Jeanne Favret-Saada’nın büyü üzerine düşüncesini önemli kılan şey, meseleyi “insanlar gerçekten büyüye inanıyor mu?” sorusuna hapsetmemesidir. O, büyüyü önce bir inanç nesnesi olarak değil, insanların başlarına gelen felaketleri, uğursuzlukları, çatışmaları ve kırılmaları anlamlandırmak için içine girdikleri bir söz düzeni olarak ele alır. Bu yüzden Favret-Saada’nın metinlerinde büyü, egzotik bir folklor kalıntısı ya da modern aklın dışına düşmüş bir hurafe biçimi olarak görünmez. Büyü, insanların birbirini suçladığı, kendini hedef alınmış hissettiği, yardım aradığı ve yeniden harekete geçmeye çalıştığı bir toplumsal ilişki alanı haline gelir. Onun Bocage çalışmaları ile daha sonraki kitap ve makaleleri de tam bu noktaya işaret eder: merkezde yalnız “inanış” değil, sözün etkisi, suçlamanın dolaşımı ve bu dolaşımdan doğan müdahale biçimleri vardır.
Favret-Saada’nın bugün hâlâ güçlü görünmesinin bir nedeni de budur. Çünkü o, büyüyü açıklarken modern sosyal bilimlerin sık düştüğü bir kolaylıktan uzak durur. Birçok yaklaşım, büyücülüğü ya yanlış bilinç gibi okur ya da onu kültürel bir semboller sistemine indirger. Favret-Saada ise daha zor bir yerden konuşur: Bir kişinin “bize büyü yapıldı” demesi, sadece dünyaya dair bir yanlış bilgi vermek değildir. Bu cümle, aile içi korkuyu yeniden düzenler, komşuluk ilişkilerini dönüştürür, bir düşman haritası üretir ve sonunda kişiyi belirli bir yardım arayışına sokar. Yani büyü, yalnızca zihinde taşınan bir inanç değil, insanları belirli konumlara yerleştiren bir ilişki mantığıdır. Bu nedenle onun büyü çözümlemeleri, bugün söylenti, toplumsal paranoya, komplo ve kamusal suçlama düzenleri üzerine düşünürken de şaşırtıcı derecede canlı kalır.
Bocage’da Karşılaştığı Şey Neydi?
Favret-Saada’nın temel saha çalışması, 1969 ile 1972 arasında Fransa’nın kuzeybatısındaki Bocage bölgesinde yürüttüğü araştırmaya dayanır. Kendi bibliyografisi ve The Anti-Witch çevresindeki tanıtım metinleri, bu hattın önce Les Mots, la Mort, les Sorts ile, ardından Corps pour corps ve daha sonra Désorceler / The Anti-Witch ile geliştiğini açıkça gösterir. Bu süreklilik önemlidir; çünkü karşımızda tek bir saha notunun etrafında kurulmuş dar bir yorum yoktur. Favret-Saada aynı sahaya geri dönerek, büyücülük meselesinin yalnız içerik değil, dil, ilişki, etki ve terapi bakımından da ne anlama geldiğini adım adım açar. HAL’de yer alan yayın listesinde de “Büyücülüğün dili”, “Büyücülük: insan her zaman sandığından daha çok inanır” ve “Söz, etki, nüfuz” gibi başlıkların yıllar boyunca tekrar görünmesi, onun bu soruyu farklı düzlemlerde sürdürdüğünü gösterir.
Bocage’da Favret-Saada’nın karşılaştığı şey, masalsı bir büyü dünyası değildir. Karşısına çıkan asıl sahne, peş peşe gelen talihsizliklerdir: hastalıklar, hayvan kayıpları, ekonomik sarsıntılar, ev içi huzursuzluklar, tükenen işler, açıklanamayan aksilikler. Belli bir noktadan sonra bu olaylar tek tek yaşanmış şanssızlıklar olarak değil, bir kötülük zinciri olarak okunmaya başlar. İnsanlar, “neden hep bize oluyor?” sorusunu sormaya başladığında, olayları rastlantı değil hedef alınmışlık olarak yorumlayan bir dil devreye girer. İşte büyü söylemi burada ortaya çıkar. Favret-Saada’nın yeniliği, bunu “yanlış inanç” olarak kenara atmamasıdır. Çünkü Bocage’daki kişiler için bu dil, olup biteni anlaşılır kılmanın, kime yönelmek gerektiğini belirlemenin ve bir çıkış yolu aramanın aracıdır.
