Başlangıç Sorunu
Marx’ın “benim diyalektiğim” dediği yerde asıl sorulması gereken şey, Hegel’den kopuşun tam olarak nerede başladığıdır. Bu soruya çoğu zaman çok kolay cevap verilir: Hegel bilinci, Marx maddeyi merkeze aldı; Hegel idealistti, Marx materyalistti; Hegel baş aşağıydı, Marx onu ayağı üzerine dikti. Bu açıklama bir yere kadar doğrudur ama yeterli değildir. Çünkü yalnızca “bilincin yerine maddeyi koymak”, diyalektiğin ne olduğunu açıklamaz. Asıl mesele, hareketin zemini değişse bile diyalektik biçimin niçin sürdüğüdür. Marx’ta da karşıtlık kendi içinde durmaz; emek ile sermaye, kullanım değeri ile değişim değeri, üretim ile birikim, öz ile görünüş gibi çalışır. Yani Marx’ın farkı yalnızca içerik değişikliği değildir; Hegelci diyalektik hareketi tarihsel-toplumsal biçimlere uygulamasıdır. Dolayısıyla Marx’ın Hegel’den kopuşu, Hegel’i dışarıda bırakmakla değil, Hegel’in en güçlü mirasını başka bir sahaya taşımakla başlar.
Burada görülmesi gereken şey şudur: Marx Hegel’den yalnızca “çelişki” fikrini değil, çelişkinin kendi başına bir mantık değil, bir hareket ilkesi olduğunu alır. Bu yüzden Marx’ın diyalektiği, Hegel’in reddi değil; Hegel’de zaten var olan devinim mantığının toplumsal biçimler alanında yeniden kurulmasıdır. Emek ile sermaye arasındaki gerilim, tıpkı varlık ile yokluk ya da öznel tin ile nesnel tin arasındaki gerilim gibi, iki ayrı şeyin yan yana gelişi değildir; birinin ötekinin içinden işlediği bir harekettir. Sermaye emeğin dışındaki bir yabancı cisim değildir; emeğin kendi tarihsel dönüşümü içinde, ona karşıt bir güç olarak dikilmiş biçimidir. Bu yüzden kapital üzerine yazmak, emekten uzaklaşmak değil, emeğin en ileri, en yabancılaşmış ve en örgütlü biçimini çözümlemektir.
Hegel’de “Geist” Neden Rastgele Değildir?
Hegel’in terminolojisinde en önemli kelimelerden biri Geisttır. Bu kelime çoğu zaman Türkçede “ruh” diye çevrilir; ama “ruh” çevirisi Hegel’in yapmak istediğini tam karşılamaz. Çünkü Hegel’in derdi bir iç dünya psikolojisi, bir can öğretisi ya da bir psişe teorisi kurmak değildir. Hegel, bilinci yalnız içsel yaşantı olarak değil, kendini dünyada nesnelleştiren, kurum kuran, tarih yapan, sanat ve din üreten, sonra da bütün bunları düşüncede yeniden kavrayan bir hareket olarak düşünür. Bu yüzden “Geist”ın “tin” olarak çevrilmesi isabetlidir. Tin, burada psişik olandan daha geniş, dinsel ruhtan daha dünyevi, yalnız bireysel zihinden daha tarihsel bir alan açar.
Bu tercihin rastlantısal olmadığı açıktır. Hegel, eğer klasik anlamda ruh ya da anima merkezli konuşsaydı, tartışmayı daha baştan psikolojik ve metafizik bir zemine kilitlemiş olurdu. Oysa onun amacı, insanın yalnız canlı oluşunu değil, kendi dünyasını kuran ve o dünyayı yeniden düşünen etkinliğini kavramaktır. Tin tam da bu yüzden bireysel bilinç ile toplumsal dünya arasında köprü olan kelimedir. Öznel tin, nesnel tin ve saltık tin ayrımı, aynı hareketin üç ayrı düzeyini ifade eder: tin önce bireysel yaşantıda görünür, sonra hukukta, ahlakta ve devlette nesnelleşir, sonunda sanat, din ve felsefede kendi üzerine döner. Demek ki Geist, bir iç öz değil, kendini dışsallaştıran ve tekrar kendine dönen harekettir.
Burada pneuma ile psyche arasındaki tarihsel ayrımı hatırlamak aydınlatıcıdır. Psyche daha çok can, yaşam, içsel ruhsallık alanına; pneuma ise nefes, gerilim, yayılım, etkin ilke alanına yakındır. Hegel’in Geist’ı bu iki hattın hiçbirine bütünüyle indirgenemez, ama ikincisine daha yakın bir açıklık taşır: kapalı içsellik değil, hareket eden, yayılan, kendini dış dünyada kuran bir ilke. Bu nedenle tin, “ruhun romantikleştirilmiş adı” değildir. Hegel’in kelime seçimi, psikolojiden tarihsel-kavramsal alana geçişin de işaretidir.
Tin Neden Önemlidir?
