Giriş
Dücane Cündioğlu’nun Machiavelli’nin Osmanlıcası başlıklı konuşması, yalnızca bir çeviri tarihi anlatısı değildir; Osmanlı siyaset düşüncesinin modern devletle kurduğu gerilimli temasın, kavramlar üzerinden okunmasıdır. Konuşmada, modern devlet fikrinin kurucu isimlerinden Machiavelli’nin Osmanlı dünyasında nasıl bilindiği, ne ölçüde tanındığı ve hangi tarihsel koşullar içinde tercüme edildiği sorusu merkezde durur. Fakat bu soru, basitçe “Machiavelli tercüme edildi mi edilmedi mi?” düzeyinde kalmaz; “Osmanlı, Machiavelli’yi metin olarak ne zaman gördü?” sorusuyla “Osmanlı siyasal pratiği Machiavelli’nin mantığına ne kadar yakındı?” sorusunu aynı anda düşünmeye zorlar. Bu ikili soru, konuşmanın omurgasını oluşturur: Metin geç gelir, ama mantık çoktan yürürlüktedir.
Böylece konuşma, Machiavelli’nin Osmanlı’daki algılanışı üzerinden, 2000 yıllık geleneksel siyaset felsefesi ile modern siyasal realizm arasındaki büyük kopuşu tartışmaya açar. Platon ve Aristoteles’ten başlayıp İslam siyaset felsefesinde yerleşen hikmet, iffet, şecaat ve adalet erdemleriyle kurulan doktrin, siyaseti ahlaki bir çerçeveye oturtur; Machiavelli ise bu çerçevenin dışına çıkarak modern devletin çıplak gerçekliğini görünür kılar. Cündioğlu’nun konuşması işte bu kırılmayı Osmanlı tecrübesine taşıyarak, modern devlet aklının Osmanlıca karşılığını, yani “hikmet-i hükümet”i kavramlaştırır.
Machiavelli ve Geleneksel Siyaset Felsefesinin Kırılması
Machiavelli, konuşmada modern devletin temellerini atan ve devletle ilgili birçok konuyu sorunlaştıran kişi olarak ele alınır. Onun önemi, yalnızca bir düşünür olması değil, siyasal düşünceyi binlerce yıllık erdem merkezli geleneğin dışına çekmesidir. Geleneksel siyaset felsefesi, Platoncu-Aristotelesçi miras üzerinden siyaseti ahlakla birlikte düşünür; iyi devlet, erdemli yönetici ve adil toplum ideali etrafında kurulur. Bu geleneğin içine İslam felsefesi de dahil olur; Osmanlı siyasetnameleri, erdemleri yücelten bir teorik çatı üzerinde yükselir.
Machiavelli ise burada radikal bir kopuşu temsil eder. Onun siyaset felsefesi, bir hükümdarın “olması gereken”e göre değil, “olan”a göre davranması gerektiği fikrine dayanır. Hükümdar dürüst ya da cömert olmamalı; fakat dürüst ve cömert görünmelidir. Çünkü siyaset, ideal olanın değil, realite olanın alanıdır. Ahlak, bireyin ölçeğinde anlamlıdır; ölçek büyütülüp devlet düzeyine çıkıldığında ahlak buharlaşır. Bu yüzden “bir devletin ahlakı olmaz” düşüncesi, Machiavelli kırılmasının özünü verir.
Konuşmada özellikle vurgulanan nokta şudur: Machiavelli’nin temsil ettiği siyasi realizm, hukuku ve ahlakı siyasal kararın dışına iter. Modern devlet, süreklilik ve kalıcılık iddiasıyla hareket eder; bu iddia, erdem merkezli siyaset doktrinini artık yeterli görmez. Böylece siyaset, kamunun yararı adına özel hukuku feda etmeyi normalleştiren, çoğunluğun selameti için bireyi gözden çıkarabilen bir alan hâline gelir. Machiavelli’nin açtığı gedik, siyasal pratiğin gerçek işleyişini açıklamak için bulunmaz bir anahtar sunar; Cündioğlu da bu anahtarı Osmanlı deneyimine uygular.
