Bir şeyi bilir gibi olduğumuz anların çoğu, aslında onu yalnızca tanıdığımız anlardır. Adını söyleriz, biçimini biliriz, hangi işe yaradığını tarif ederiz ve çoğu zaman bunun yeterli olduğunu sanırız. Oysa felsefe için asıl soru burada başlar: Bir şeyi gerçekten tanımlamış mı oluyoruz, yoksa yalnızca ona işaret edip geçiyor muyuz? “İnsan”, “adalet”, “varlık”, “özgürlük”, “sanat”, “hakikat” gibi sözcükleri herkes kullanır; ama bu kavramların tanımını vermek istendiğinde dil hemen zorlaşır. Çünkü tanım, yalnızca bir kelimenin anlamını söylemek değil, o şeyin ne olduğunu belirlemektir. Bu yüzden tanım meselesi, dilin sınırında duran sıradan bir sözlük işi değil; ontoloji, mantık ve bilgi teorisinin kesiştiği temel bir felsefe problemidir.
Tanımın güçlüğü de tam burada yatar. Bir şeyi görmek kolay olabilir; ona işaret etmek daha da kolaydır. Ama onu başkalarından ayıracak biçimde, ne olduğunu söyleyerek tanımlamak bambaşka bir çabadır. Felsefe tarihi boyunca bu yüzden tanım, düşünmenin en disiplinli araçlarından biri sayılmıştır. Özellikle Aristoteles’ten itibaren tanım, bir şeyin mahiyetine ulaşmanın mantıksal yolu olarak düşünülmüştür. Çünkü tanım, rastgele özellikleri sıralamaz; bir şeyi o şey yapan belirlenimi açmaya çalışır. Bu nedenle tanım sorusu, daha önce açtığımız “mahiyet”, “öz”, “hakikat” ve “görünüş” meselelerinin doğal devamıdır.
Tanım Neden Önemlidir?
Tanım, düşüncenin sınır çizme eylemidir. Bir şeyi tanımladığımızda, aslında yalnızca onun ne olduğunu söylemeyiz; aynı zamanda ne olmadığını da belirleriz. Bu yüzden tanım, şeyleri belirsizlikten çıkarır. Kavramlar arasındaki sis dağılır, düşünce daha sıkı bir omurga kazanır. Tanım olmadan konuşma mümkündür; ama düşünce netleşmez. İnsan, bir kavramı kullanabilir, onun çevresinde dönebilir, örnekler verebilir; fakat tanım kuramadığında kavram çoğu zaman dağınık, elastik ve kaygan kalır.
Bu yüzden Sokrates’in diyaloglarındaki ısrar boşuna değildir. Cesaret nedir, adalet nedir, erdem nedir, dostluk nedir? Bu soruların her biri, gündelik hayatta zaten kullanılan sözcüklerin felsefi bakımdan aslında ne kadar belirsiz olduğunu açığa çıkarır. İnsanlar çoğu zaman kavramları kullanır, ama onların tanımını veremez. Sokrates’in yaptığı şey, tam da bu kullanım rahatlığını bozmak ve tanımın zorunluğunu göstermekti. Bir şeyi herkesin bildiğini sandığı yerde “nedir?” sorusunu yeniden sormak, felsefenin kurucu jestlerinden biridir.
Tanım bu nedenle yalnızca açıklama değildir; düşünceyi disipline eden bir sınavdır. Bir kavramı tanımlamak istediğimiz anda, onun özsel olanı ile rastlantısal olanını ayırmak zorunda kalırız. Bu da bizi doğrudan mahiyet sorununa geri götürür. Çünkü iyi bir tanım, yalnızca dışsal bir işaret değil; şeyin özüne yaklaşma girişimidir.
Tanım Nedir?
Tanım, en genel anlamıyla, bir şeyin ne olduğunu söyleyen ve onu başka şeylerden ayıran sözsel kuruluştur. Ama bu basit formül, meseleyi tam tüketmez. Çünkü her açıklama tanım değildir. Her örnek tanım değildir. Her benzetme tanım değildir. Hatta her doğru söz bile tanım değildir. Tanım dediğimiz şey, yalnızca bir şey hakkında konuşmak değil; o şeyin sınırını kurmak, mahiyetini belirlemek ve onu cinsi ile ayırıcı niteliği içinde yerli yerine koymaktır.
