoluştur.
Dünyada-Olma: Öznenin Aşılması
Heidegger’in en önemli kırılmalarından biri, modern felsefenin özne-nesne ayrımını aşma çabasıdır. Descartes’tan itibaren modern felsefe çoğu zaman bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişkiyi merkeze almıştır. Buna göre insan önce kendi bilincinden emin olur, sonra dış dünyaya yönelir. Heidegger bu modeli yetersiz bulur. Çünkü insan dünyayla ilişkiye sonradan girmez; insan zaten dünyada bulunur.
“Dünyada-olma” kavramı bu yüzden belirleyicidir. Dasein, önce içsel bir bilinç olarak var olup sonra dış dünyaya açılan bir özne değildir. O, baştan beri bir çevre, kullanım alanı, ilişki ağı, tarih, dil, başkaları ve anlam dokusu içinde var olur. Dünya, nesnelerin boş bir toplamı değildir. Dünya, anlamlı ilişkiler bütünüdür.
Bir kalemi yalnızca uzamda yer kaplayan bir cisim olarak görmeyiz. Onu yazmak, not almak, imzalamak, düşünceyi kaydetmek için kullanırız. Bir yol yalnızca fiziksel bir çizgi değildir; bir yere gitmenin, ayrılmanın, dönmenin veya yön bulmanın alanıdır. Heidegger’e göre gündelik dünya, teorik bakıştan önce gelir. İnsan önce nesneleri seyretmez; onlarla yaşar, onları kullanır, onlarla ilgilenir.
Bu nedenle Heidegger’de varlık, gündelik hayatın içinde açılır. Ontoloji soyut bir kavram oyunu değildir. En sıradan kullanım, en basit araç ilişkisi, en gündelik yönelim bile varlığın anlaşılma tarzını gösterir.
Sorge: Kaygı, İlgilenme ve Varoluşun Yapısı
Dasein’ın temel yapılarından biri Sorge’dir. Bu kavram Türkçeye çoğu zaman “kaygı” diye çevrilir; fakat yalnızca psikolojik endişe anlamına gelmez. Sorge, Dasein’ın dünyayla, kendisiyle, başkalarıyla ve kendi imkânlarıyla kurduğu temel ilgilenme yapısıdır. İnsan, dünyaya kayıtsız bir varlık olarak bırakılmış değildir. O, her zaman bir şeylerle uğraşır, bir şeye yönelir, bir şeyden kaçınır, bir şeyi bekler, bir şeyi üstlenir.
Bu nedenle Dasein’ın varlığı ilgilenmedir. İnsan kendi varlığına dışarıdan bakmaz; onu yaşar, taşır, kurar ve çoğu zaman ondan kaçar. Sorge, Dasein’ın zamansal yapısını da açar. Çünkü insan her zaman geleceğe doğru bir imkân olarak vardır. Henüz olmadığı şeye yönelir. Geçmişinden gelir, şimdi içinde hareket eder ve gelecekteki imkânlarına doğru açılır.
Bu yapı, Heidegger’in varoluşu durağan bir öz olarak değil, imkânlar alanı olarak düşünmesini sağlar. İnsan önceden tamamlanmış bir varlık değildir. Dasein, kendi imkânlarına doğru var olur. Fakat bu özgürlük sınırsız değildir. İnsan dünyaya belirli bir tarih, dil, beden, toplum ve koşullar içinde atılmıştır. Bu yüzden Dasein hem atılmıştır hem de tasarıdır.
Atılmışlık ve Tasarı
Heidegger’in Geworfenheit kavramı, insanın kendisini seçmediği koşullar içinde bulmasını ifade eder. İnsan ne doğduğu zamanı, ne ailesini, ne dilini, ne tarihsel dünyasını, ne de başlangıçtaki varlık durumunu seçer. Kendimizi daima çoktan başlamış bir dünyanın içinde buluruz. Bu, varoluşun atılmışlık boyutudur.
Fakat insan yalnızca atılmış değildir. Aynı zamanda tasarıdır. Dasein, kendisini geleceğe doğru kurar. Seçer, yönelir, vazgeçer, imkânlarını daraltır ya da genişletir. Atılmışlık ve tasarı birlikte düşünülmelidir. İnsan tamamen özgür bir özne değildir; ama bütünüyle belirlenmiş bir nesne de değildir. O, kendisine verilmemiş koşullar içinde kendi varlığını üstlenmek zorunda olan bir varlıktır.