Hikmet-i Hükümet: Raison d’État’ın Osmanlıca Karşılığı
Konuşmanın merkezinde “Makyevelizm” ve onun Osmanlıca kavramsallaştırılması yer alır. Machiavelli’nin öğretisi halk arasında çoğu kez “amaçlar araçları mübah kılar” sözüyle anılır; ancak konuşmada bu sözün Machiavelli’ye ait olmadığı, Pascal’ın Cizvitlere atfettiği bir cümle olarak dolaşıma girdiği belirtilir. Yani asıl mesele bir slogandan ibaret değildir; mesele, devletin varlığını sürdürme zorunluluğuna bağlanan siyasal aklın yapısıdır.
Batı dillerinde raison d’état olarak geçen kavram, Osmanlıca’ya “hikmet-i hükümet” diye çevrilir. Günümüzde bu kavram “devlet aklı” şeklinde de kullanılır. Fakat konuşmada dikkat çekilen kritik nokta şudur: raison kelimesi çoğu kez “rasyo/akıl” diye çevrilir ve anlam, sanki salt bir akıl yürütmeye indirgenir. Oysa burada raison, felsefi anlamda gayî sebep demektir; yani ereksel, amaç bildiren nedensellik. “Hikmet-i hükümet” dediğimiz şey, yalnızca akılsal bir değerlendirme değil, bir amaca bağlanmış zorunluluk mantığıdır. Bu amaç ise devletin bekasıdır; nizam-ı âlem, yani düzenin sürmesidir.
Böyle olunca hikmet-i hükümet, devletin ayakta kalması uğruna her şeyin yapılabileceği bir kapı açar. Konuşmada bunun Osmanlı’daki erken ve çarpıcı örneği olarak Fatih Sultan Mehmet’in “nizam-ı âlem için kardeş katli caizdir” hükmüne işaret edilir. Burada amaç (devletin bekası) o kadar yüce bir yere yerleştirilir ki, kardeş katli gibi en ağır eylem bile bu amaca ulaşmak için meşru sayılabilir. Dolayısıyla Machiavellizm, Osmanlı tecrübesinde metin olarak geç gelse de, mantık olarak çok daha erken bir tarihte siyasal pratikte görünür hâle gelir.
Teori-Pratik Gerilimi: Osmanlı’nın Fiili Makyavelizmi
Cündioğlu’nun konuşması, Osmanlı siyaset düşüncesinde keskin bir teori-pratik paradoksu olduğunu vurgular. Teoride Osmanlı, erdemler geleneğine sadıktır; siyasetnameler hikmet, iffet, şecaat, adalet gibi kavramlarla örülüdür. Yöneticiye “iyi olma”, “halkına merhamet etme”, “adil davranma” gibi öğütler verilir. Ancak uygulamada, Osmanlı yöneticileri, hile ve desise konusunda Machiavelli’yi bile geride bırakacak ölçüde “Makyavelist” davranmıştır.
Konuşmada bu nokta özellikle altı çizilen bir gerçekliktir: Machiavelli’nin önerdiği siyasal hileler, Osmanlı bağlamında zaten bilinen ve büyük ölçekte uygulanan pratiklerdir. Hatta “Machiavelli Osmanlı’ya gelmeden önce bile Osmanlı fiiliyatta Makyavelisttir” ifadesi, bu paradoksun özeti gibidir. Yani geleneksel teori ahlaki bir idealizm taşır; fakat devletin bekası söz konusu olduğunda pratik, çıplak güç ve stratejiye dayanır. Böylece Machiavelli, Osmanlı için bir “yabancı düşünür” olmaktan çok, zaten yaşanan bir siyasal aklın Avrupa’daki adı hâline gelir.
Machiavelli’nin Osmanlı’ya Metin Olarak Girişi ve Çeviri Tarihi
Konuşma, Machiavelli’nin Osmanlı dünyasına girişini, diplomasi ve devletlerarası hukukun yükselişiyle ilişkilendirir. 16. yüzyılda Machiavelli, 17. yüzyılda Grotius ile uluslararası hukuk ve modern diplomasi düşüncesi doğar. Osmanlı, devletler sistemi içinde bu kavramlarla yüzleşmeye başladığında Machiavelli’nin metinleri de gündeme yaklaşır. Metin düzeyindeki temasların tarihsel izi, 17. yüzyıldan itibaren sürülebilir.