Büyü Bir Kanaatten Çok Bir Konumdur
Favret-Saada’ya göre büyü hakkında konuşurken “inanmak” fiili çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü bu fiil, sanki mesele kişinin zihninde taşıdığı bir görüşmüş gibi konuşur. Oysa büyüye maruz kaldığını düşünen kişi için mesele görüş değil, konumdur. Kendisini hedef alınmış, kuşatılmış, zayıflatılmış, bir başkasının etkisi altında kalmış hisseder. Burada özne sadece bir fikir savunmaz; yaşadığı felaketleri artık belirli bir düşmanlık ilişkisi içinde okur. Bu yüzden büyü söylemi, bir dünya görüşünden çok, kişinin toplumsal olarak yerleştirildiği bir alan haline gelir. Favret-Saada’nın çalışmasını özgün kılan da tam budur: büyücülüğü zihinsel içeriklerden çok, insanları birbirine bağlayan ve ayıran roller, suçlamalar ve etkiler üzerinden kavrar.
Bu bakımdan büyü, “doğru mu yanlış mı” sorusundan önce “ne yapıyor” sorusuyla anlaşılmalıdır. Birine büyü yapıldığını söylemek, yalnız açıklama getirmez; aynı zamanda o kişiyi mağdur, bir başkasını şüpheli, bir üçüncüsünü ise müdahaleye ehil kılar. Söz burada yalnız temsil etmez; toplumsal gerçekliği kurar. Favret-Saada’nın 1978 tarihli “Büyücülüğün dili” başlıklı yazısı ile daha sonraki konuşmalarının başlıkları da bunu doğrular: asıl mesele, büyünün teorik içeriği değil, dilsel işleyişidir. Bu yüzden onun için büyü, ilk bakışta dinî ya da sembolik görünen bir alan olsa bile, çözümlenmesi gereken yer esas olarak ilişkiler ve söz edimleridir.
Söz Neden Bu Kadar Belirleyicidir?
Favret-Saada’nın büyü anlayışında dil merkezîdir; ama bu dil, nötr bir iletim aracı değildir. Bir suçlama, bir ima, bir danışma, bir büyü bozucunun kullandığı cümle, yalnız bilgi vermez; insanları yeni bir ilişki ağı içine sokar. Korkuyu biçimlendirir, dağınık felaketleri tek bir çizgi üzerinde toplar, düşmanı belirler, kurbanı kurar ve nihayet müdahalenin yönünü tayin eder. Bu nedenle Favret-Saada’nın büyü üzerine yazıları aynı zamanda sözün gücü üzerine yazılardır. Zaten eser başlıklarının kendisi bile bunu ele verir: Les Mots, la Mort, les Sorts başlığında “sözler”, “ölüm” ve “büyüler” aynı evrenin parçaları olarak yan yana durur; daha sonraki bibliyografide de “Parole, Affect, Influence” yani “Söz, etki, nüfuz” çizgisi açıkça sürer.
Burada sözün etkisi iki yönlüdür. Bir yandan söz yaralar. Çünkü bir kişiye, ailesine ya da emeğine bir kötülüğün musallat olduğu söylendiğinde, gündelik hayat artık tarafsız görünmez. Diğer yandan söz, bu yarayı düzenlemeye de yarar. Felaketler adlandırılır, bir hikâyeye bağlanır, hangi ilişkinin tehlikeli olduğu ortaya konur, ne yapılması gerektiği konuşulur. Bu yüzden Favret-Saada’da söz, yalnızca bozucu değil, aynı zamanda düzenleyici bir kuvvettir. Büyü söylemini ayakta tutan da budur: insanlar o sözlerle yalnız korkuya kapılmaz, aynı zamanda dünyaya yeniden tutunacak bir anlam örgüsü kurarlar. Onun büyüyü “inanç”tan çok “söz ve ilişki” olarak düşünmesinin nedeni tam burada yatar.
Suçlama Düzeni Nasıl Kurulur?