Bu nedenle Heidegger’in özgürlük anlayışı soyut bir irade özgürlüğü değildir. Özgürlük, Dasein’ın kendi atılmışlığını üstlenme biçiminde ortaya çıkar. İnsan başlangıcını seçemez; fakat bu başlangıcı nasıl taşıyacağını, hangi imkânlara açılacağını ve kendi sonluluğunu nasıl anlayacağını belirli ölçülerde üstlenebilir.
Das Man: Herkes İçinde Kaybolma
Dasein çoğu zaman kendi varlığını sahici biçimde üstlenmez. Gündelik yaşamda insan, “herkes”in dünyasında yaşar. Heidegger bu anonim alanı das Man kavramıyla ifade eder. Das Man, belirli bir kişi değildir. Toplumsal alışkanlıkların, genel kanaatlerin, hazır yorumların, sıradan beklentilerin ve anonim davranış kalıplarının alanıdır.
“Herkes böyle yapar”, “böyle düşünülür”, “böyle yaşanır”, “böyle konuşulur” dediğimiz yerde das Man işler. İnsan kendi varlığını tekil biçimde üstlenmek yerine, anonim olanın içinde erir. Bu durum yalnızca ahlaki bir zayıflık değildir. Dasein’ın gündelik varoluş yapısının bir parçasıdır. İnsan başkalarıyla birlikte yaşar; dil, gelenek, kurum ve toplumsal anlam ağları içinde hareket eder. Fakat bu ağlar, insanın kendi varlığını kendisi adına düşünmesini de engelleyebilir.
Heidegger bu durumu sahicilikten kaçış olarak düşünür. Sahici olmayan varoluş, insanın yanlış ya da kötü yaşaması demek değildir. Daha çok, kendi varlığını kendisi adına üstlenmek yerine hazır anlamlara sığınmasıdır. Dasein, kendi imkânlarını başkalarının beklentileri içinde kaybeder. Kendi ölümünü, kendi seçimlerini, kendi sorumluluğunu ve kendi tekilliğini unutabilir.
Ölüm ve Sahici Varoluş
Heidegger’in varoluş çözümlemesinde ölüm merkezi bir yere sahiptir. Ölüm, yalnızca biyolojik bir son değildir. Dasein’ın en uç imkânıdır. İnsan, öleceğini bilen bir varlıktır. Bu bilgi dışsal bir bilgi değildir; varoluşun bütününü belirleyen bir ufuktur.
Heidegger ölüm için “ölüme-doğru-varlık” kavramını kullanır. Dasein, ölümle yalnızca hayatının sonunda karşılaşmaz. Ölüm, bütün yaşamını baştan sona kuşatan sonluluk ufkudur. İnsan kendi ölümünü kimseye devredemez. Başkaları bizim yerimize birçok şeyi yapabilir; fakat bizim yerimize ölemez. Bu nedenle ölüm, Dasein’ı anonim “herkes” alanından çıkarıp kendi tekilliğine çağırır.
Sahici varoluş, ölüm üzerine sürekli düşünmek ya da hayatı karamsar biçimde yaşamak değildir. Sahicilik, Dasein’ın kendi sonluluğunu unutmadan yaşamasıdır. Ölüm, insanın imkânlarını sınırsız olmadıkları için anlamlı hâle getirir. Her seçim, başka imkânları dışarıda bırakır. Her yöneliş, zamanın sınırlılığı içinde gerçekleşir. Dasein kendi ölümüne doğru var olan bir varlık olduğu için, kendi yaşamını üstlenme sorumluluğuyla karşı karşıyadır.
Zaman: Varlığın Anlam Ufku
Heidegger’in en büyük iddiası, varlığın anlamının zamanla ilişkili olduğudur. Varlık ve Zaman başlığı bu nedenle belirleyicidir. Zaman burada yalnızca saatlerin ölçtüğü nesnel süre değildir. Zaman, Dasein’ın varoluş yapısıdır. İnsan geçmişten gelir, şimdi içinde bulunur ve geleceğe doğru kendini tasarlar.
Heidegger’de gelecek, geçmiş ve şimdi birbirinden kopuk anlar değildir. Dasein, geçmişini taşıyarak geleceğe yönelir ve şimdiyi bu yöneliş içinde yaşar. Geçmiş yalnızca geride kalmış olaylar dizisi değildir; Dasein’ın atılmışlığıdır. Gelecek yalnızca henüz gelmemiş zaman değildir; Dasein’ın imkânlara doğru açılmasıdır. Şimdi ise bu ikisinin kesiştiği yaşama alanıdır.