Tin kavramı olmadan Hegel’in özgürlük düşüncesi anlaşılamaz. Çünkü özgürlük, Hegel’de bireyin iç duygusu değildir. İnsan kendini özgür hissedebilir ama bu his henüz özgürlüğün hakikati değildir. Özgürlük ancak tin düzeyinde, yani öznel olanın nesnelleşmesi ve sonra kendini o nesnellik içinde tanımasıyla mümkün olur. Birey, kendi iradesini yalnızca kendi içinde taşıdığında henüz soyuttur; fakat o irade hukukta, etik yaşamda, ortak dünyada yerini bulduğunda edimsel hale gelir. Bu yüzden Hegel’in felsefesi, özgürlüğü vicdanın içine kapatmaz; onu dünya kurucu bir hareket olarak düşünür.
Buradan bakınca Hegel’in Tinin Fenomenolojisi başlığı da daha anlamlı hale gelir. Bu kitap bilincin yalnızca “görüngüleri”ni saymaz; bilincin kendi deneyimi içinde nasıl dönüşerek tine vardığını gösterir. Bilinçten özbilince, özbilinçten usa, us’tan tine, tinden dine ve mutlak bilgiye giden yol, soyut bir sınıflandırma değil, özgürlüğün giderek daha somut hale gelmesidir. Yani tin, felsefenin sonradan eklediği süslü bir isim değil; bilincin kendi iç yolculuğunun, bireysel kapalıktan tarihsel bütünlüğe açılmasının adıdır.

Kaynak: https://fr.wikipedia.org/wiki/Fichier:
Georg_Wilhelm_Friedrich_Hegel_by_Gustav_Blaeser_-Hegelplatz,_Berlin,_Germany-_DSC02394.JPG
Edimsellik Nereye Girer?
Hegel’de en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri edimselliktir. Edimsellik, basitçe “olan şey” demek değildir. Her mevcut olan şey edimsel değildir. Edimsel olan, kendi kavramını gerçekleştirmiş olandır. Bir şey yalnızca varsa, henüz tamamlanmış değildir; ama kendi içeriğiyle uyumlu bir biçimde dış dünyada yerini bulmuşsa edimselleşmiştir. Bu nedenle Hegel’in dünyayı olduğu gibi onayladığını sanmak büyük bir yanlış olur. O, her var olanı değil, yalnızca kavramıyla uyum kazanmış olanı edimsel sayar.
Bu ayrım Hegel’in bütün sisteminde belirleyicidir. Özgürlük, salt bir ideal olarak kaldığında edimsel değildir. Hukuk yalnızca yasa kitaplarında durduğunda, ahlak yalnızca iyi niyet olarak kaldığında, devlet yalnızca zor aygıtına dönüştüğünde, bunların hiçbiri kendi kavramıyla tam uyum halinde değildir. Edimsellik, kavramın dışarıda beden bulmasıdır. Bu yüzden Hegel’in mantık bilimi aynı zamanda metafiziğin de dönüşmüş biçimidir: mantık yalnız düşünme kuralları değil, kavramın kendi gerçekliğini kurma hareketidir.
Aristoteles burada önemli bir arka plandır. Onun energeia ve entelekheia ayrımı, potansiyelin kendi gerçekleşmiş biçiminde hakikatini bulduğunu gösterir. Tohum, ancak ağaçta ne olduğunu ortaya koyar. Hegel bu çizgiyi alır ve tarihsel-kavramsal düzeye taşır. İnsan özgürlüğü de aynı şekilde, yalnızca imkân halinde bulunarak değil, kendi dünyasını kurup o dünyada kendini tanıyarak gerçekleşir. O yüzden Hegel’de edimsellik, yalnız bir mantık kategorisi değil, özgürlüğün de ontolojik ölçüsüdür.
Bütün Dendiğinde Ne Anlamalıyız?
Hegel’in en çok alıntılanan ama en az anlaşılan cümlelerinden biri şudur: “Gerçek bütündür.” Bu cümle çoğu kez kaba bir holizm gibi okunur; sanki Hegel yalnız “her şeyi beraber düşünelim” diyormuş gibi. Oysa burada bütün, parçaların toplamı değildir. Hegel hemen ardından daha önemli olanı söyler: bütün, ancak kendi gelişimi içinde tamamlanan özdür. Demek ki bütün, durağan bir sonuç değil, kendi hareketini tamamlamış bir süreçtir.
Bu nedenle bütün denildiğinde başlangıç ve sonuç birlikte düşünülmelidir. Başlangıç, ilk olduğu için doğru değildir; yalnızca en soyut olduğu için başlangıçtır. Sonuç ise sona geldiği için değerli değildir; başlangıcın hakikatini açığa çıkardığı için önemlidir. Hegelci dairesellik burada ortaya çıkar: başlangıç ancak sonda ne olduğunu gösterir, sonuç ise başlangıcın dışında bir şey değildir. Bütün tam da bu geri dönüşlü harekettir. Dolayısıyla “bütün” denildiğinde, var olan her şeyin toplamını değil; bir şeyin kendi gelişimini tamamlayarak ne olduğunu açığa çıkarmasını düşünmek gerekir.
