İbn Rüşd’ü yalnızca “aklı savunan filozof” diye okumak, düşüncesinin en dikkat çekici boyutunu eksik bırakır. Çünkü onun asıl sorusu, sadece hakikatin ne olduğu değildir; hakikatin hangi yöntemle bilineceği, hangi dilde ifade edileceği ve kimlere hangi düzeyde söyleneceğidir. Endülüs’te yetişmiş bir filozof, hekim ve yargıç olarak onun düşüncesi, teorik bilgi ile toplumsal düzeni birbirinden ayırmaz; felsefi hakikat ile kamusal din dili arasında sürekli bir denge kurmaya çalışır. Bu nedenle İbn Rüşd’de mesele, “herkes gerçeği bilsin” gibi soyut bir aydınlanma çağrısı değildir. Daha incelikli soru şudur: Hakikat tek ise, neden herkese aynı biçimde söylenmez?
İbn Rüşd’ün cevabı, modern kulağa ilk anda sert gelebilir: Çünkü insanlar hakikate aynı yöntemle ulaşmaz. Kimi temsil ve hitabetle kavrar, kimi tartışmacı akıl yürütmeyle yaklaşır, kimi ise ancak zorunlu ve kesin kanıtla düşünür. Burada hakikat değişmez; değişen, ona erişim ve onu ifade etme kipidir. İbn Rüşd’ün yorum teorisini ilginç kılan da tam budur. O, hakikati çoğaltmaz; ama hakikatin dolaşımını derecelendirir. Böylece düşüncesi, yalnızca epistemolojik değil, aynı zamanda hermenötik ve siyasal bir yapı kazanır. Bu cümle, onun mantık ve din anlayışının birlikte okunmasından çıkan bir yorumdur.
Hakikatin Tekliği, İfade Kiplerinin Çoğulluğu
İbn Rüşd’e göre sahih akıl ile vahiy arasında gerçek bir çelişki olamaz. Çünkü doğru, doğruya aykırı düşmez. Bu yüzden felsefe ile şeriat iki rakip alan değil, aynı hakikate farklı yollarla yaklaşan iki düzendir. Ne var ki bu birlik, herkesin aynı tarzda düşünmesini gerektirmez. Onun mantık anlayışında akıl yürütme biçimleri tek bir düzlemde toplanmaz: gösterici-burhanî, cedelî, hitabî, şiirsel ve safsatacı yollar arasında ayrım yapılır; bunlar biçimlerinden çok dayandıkları öncüllerin niteliği bakımından farklıdır. Burhan zorunlu öncüllerle kesinliğe götürür; cedel genel kabul gören öncüllerle tartışır; hitabet daha geniş bir kabul alanında çalışır. İbn Rüşd için merkeze yerleşen yol burhandır, ama diğer yolları bütünüyle gereksiz de saymaz; etkili olmadıkları yerde başka yolların işlev gördüğünü kabul eder.
Burada önemli olan nokta şudur: İbn Rüşd, hakikatin kendisini tabakalaştırmaz; fakat ona giden söylem biçimlerini tabakalaştırır. Bu yüzden onun sisteminde farklı bilgi kipleri arasında gevşek bir çoğulluk değil, açık bir hiyerarşi vardır. En üstte kesin kanıta dayalı düşünme bulunur. Ancak toplumun tamamı bu seviyede işlemez. Bu nedenle vahyin dili de yalnızca soyut kavramsallıkla kurulmaz; temsil, örnek, mecaz, emir, yasak ve öğüt katmanlarını birlikte taşır. Böylece kutsal metin, tek bir kavrayış biçimine değil, farklı insan tiplerine seslenebilen çok katmanlı bir söylem olur. Buradan çıkan sonuç şudur: Hakikat birdir, ama dili toplumsal olarak çoğuldur. Bu sonuç, İbn Rüşd’ün mantık sınıflandırması ile din yorumunu birlikte düşünmenin bir çıkarımıdır.