Bu nedenle Heidegger, zamanı ontolojik olarak düşünür. Varlık, zamansallık içinde anlaşılır. İnsan kendini ancak zaman içinde kavrar. Sonluluk, tasarı, atılmışlık, kaygı ve ölüm hep zamansal yapılardır. Dasein’ın varlığı, tamamlanmış bir öz değil; zamansal bir açılıştır.
Hiçlik ve Varlığın Açılması
Heidegger’in varlık sorusu hiçlik kavramıyla da ilişkilidir. Hiçlik, yalnızca var olanların yokluğu değildir. Hiçlik, var olanların bütününün sarsıldığı ve varlık sorusunun açıldığı deneyimle bağlantılıdır. Özellikle kaygı deneyiminde dünya alışıldık anlamını yitirir. Nesneler gündelik kullanışlılıklarını kaybeder. İnsan, var olanların toplamı içinde güvenle yerleşmiş olma duygusundan çıkar.
Bu durumda hiçlik, varlığın karşıtı olarak basit bir boşluk değildir. Varlığın sorulabilir hâle geldiği ufuktur. İnsan gündelik dünyada var olanlarla meşgulken varlığı unutabilir. Fakat kaygı, sonluluk ve hiçlik deneyimi, bu unutulmuş soruyu yeniden açar. Heidegger’in hiçlik üzerine düşünmesi, daha sonra Sartre ve varoluşçuluk üzerinde etkili olacaktır; fakat Heidegger’de hiçlik, psikolojik bir bunalımdan çok ontolojik bir açılma biçimidir.
Heidegger’in Fenomenolojik Ontolojiye Katkısı
Heidegger’in felsefi önemi, fenomenolojiyi bilinç çözümlemesinden çıkararak varlık sorusuna yöneltmesidir. Husserl’de fenomenoloji, deneyimin bilinçteki verilişini tasvir ederken, Heidegger’de fenomenoloji dünyada-olmanın, anlamın, sonluluğun ve varlığın açılma tarzının çözümlemesine dönüşür. Bu dönüşüm, modern felsefedeki özne merkezli yapıyı sarsar.
Heidegger insanı dünyaya dışarıdan bakan teorik bir bilinç olarak değil, zaten dünyada bulunan, kullanan, ilgilenen, kaygılanan, seçen, kaçan, ölüme doğru var olan ve kendi varlığını sorun eden bir varlık olarak düşünür. Böylece ontoloji, soyut bir varlık bilimi olmaktan çıkar; insan varoluşunun somut yapıları içinde işleyen bir araştırmaya dönüşür.
Bu katkı, 20. yüzyıl felsefesinin birçok alanını etkilemiştir. Varoluşçuluk, hermeneutik, fenomenoloji, yapıbozum, teoloji, sanat felsefesi, mimarlık kuramı ve çağdaş ontoloji Heidegger’in açtığı sorulardan etkilenmiştir. Onun düşüncesi, yalnızca belirli kavramlar üretmemiş; felsefenin soru sorma biçimini değiştirmiştir.
Sonuç: Varlığın Yeniden Sorulması
Heidegger’in fenomenolojik ontolojisi, felsefenin en eski sorusunu modern düşüncenin merkezine yeniden taşır: Varlık nedir? Bu soru, basit bir tanım arayışı değildir. Heidegger için varlık, nesnelerin arkasında duran gizli bir şey değil; dünyada bulunma, anlam kazanma, açılma ve zamansal varoluş içinde kendini gösteren ufuktur.
Dasein bu ufkun açıldığı varlıktır. İnsan, yalnızca bilen bir özne değil; dünyada bulunan, atılmış, tasarı hâlinde yaşayan, başkalarıyla birlikte olan, herkes içinde kaybolabilen ve ölüm karşısında kendi tekilliğini üstlenebilen bir varoluştur. Bu nedenle Heidegger’de ontoloji ile insan varoluşu birbirinden kopmaz. Varlık sorusu, Dasein’ın sonluluğu, zamanı ve dünyada oluşu üzerinden açılır.
Heidegger’in kalıcı etkisi burada yatar. O, felsefeye yeni bir nesne eklemez; felsefenin unuttuğu soruyu yeniden işitir hâle getirir. Varlık, var olanların toplamına indirgenemez. İnsan da yalnızca var olanlardan biri değildir. İnsan, varlığın anlamını sorabilen, fakat bu soruyu ancak kendi sonluluğu içinde taşıyabilen varlıktır.