Büyü söyleminin merkezinde çoğu zaman suçlama vardır; ama bu suçlama açık ve doğrudan bir yargılama biçiminde çalışmaz. Favret-Saada’nın okumasında mesele, mahkemeye taşınmış bir iddiadan çok daha dağınık ve sızıcıdır. İnsanlar kimi zaman doğrudan bir isim vermez, kimi zaman belirli komşuluk ilişkilerini işaret eder, kimi zaman da “orada bir şey var” diyerek şüpheyi dolaşıma sokar. Böylece büyü, kesin bilgi değil, yoğunlaşan kuşku üzerinden örgütlenir. Büyülenmiş olduğunu düşünen kişi bir anda dünyayı farklı okumaya başlar: eski kırgınlıklar, ekonomik rekabetler, akrabalık gerilimleri ve tesadüf gibi görünen olaylar tek bir hatta bağlanır. Suçlama, burada yalnız geçmişi açıklamaz; bugünü de yeniden düzenler.
Bu nedenle Favret-Saada’nın büyü analizleri, komşuluk ve yakınlık ilişkileri üzerine de çok şey söyler. Büyü, çoğu zaman uzak ve belirsiz bir düşmanlık değil, yakın çevrede kurulan gerilimlerle ilgilidir. İnsanın en çok temas ettiği kişiler, aynı zamanda şüphe alanına dönüşebilir. Bu yakınlık-gerilim ilişkisi, büyücülüğü toplumsal açıdan etkili kılar. Çünkü tehlike dışarıdan gelen bir saldırı değil, içeriden, tanıdık alandan gelen bir bozulma gibi yaşanır. Favret-Saada tam bu yüzden büyüyü yalnız inanç tarihiyle değil, gündelik toplumsal hayatın krizleriyle birlikte düşünür. Onun yaptığı şey, büyüyü sır dışı bir olay olmaktan çıkarıp, ilişkilerin bozulduğu anlarda devreye giren bir açıklama ve müdahale mekanizması olarak göstermektir.
Büyü Bozma Neden Terapiye Yaklaşır?
Favret-Saada’nın büyüyü “söz ve ilişki” olarak okumasının en önemli sonuçlarından biri, büyü bozma pratiğini de bu çerçevede düşünmesidir. The Anti-Witch (Cadı Karşıtı / Büyü Bozucu) tanıtımında kitabın açıkça “terapiler antropolojisi”nin hatlarını geliştirdiği söylenir. Daha eski bir makalesinin başlığı da doğrudan “Büyü bozma bir terapi olarak” biçimindedir. Bu, çok önemli bir kaymadır. Çünkü modern akıl çoğu zaman büyü bozmayı saçma bir ritüel, terapiyi ise bilimsel bir iyileştirme biçimi olarak düşünür. Favret-Saada bu ayrımı tamamen silmez; ama ikisinin de söz ve ilişki bakımından nasıl işlediğini yan yana düşünmeye zorlar.
Büyü bozucu, Favret-Saada’da basit bir halk şifacısı değildir. Onun işlevi, kişiyi felaketin belirsiz ağırlığı altında ezilen biri olmaktan çıkarıp yeniden hareket edebilen biri haline getirmektir. Dağınık korkuyu bir düzene sokar, uğursuzluğu adlandırır, hedefi tarif eder, kişiye yapması gerekenleri söyler. Yani iyileştirme burada yalnız rahatlatmak değildir; özneyi yeniden kurmaktır. Kişi artık pasif biçimde “başına geleni yaşayan” biri değil, bir ilişki alanı içinde nerede durduğunu bilen, neye karşı koyacağını öğrenen biridir. Favret-Saada’nın psikanalize yakın göründüğü yer de tam burasıdır: söz, yalnız açıklayıcı değil, dönüştürücü olabilir. Bu yüzden büyü bozma onun metinlerinde, modern terapiden tamamen kopuk bir hurafe olarak değil, sözün düzenleyici gücünü görünür kılan bir müdahale biçimi olarak ele alınır.
“İnanmak” Yerine “İçine Çekilmek”
Favret-Saada’nın en çarpıcı önerilerinden biri, büyü meselesini anlamak için “inanıyor musun, inanmıyor musun?” ikiliğinin yetersiz olduğunu göstermesidir. HAL bibliyografisinde görülen “Büyücülük: insan her zaman sandığından daha çok inanır” başlığı da bu ikiliği bozma çabasını yansıtır. Mesele çoğu zaman bilinçli bir inanç beyanı değildir; insanlar bir durumun içine çekilir. Bir dizi felaket, bir dizi söz, bir dizi suçlama ve bir dizi danışma pratiği, kişiyi giderek büyü mantığının içine sokar. O noktada kişi yalnızca bir fikri onaylamaz; o fikrin kurduğu dünyada yaşamaya başlar. Favret-Saada’nın büyüyü ilişki olarak düşünmesi, tam olarak bu yüzden güçlüdür. Çünkü burada inanç, başta gelen şey değil, çoğu zaman sonradan gelen bir yerleşmedir. Önce kişi etkilenir, konumlanır, kuşkuya çekilir, yardım arar; sonra bu deneyim bir “inanma” dili içinde anlam kazanır.