İlk atıf 17. yüzyıla, IV. Murat dönemine yerleştirilir. İtalyanca bir kaynağın aktardığı rivayete göre saraydaki iki köle, Machiavelli’nin Prens’ini İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirip padişaha okumuştur. Ancak bu rivayet ikincil bir kaynaktır; güvenilirliği teyit edilmemiş ve metni bulunamamıştır. Yine de bu anlatı, Osmanlı’nın Machiavelli’ye ilgisinin erken bir işareti olarak konuşmada yer alır.
- yüzyıl ise ilk Osmanlıca çeviri girişiminin görünürleştiği dönemdir. III. Mustafa zamanında yapılan bu çeviri, Machiavelli’nin doğrudan Prens’i değildir; II. Friedrich’in Machiavelli’ye reddiye olarak yazdığı Anti-Machiavel eserinin tercümesidir. Ancak bu yazma eserde Prens’in bölümleri karşılaştırmalı şekilde yer almıştır. Bu eserin padişah için yapılmış olmasına rağmen uzun süre bulunamaması, ancak 2000’lerden sonra keşfedilebilmesi, Osmanlı modernleşmesinin arşivsel kırılganlığına dair ayrıca düşündürücü bir parantez açar.
- yüzyılda çeviri daha parçalı ve dolaylı bir forma bürünür. Hariciye Nazırı Sadık Rıfat Paşa’nın himayesinde Ermeni mütercim Sahak Abru’nun yaptığı tercüme, Machiavelli’den alıntıları İslam siyaset felsefesi metinlerinin arasına gizleyerek ilerler. Machiavelli’nin adı zikredilmez; alıntılar sanki Abru’nun kendi fikirleriymiş gibi metin içinde dolaşır. Bu dolaylılık, dönemin siyasal atmosferinde Machiavelli’ye açık bir referans verilememesinin yarattığı bir strateji olarak yorumlanır.
- yüzyılın başlarında ise Prens’in tam çevirileri nihayet ortaya çıkar. Haydar Rıfat’ın 1912-1914 arasında bir dergide yayımladığı çeviri, Cumhuriyet dönemine taşan ilk Türkçe Machiavelli çevirisi olarak anılır. Ardından Damat-ı Şehriyari Mehmet Şerif’in 1914-1915’te tamamlayıp 1919’da yayımladığı çeviri gelir; konuşmada bu çalışmanın “en iyi çeviri” olduğu vurgulanır. Böylece Machiavelli’nin metni, Osmanlı’daki fiili Makyavelizmin çok sonrasında, modernleşme krizlerinin en yoğun olduğu bir tarihsel eşikte görünürlük kazanır.
Konuşmada ayrıca 19. yüzyılın başlarında Mısır’daki Arapça çeviri girişimi ayrı bir örnek olarak anlatılır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde Prens’in bir kısmı Arapçıya çevrilir. Kavalalı, metni okuduğunda Machiavelli’nin önerdiği hilekârlığın kendisine “masum” geldiğini söyleyip, “ben onun 1000 katı daha sahtekârlık biliyorum” diyerek çeviriyi durdurur. Bu anekdot, Machiavelli’nin metninin, Doğu siyasal pratiği karşısında “geç kalmış bir realizm katalogu” gibi görülebileceğini gösteren güçlü bir örnek olarak konuşmada yerini alır.
Diplomasi, Hukuk-u Düvel ve Aydın Tavrının Kırılması
Machiavelli’nin Osmanlı’daki metinsel gündeme gelişinin bir başka hattı diplomasi ve uluslararası hukuk üzerinden kurulur. Batı dillerinden Osmanlıca’ya giren ilk siyasal terimlerin statiko, politik ve diplomasi oluşu, bu hattın önemini gösterir. “Politik” sözcüğü başlangıçta dış politika anlamında kullanılır; dolayısıyla “politikacı” kelimesi de dış ilişkilerde yalan, hile ve desise uygulayan kişi, yani diplomat anlamına gelir. Bu yüzden Osmanlı’da politikacı kavramı erken bir dönemde olumsuz bir çağrışım kazanır. Ahmet Cevdet Paşa’nın diplomasiyi “aldatma sanatı” olarak tanımlaması, bu olumsuz çağrışımın en açık ifadesidir.