Bu bakımdan Hegel’de bütün, dışarıdan bakılan bir tamamlık değil, içerden çalışan bir zorunluluktur. Varlık tek başına hakikat değildir; yoklukla birlikte düşünüldüğünde oluşa açılır. Bilinç tek başına hakikat değildir; özbilinç, us, tin, din ve mutlak bilgi yoluyla kendi yerini bulur. Birey tek başına hakikat değildir; toplum, tarih, kültür ve kurumlarla birlikte kendini kavrar. O yüzden bütün, yekpare bir birlik değil; farklılıkların kendi yerini bulduğu, karşıtlıkların birbirini yok etmeden aştığı dinamik bir yapıdır.
Başlangıç ile Sonuç Arasındaki Düğüm
Burada sorulması gereken şey yalnız “başlangıç nedir?” ya da “sonuç nedir?” değildir. Asıl soru, başlangıcın niçin kendi başına yetmediğidir. Hegel’de başlangıç her zaman eksiktir; çünkü henüz dolayımsızdır. Varlık başlangıçtır ama yoksuldur. Bilinç başlangıçtır ama kendini bilmez. İrade başlangıçtır ama özgürlüğünü ancak nesnellik içinde öğrenir. Sonuç ise başlangıcın basit inkârı değildir; onun kendi içeriğini açmasıdır. Bu yüzden sonuç başlangıcı ortadan kaldırmaz; onu daha yüksek bir düzeyde yeniden kurar.
Bu nokta diyalektiğin kalbidir. Eğer başlangıç kendi karşıtını üretmeseydi, gelişim olmazdı. Eğer sonuç başlangıcı içinde taşımıyor olmasaydı, bütün kurulmazdı. Hegel’in “olumsuzlamanın olumsuzlanması” diye değer verdiği şey tam da budur: başlangıç yalnızca yıkılmaz, aşılırken korunur. Sonuç bu yüzden keyfi bir final değil, başlangıcın hakikatidir. Bütün de bu hakikatin adıdır.
Marx Burada Gerçekten Neyi Değiştiriyor?
Marx’ın farkı tam bu noktada görünür. Hegel’de bu dairesel ve bütünsel hareket öncelikle tinin ve kavramın serüveni olarak kurulur. Marx ise aynı mantığı toplumsal biçimlere uygular. Meta, para, emek-gücü, sermaye, artı-değer — bunların hiçbiri tek başına anlaşılmaz; her biri ancak bütün içindeki yeriyle anlaşılır. Burada Marx, Hegel’in yalnız yöntemini almaz; Hegel’in “bütün” düşüncesini de maddi alana taşır. Kapital’in yapısı zaten bunu gösterir: en basit biçim olan metadan başlanır, ama onun ne olduğu ancak bütün kapitalist üretim ilişkisi açıldığında anlaşılır.
Dolayısıyla Marx’ın “benim diyalektiğim” dediği yerde yeni olan, diyalektiğin mantığını yok etmek değil, onun tarihsel nesnesini değiştirmektir. Marx, Hegel’in “tin” dediği yerde toplumsal üretim ilişkilerini, Hegel’in “özgürlük” dediği yerde emek sürecinin gerçekliğini, Hegel’in “edimsellik” dediği yerde tarihsel biçimlerin maddi işleyişini öne çıkarır. Ama karşıtlığın kendi iç hareketi, soyut kutuplarda takılı kalmama zorunluluğu ve başlangıcın ancak sonuçta anlaşılması ilkesi bakımından Marx hâlâ Hegelcidir.
Sonuç
Hegel’de Geist’ın seçimi, edimsellik kavramı ve bütün fikri birbirinden ayrı değildir. Tin, yalnız içe kapalı ruh değil, kendini dünyada kuran ve sonra o dünyayı kavrayan hareket olduğu için; edimsellik, kavramın yalnız düşüncede değil varoluşta da yerini bulması olduğu için; bütün ise başlangıcın sonuçta kendi hakikatine dönmesi olduğu için Hegel’in sistemi yalnız bir bilinç öğretisi değil, hareket halindeki bir gerçeklik düşüncesidir.
Bu nedenle Hegel’i anlamak, terimleri sözlükte karşılık bularak anlamak değildir. Büyük filozoflarda terimler rastgele seçilmez; her terim bir düşünce yönünü açar ve başka bir yolu kapatır. Geist, Hegel’in psikolojiden ve durağan metafizikten çıkma iradesini; edimsellik, düşüncenin dünyaya içkin olma talebini; bütün ise hakikatin ancak gelişimini tamamlamış bir süreçte görülebileceğini anlatır. Marx’ın Hegel’den devraldığı asıl miras da budur: karşıtlığı hareketsiz kutuplar halinde değil, içsel devinim olarak düşünmek. Bu yüzden başlangıç ile sonuç, emek ile sermaye, bilinç ile dünya, özne ile nesne — hepsi ancak kendi bütünsel hareketleri içinde hakikat kazanır. Hegel’in gerçek önemi de burada yatar: hakikati durağan bir tözde değil, kendi kendisini kuran devinimde düşünmüş olması.