Bu yüzden tanım, işaret etmekten farklıdır. Bir çocuğa “bu bir ağaçtır” diyerek ağacı gösterebiliriz. Ama bu henüz tanım değildir; bu, yalnızca gösterme ve adlandırmadır. Aynı şekilde “ağaç yeşildir” demek de tanım değildir; bu, bir niteliği bildirmektir. “Ağaç gölge verir” demek de tanım değildir; bu, işleve ilişkindir. Tanım ise daha başka bir şey ister: ağacı ağaç yapan belirlenimi söylemeyi.
Kısacası tanım, ne salt ad verme ne de salt betimlemedir. Tanım, bir şeyi düşünce içinde sınırlayan ve açıklığa kavuşturan kurucu sözdür.
Aristoteles’te Tanım: Cins ve Ayırıcı Nitelik
Klasik mantıkta tanım denince akla ilk gelen büyük omurga Aristoteles’tir. Aristoteles için bir şeyi tanımlamak, onun mahiyetini söylemeye çalışmaktır. Bu yüzden tanım, şeyin yalnız görünen niteliklerini değil, özsel yapısını hedefler. Burada en bilinen yol, şeyi cins ve ayırt edici nitelik üzerinden kurmaktır. İnsan için sık verilen örnek budur: insan, “düşünen canlı” ya da klasik biçimiyle “akıllı canlı”dır. Burada “canlı” cinstir; “akıllı” ise onu diğer canlılardan ayıran belirleyici farktır.
Bu şema önemlidir, çünkü tanımın nasıl işlediğini açıkça gösterir. Tanım, şeyi havada tek başına bırakmaz; onu önce daha geniş bir aileye yerleştirir, sonra o aile içindeki farkını belirler. Böylece hem akrabalık hem ayrım aynı anda düşünülür. Yalnız fark verilirse kavram boşlukta kalır; yalnız cins verilirse tanım fazla geniş olur. İkisini birlikte düşünmek, tanımın klasik disiplinidir.
Porphyrios’un Isagoge geleneğiyle daha da sistemleştirilen bu yaklaşım, Orta Çağ boyunca mantığın temel araçlarından biri oldu. Çünkü tanım, yalnız düşünceyi düzenlemiyor; aynı zamanda varlık mertebeleri ve tür ayrımları üzerine düşünmeyi de mümkün kılıyordu. Bir şeyi tanımlamak, onun dünyadaki yerini belirlemek demekti. Bu yüzden tanım, mantık ile ontolojinin birbirine en çok yaklaştığı yerlerden biridir.
Tanım ile Betimleme Aynı Şey midir?
Hayır. Betimleme, bir şeyin nasıl göründüğünü ya da hangi özelliklere sahip olduğunu söyleyebilir; fakat bu, çoğu zaman tanımın yerini tutmaz. Bir insanı uzun boylu, sessiz, siyah saçlı ve düşünceli diye betimleyebiliriz. Bunların hepsi doğru olabilir. Ama bu cümlelerin hiçbiri insanın tanımı değildir. Çünkü betimleme, çoğu zaman ilineksel olanla ilgilenir; tanım ise özsel olanı arar.
Bir nesneyi kırmızı, parlak, yuvarlak ve sert diye anlatmak mümkündür. Fakat bu özellikler onu başka şeylerden her zaman kesin biçimde ayırmaya yetmez. Ayrıca bunlardan bazıları değişebilir. Demek ki betimleme, bize görünüşe dair zengin bir içerik verebilir; ama tanım için gerekli olan sınırı kurmaz. Tanım, değişebilir özellikleri değil, şeyin değişse de kendiliğini koruyan belirlenimini hedefler.
Bu ayrım önemlidir, çünkü düşünce çoğu zaman betimlemeyi tanım sanır. Özellikle felsefi yazılarda kavramların çevresinde dolaşıp onları örneklerle genişletmek kolaydır; ama bu çoğu zaman tanımın zorluğundan kaçış olur. Tanım, örnekleri çoğaltmak değil, kavramı sıkılaştırmaktır.
Tanım ile Adlandırma Aynı Şey midir?
Bu da aynı derecede önemli bir ayrımdır. Bir şeye ad vermek, onu tanımlamak değildir. Ad, çoğu zaman işaretin ilk düzeyidir. Bir nesneye, kavrama ya da kişiye bir sözcük bağlanır. Böylece iletişim kolaylaşır. Fakat ad, çoğu zaman yalnızca çağırır; açıklamaz. “Ağaç” demek başka, ağacın ne olduğunu tanımlamak başkadır. “Adalet” demek başka, adaletin tanımını vermek başkadır.