Bu nedenle İbn Rüşd için sorun, metnin farklı anlaşılması değil; farklı düzeylerin birbirine karıştırılmasıdır. Burhan düzeyinde anlaşılması gereken bir şeyi sıradan hitap düzeyine indirgemek de, hitabet düzeyinde işleyen bir din dilini herkes için soyut felsefeye çevirmek de problem üretir. İbn Rüşd’ün dikkat ettiği şey, hakikatin özünden çok, o hakikatin muhatabına uygun biçimde taşınmasıdır. Onun düşüncesinde yöntem, yalnızca bilgi üretme tekniği değildir; aynı zamanda dilin hangi bedene, hangi eğitime ve hangi toplumsal role göre konuşacağını belirleyen bir ilkedir. Bu da onu sırf metafizikçi olmaktan çıkarıp aynı zamanda bir yorum siyasetçisi hâline getirir. Bu son ifade, kaynakların doğrudan cümlesi değil, onların sunduğu çerçevenin yorumudur.
Avam, Kelâmcı, Filozof
İbn Rüşd’de herkesin aynı gerçeğe aynı şekilde ulaşamayacağı düşüncesi, en açık biçimde yorumun derecelendirilmesinde görünür. Halk için zahir, yani açık anlam, yeterlidir. Çünkü dinin temel amacı yalnızca teorik bilgi vermek değil, doğru inancı ve doğru eylemi mümkün kılmaktır. Bu düzeyde metin; açık öğütler, yasaklar, anlatılar ve ahlaki yönlendirmeler yoluyla işler. Burada derin tevil zorunlu değildir; hatta çoğu zaman zararlı olabilir. İbn Rüşd’ün uyarısı nettir: Yüksek yorum düzeyleri, buna eğitim bakımından ehil olmayanlara açıldığında inançta karışıklık üretir. Bu yüzden o, halka metinlerin görünür anlamının öğretilmesi gerektiğini, daha yüksek düzeydeki yorumların ise ancak ehliyet sahiplerine verilmesi gerektiğini savunur.
Kelâmcı, bu yapıda ara bir figürdür. O, salt halk düzeyinde değildir; çünkü akıl yürütür, savunur, itiraz eder, açıklama getirir. Ama onun kullandığı yöntem çoğu zaman kesin kanıt değil, cedelî ve tartışmacı akıl yürütmedir. İbn Rüşd’ün mantık ayrımında cedelin genel kabul gören öncüllerle çalışması boşuna değildir. Kelâmcının işlevi, hakikatin en son düzeyini kurmak değil, inancı savunmak ve itirazlara karşı tahkim etmektir. Bu nedenle o, halkla filozof arasında bir geçiş alanı oluşturur. İbn Rüşd’ün sisteminde kelâm tümden değersiz değildir; fakat burhanın yerine de geçemez. Burada “kelâmcı” figürü, mantıktaki diyalektik düzey ile dinî savunma pratiği arasında kurulan bağdan çıkarılan bir yorumdur.
Filozof ise bu düzenin en yüksek yorum öznesidir. Çünkü yalnızca o, burhan yoluyla yani öncülleri zorunlu ve düzenli kurulmuş kesin kanıtlama yoluyla metnin daha derin, mecazî ve kavramsal katmanlarına ulaşabilir. Bu yüzden filozofun görevi, zahiri küçümsemek değil, zahirin altında hangi anlam katmanlarının bulunduğunu ayırt etmektir. Fakat bu yetki aynı zamanda büyük bir yükümlülük taşır. Filozof her gördüğünü herkese açıklayamaz. Çünkü İbn Rüşd’e göre yanlış kitleye yanlış dilde sunulan doğru bile yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Nitekim o, yüksek yorumların kitlelere öğretilmesinin müminlerin inancına zarar vereceğini, hatta bu konuda Gazali’nin yaptığı türden açımların sakıncalı olabileceğini söyler. Bu nokta çok belirleyicidir: İbn Rüşd, felsefeyi savunurken bile yorumun kamusal dolaşımını sınırsızlaştırmaz.
Buradan bakıldığında onun sistemi demokratik bir yorum rejimi değil, ehliyete dayalı bir hakikat düzenidir. Bu, modern eşitlik düşüncesiyle tam uyuşmaz; ama İbn Rüşd’ün derdi de zaten modern anlamda bir ifade eşitliği değildir. Onun için asıl önemli olan, hakikatin zihinlere uygun biçimde taşınmasıdır. Herkes aynı anda aynı soyutluk derecesini kaldıramaz; aynı metin farklı zihinlerde farklı sonuçlar doğurur. Bu nedenle bilgi, yalnızca bireysel yetenekle ilgili değil, pedagojik ve toplumsal bir düzen sorunudur. Hakikat burada serbest dolaşan bir nesne değil, yöntemle ve muhatapla birlikte biçim alan bir söylem olayıdır. Bu cümleler, İbn Rüşd’ün mantık, din ve eğitim anlayışını birlikte okuyan bir sentezdir.