Bu yaklaşım aynı zamanda modern okurun büyüye karşı kurduğu mesafeyi de sarsar. “Ben böyle şeylere inanmam” demek, Favret-Saada açısından meseleyi çözmez. Çünkü onun sorduğu soru daha başkadır: İnsanlar hangi koşullarda belirli söz ağlarının içine çekilir? Hangi kırılma anlarında şüphe, suçlama ve müdahale mekanizmaları devreye girer? Bu sorular sadece büyüyle sınırlı değildir. Bu yüzden Favret-Saada bugün de okunur. Bize, birçok toplumsal olayın içeriklerden önce konumlar, etkiler ve dolaşımlar üzerinden işlediğini hatırlatır.
Antropoloji İçin Neden Bir Kırılmadır?
Favret-Saada’nın büyü anlayışı, yalnız büyü konusunda değil, antropolojinin kendisi açısından da bir kırılmadır. Çünkü klasik antropoloji çoğu zaman başkasının dünyasını betimleyen, sembolleri çözen ve inanç sistemlerini sınıflandıran bir disiplin gibi çalışır. Favret-Saada ise, büyü gibi alanlarda bu tavrın eksik kaldığını gösterir. Eğer büyü öncelikle bir söz ve ilişki düzeniyse, araştırmacı bunu dışarıdan toplayacağı içeriklerle bütünüyle kavrayamaz. Bu nedenle onun daha sonraki “”Being Affected” (Etkilenmiş Olmak / Etkilenme Hâli)” metni de önem taşır: sıradan etnografik iletişimin, yani gönüllü, kasıtlı ve sözlü iletişimin her zaman yeterli olmadığını söyler. Saha bazen ancak insanı içine çektiğinde açılır. Böylece büyüye dair çözümleme, araştırma yöntemine ilişkin daha geniş bir itiraza dönüşür.
Bu kırılma, büyünün modern akıl karşısındaki yerini de değiştirir. Favret-Saada, büyüyü açıklarken ne “köylü cehaleti” der ne de “saf kültürel farklılık” der. O, daha güç bir yerde durur: büyücülük, bazı hayat koşullarında oldukça etkili bir toplumsal mantıktır. Sözün ne yaptığı, suçlamanın kimi hedef aldığı, felaketin nasıl yorumlandığı ve müdahalenin özneyi nasıl yeniden kurduğu anlaşılmadan büyü de anlaşılamaz. Bu yüzden onun metni yalnız antropoloji için değil, sosyal teori için de kalıcıdır. Çünkü gösterdiği şey şudur: Bazen toplumsal gerçeklik, doğruluk iddialarından çok, etkili söz ağları tarafından kurulur.
Sonuç
Jeanne Favret-Saada’ya göre büyü, yalnızca “inanılan” bir şey değildir. Daha doğrusu, büyüyü yalnız inanç olarak tanımlamak, onun toplumsal gücünü görünmez kılar. Büyü, talihsizliği düzenleyen, korkuyu yönlendiren, suçlamayı dolaşıma sokan, kişileri mağdur ve fail olarak yerleştiren, sonunda da müdahale ve iyileştirme alanı açan bir söz ve ilişki düzenidir. Bu yüzden büyü üzerine düşünmek, aynı zamanda dilin toplumsal gücü üzerine düşünmektir. Favret-Saada’nın kalıcı önemi, bu basit ama sert gerçeği göstermesinden gelir: insanlar yalnız fikirlerle değil, üzerlerine yapışan sözlerle yaşar.
Onun çalışması bugün de bu yüzden canlıdır. Büyü çözümlemesi üzerinden çok daha genel bir şeyi görünür kılar: Bir toplumsal dünyanın nasıl işlediğini anlamak için bazen insanların neye inandığını değil, hangi sözlerin içine çekildiğini, kimleri suçladığını, kimden yardım istediğini ve bu süreçte nasıl yeniden kurulduğunu görmek gerekir. Favret-Saada’nın büyüyü inançtan çok söz ve ilişki olarak okuması, yalnız antropoloji için değil, günümüzün suçlama, söylenti, komplo ve toplumsal korku çağını anlamak için de güçlü bir düşünme imkânı sunar.