Adlandırma, düşünce için başlangıçtır ama yeterli değildir. İnsan çoğu zaman bir kavrama sahip olduğunu sanır, çünkü onun adını biliyordur. Oysa ad bilmek, mahiyet bilmek değildir. Bu nedenle tanım, adın üzerinde kurulan ikinci ve daha zor aşamadır. Ad sadece isim verir; tanım ise anlamı sınırlar.
Burada dilin aldatıcı rahatlığı devreye girer. Bir sözcüğü sık kullanmak, sanki onu tanımlamışız hissi verir. Ama felsefe bu rahatlığı bozar. “Kullandığın bu sözün tanımı nedir?” diye sorduğu anda, düşüncenin gerçekten nerede durduğu belli olur.
İyi Bir Tanım Nasıl Kurulur?
İyi bir tanım öncelikle neyin özsel, neyin ilineksel olduğunu ayırabilmelidir. Bir şeyi başkalarından ayırmayan, onu fazla geniş bırakan ya da yalnız geçici niteliklerine dayanan açıklamalar tanım bakımından zayıftır. İyi tanım, ne fazla dar ne de fazla geniş olmalıdır. Tanımlanan şeyi kapsamalı, ama ona ait olmayanları içeri almamalıdır.
İkinci olarak iyi tanım, döngüye düşmemelidir. Yani tanımlanmak istenen şeyi başka sözcüklerle tekrarlamak yeterli değildir. “Adalet, adil olan şeydir” demek tanım sayılmaz. Çünkü burada kavram başka biçimde yeniden söylenmiştir, ama açılmamıştır. Aynı şekilde “insan, insanî olandır” da tanım değildir. Tanım, aynı kavramı çevresinde dolandırmak değil; onu başka bir düzen içinde açıklığa kavuşturmaktır.
Üçüncü olarak tanım, şeyin işleviyle özünü karıştırmamalıdır. Bıçağın kesmesi işlevdir; ama bıçağın ne olduğu sorusu daha geniştir. İnsanın konuşması önemlidir; ama insanın tanımı sadece “konuşan şey”e indirgenemez. Bir şeyin ne işe yaradığını söylemek çoğu zaman yararlıdır, ama tanım yalnız işlevden ibaret olamaz.
Tanım Her Zaman Mahiyete Ulaşır mı?
Burada dikkatli olmak gerekir. Klasik metafizik ve mantık, tanımın mahiyete yöneldiğini söyler. Bu doğrudur. Ama her kurulan tanımın gerçekten mahiyeti yakaladığını söylemek başka bir iddiadır. İnsan birçok kez bir şeyi tanımladığını sanır; oysa yalnızca onun belirli bir yönünü öne çıkarmıştır. Bu nedenle tanım, garanti edilmiş bir sonuç değil; mahiyete ulaşma çabasıdır.
Özellikle modern düşüncede bu konuda bir ihtiyat gelişmiştir. Bazı kavramlar, özellikle “oyun”, “sanat”, “özgürlük”, “dil”, “kültür” gibi geniş alanlı kavramlar, klasik cins–fark mantığıyla kolayca kapanmaz. Wittgenstein’ın aile benzerliği fikri tam da burada önem kazanır. Bazı kavramlar tek bir özsel tanımla değil, örtüşen benzerlik ağlarıyla işler. Bu itiraz tanımın tamamen değersiz olduğunu göstermez; ama tanımın da her zaman aynı kolaylıkta kurulamayacağını hatırlatır.
Bu yüzden tanım sorusu hem metafiziğin güvenini hem de modern eleştirinin dikkatini birlikte gerektirir. Bir yandan tanımsız düşünce dağılır; öte yandan fazla hızlı ve dogmatik tanımlar da canlı kavramları öldürebilir. Denge burada önemlidir.
Tanım ile Hakikat Arasındaki İlişki
Tanım, hakikatin dil içindeki en sıkı biçimlerinden biridir. Çünkü bir şeyi tanımlamak, o şeyi kendi belirlenimi içinde doğru ve yerinde söylemeye çalışmaktır. Ama burada yine aynı incelik gerekir: her tanım hakikatin tamamı değildir. Tanım, hakikate giden güçlü bir yoldur; fakat hakikati bütünüyle tüketmez.