Tevilin Sınırı ve Kamusal Düzen
İbn Rüşd’ün tevil anlayışı çoğu zaman gereğinden fazla özgürlükçü okunur. Sanki o, vahiy karşısında akla mutlak serbestlik tanımış ve kutsal metni filozofun önünde tümüyle açmış gibi anlatılır. Oysa onun tavrı bundan daha karmaşıktır. Evet, metnin derin anlamlarının bulunduğunu kabul eder. Evet, aklî kesinlik ile zahir arasında çatışma görünüyorsa tevile başvurur. Ama aynı anda bu tevilin dolaşımını denetlemek ister. Çünkü yorumun doğruluğu kadar, yorumun kime ve nasıl söylendiği de önemlidir. İşte tam bu noktada onun filozof kimliği ile yargıç ve hukukçu kimliği birbirine yaklaşır. Hayatı boyunca yargıçlık yapmış, fıkıh ve hukuk metodolojisi üzerine kapsamlı eserler vermiş bir düşünür olarak, toplumsal düzenin dilsel ve kurumsal boyutuna son derece duyarlıdır.
Bu yüzden İbn Rüşd’de tevil yalnızca bireysel entelektüel cesaret değildir; kamusal sonuçları olan bir eylemdir. Filozofun görevi, hakikati yalnızca keşfetmek değil, onun dolaşımını da sorumlulukla yönetmektir. Halkın zihnine zarar verecek, dini pratiği çözecek ya da mecaz ile hükmü birbirine karıştıracak bir açıklama, doğru olsa bile yanlış biçimde kullanılmış olabilir. Böylece onun sisteminde doğruluk ile uygunluk ayrılır: Bir yorum teorik olarak doğru olabilir, fakat her bağlamda söylenmeye uygun olmayabilir. Bu yaklaşım, İbn Rüşd’ün neden herkes için tek bir konuşma dili tasarlamadığını açıklar. Çünkü onun gözünde hakikatin korunması, yalnız içeriğinin değil, iletim kipinin de düzenlenmesini gerektirir. Bu çıkarım, onun eğitimli olanlara yüksek yorumun öğretilmesi, halka ise zahirin bırakılması yönündeki açık tavrına dayanır.
Burada asıl kilit nokta şudur: İbn Rüşd’de hakikat gizlenmez, ama derecelendirilir. Filozofun bildiği şey, halkın sahip olduğu dinî hayatı iptal etmek için değil, onun altında işleyen daha derin yapıyı anlamak içindir. Bu nedenle felsefe, dinin yerine geçen bir rakip kurum değil; belirli zihinler için dinin daha derin kavranış biçimidir. Fakat bu derinlik, kamusal alanı hesaba katmadan konuşulamaz. İbn Rüşd’ün düşüncesi bu yüzden hem cesur hem ihtiyatlıdır: aklı savunur, ama aklın toplumsal kullanımını da sınırlar. Onun meşhur uzlaştırıcılığı tam da burada yatar. Uzlaştırdığı şey yalnızca felsefe ile din değildir; bilgi ile düzen, yorum ile sorumluluk, hakikat ile muhatap arasındaki ilişkidir. Bu, kaynakların sunduğu malzemeden yapılan yorumlayıcı sentezdir.
Sonuçta İbn Rüşd için hakikat herkese aynı şekilde söylenmez; çünkü hakikat değiştiği için değil, insanın onu alma biçimi değiştiği için. Zahir, cedel ve burhan aynı evrende bulunur ama aynı işlevi görmez. Halkın dini dili ile filozofun kavramsal dili arasında bir duvar değil, bir seviye farkı vardır. Bu yüzden onun düşüncesi, ne kaba elitizm ne de sınırsız çoğulculuktur. Daha doğrusu, hakikatin tekliğini korurken onun ifade biçimlerini toplumsal ve epistemik olarak derecelendiren bir modeldir. İbn Rüşd’ü bugün yeniden önemli kılan da budur: O, bize yalnızca aklın değerini değil, aklın nasıl, kime ve hangi ölçüde konuşması gerektiğini de düşündürür.