Bu noktada konuşmanın bir diğer temel kavramı Namık Kemal’in çeviri tercihidir. Namık Kemal, raison d’étatı “ıstırar-ı düveli” yani devletin yapmak zorunda oldukları şeklinde çevirir. Bu çeviri, hikmet-i hükümetin gayî sebep olarak beka fikrine bağlandığını açıkça dile getirir: Devletin temel amacı süreklilik ve kalıcılıktır; bu amaç söz konusu olduğunda zorunluluk her türlü eylemi meşrulaştırır.
Uluslararası hukuk (Hukuku Düvel/Hukuku Milel) ise konuşmada yaptırım gücü üzerinden tartışılır. İç hukukta kural, buyrukla birlikte bir yaptırım (cebr) gücüne dayanır; yaptırım yoksa hukuk eksik kalır. Uluslararası alanda ise devletlerin üzerinde “durun” diyecek bir otorite bulunmaz. Dolayısıyla uluslararası hukuk, yaptırımı olmayan bir ideal olarak kalma riski taşır; savaş ve devletlerarası ilişkilerde fiilen “el hükmü limen galebe” yani hükmün galip gelenin olduğu ilke işlemeye devam eder.
Bu şartlar, Tanzimat sonrası Osmanlı aydınlarının “Hukuku Düvel idealizmi” ile siyasal realizm arasındaki salınımını görünür kılar. Konuşmada Celal Nuri’nin tavır değişimi bu salınımın en keskin örneği olarak sunulur. Celal Nuri, 1912’de yayımladığı bir yazıda Machiavelli’yi “öldürmek” ve Makyavelizm mikrobunu uluslararası ilişkilerden temizlemek gerektiğini savunur; Makyavelizm ile Hukuku Düvel’in asla uzlaşamayacağını söyler. Ancak I. Dünya Savaşı’nın ardından 1919’da yazdığı metinde aynı Celal Nuri tam tersine döner: Devlet çıkarlarının, yani menafi hükümetin, her türlü anlaşmanın, kaydın ve teorinin üstünde olduğunu ilan eder. Mukabelatın saraatı, yani anlaşmaların açıklığı bile hikmet-i hükümetin dehşeti karşısında önemini yitirir; siyasette temizlik, dürüstlük, ahlak ve iffet olmaz. Konuşma, bu kırılmayı teorik idealizmin siyasi realiteye teslim oluşu olarak yorumlar; kişinin yaşam tecrübesinin, “baba olmak” gibi metaforlarla idealizmi nasıl çözdüğünü gösteren bir dönüşüm olarak okur.
Sonuç
Dücane Cündioğlu’nun Machiavelli’nin Osmanlıcası konuşması, Machiavelli’nin Osmanlı dünyasına metin olarak geç girdiğini; fakat Machiavellist devlet aklının Osmanlı’da fiilen çok daha erken dönemlerden itibaren uygulandığını dile getirir. Geleneksel siyasetnameler erdemleri yüceltmiş, teoride ahlaki bir idealizm taşımıştır. Ancak devletin bekası, nizam-ı âlem ve hikmet-i hükümet mantığı, siyasal pratiği çoğu kez bu idealizmin dışına çıkarmıştır.
Machiavelli’nin modern devleti kuran realizmi, Osmanlı tecrübesinde bir yabancılık değil, zaten yaşanan bir siyasallığın kavramsal ifadesi olarak görünür. Bu yüzden Machiavelli Osmanlı’ya sadece bir düşünür olarak değil, “adı konmamış olanın adı” olarak gelir. Diplomasiye, hukuku düvele ve modern devletler sistemine dahil oldukça Osmanlı, metne de yaklaşır; çeviriler, 17. yüzyıldaki rivayetlerden 20. yüzyıl başındaki tam tercümelere uzanan bir hattı izler. Celal Nuri örneğinde olduğu gibi, hukukun idealizmi savaşla birlikte siyasi realizme yenilir; hikmet-i hükümet, devletin bekası adına nihai ölçüt olur.
Son kertede konuşmanın söylediği şudur: Devlet güçle kurulur, fakat güçle yaşayamaz; süreklilik için hikmete, akla, yani devlet aklına muhtaçtır. Machiavelli bu gerçeğin modern dilini kurmuştur; Osmanlı ise bu dili geç öğrenmiş, ama uzun süre zaten o dilin mantığıyla konuşmuştur.