Bir şeyin tanımını vermek, onun özüne yaklaşmaktır. Fakat hakikat bazen tanımın ötesine taşan bir belirme, açılma ve yaşantı alanı da içerir. Örneğin “insan”ın mantıksal tanımı kurulabilir; ama insanın varoluşsal hakikati bu tanımı aşan başka katmanlar taşıyabilir. Yine de tanım olmadan hakikat dil içinde kolayca dağılır. Çünkü tanım, düşüncenin omurgasını kurar; hakikat de çoğu zaman bu omurgaya ihtiyaç duyar.
Bu nedenle tanım ile hakikat arasında sıkı ama özdeş olmayan bir ilişki vardır. Tanım, hakikatin sözel disiplini gibidir. Hakikat ise tanımın işaret ettiği şeyin daha geniş açılımını da içerir.
Tanım ile Kavram Arasındaki Fark
Kavram ile tanım birbirine çok yakındır, ama aynı şey değildir. Kavram, zihindeki toplama ve ayırma faaliyetinin ürünü olarak daha geniştir. Tanım ise kavramın dil içinde düzenlenmiş, sınırlandırılmış ve açıklığa kavuşturulmuş biçimidir. Başka bir deyişle kavram, düşüncenin içte kurduğu toplama; tanım ise bunun sözde sınanmış ve ifade edilmiş hâlidir.
Bir kavrama sahip olabiliriz; ama onu açık biçimde tanımlayamayabiliriz. Bu sık yaşanan bir durumdur. İnsan birçok kavramı sezgisel olarak kullanır; ama tanım istenince zorlanır. Demek ki kavramın varlığı ile tanımın kurulmuş olması aynı şey değildir. Tanım, kavramı daha sert bir sınava sokar. Bu yüzden tanım, kavramın en disiplinli görünüşüdür.
Tanımın Tehlikesi: Canlı Olanı Dondurmak
Tanımın bir gücü varsa, bir tehlikesi de vardır. Çünkü tanım sabitleştirir. Akış hâlindeki, tarihsel, çoğul ve gerilimli olan şeyleri tek cümleye sıkıştırma eğilimi doğurabilir. Özellikle insan, toplum, sanat, dil, kültür, özgürlük gibi alanlarda tanımın bu dondurucu tarafı hissedilir. Bu nedenle tanım kurarken, şeyin gerçekten tanıma elverişli yapısı ile tanımı kuranın zihinsel aceleciliği birbirine karıştırılmamalıdır.
Felsefi ciddiyet burada şunu gerektirir: Tanım kurmak, kapatmak değildir; açıklığa kavuşturmaktır. İyi tanım, kavramı boğmaz; onu netleştirir. Kötü tanım ise kavramı erkenden kapatır. Bu yüzden tanım hem açıklık hem ihtiyat ister. Özellikle büyük kavramlarda tanım, hüküm vermek kadar dinlemek de bilmelidir.
Sonuç
Tanım, bir şeyi yalnız adlandırmak ya da betimlemek değil; onun ne olduğunu, hangi sınır içinde durduğunu ve başkalarından hangi belirlenimle ayrıldığını söyleme çabasıdır. Bu yüzden tanım, mantığın teknik aracı olmanın ötesinde, mahiyet düşüncesinin dil içindeki en yoğun biçimlerinden biridir. Aristoteles’ten itibaren tanımın cins ve ayırıcı nitelik üzerinden kurulması boşuna değildir; çünkü tanım, şeyi hem bir bütün içinde yerine koyar hem de kendi farkıyla belirler.
Ama tanımın zorluğu da buradadır. Her kavram kolayca kapanmaz. Her tanım mahiyeti ele geçirmez. Bazı alanlarda tanım güçlü bir açıklık sağlar; bazı alanlarda ise yalnız yaklaşık bir çerçeve kurabilir. Yine de tanımdan vazgeçildiğinde düşünce dağılır, kavramlar kayganlaşır, söz belirsizleşir. Bu nedenle tanım, felsefenin vazgeçemeyeceği disiplinlerden biridir.
Bir şeyi tanımlamak, o şeyi ele geçirmek değil; onun sınırına yaklaşmaktır. Tanım, düşüncenin bu yaklaşma hareketidir. Ne yalnızca bir ad, ne yalnızca bir betimleme, ne de yalnızca bir işlev açıklamasıdır. O, bir şeyin ne olduğunu söylemeye çalışan ve bu yüzden her zaman hem güçlü hem kırılgan olan felsefi sözdür.
